SANATTAN… Kültür endüstrisi ve sanatın durumu

PAYLAŞ

1997’de ilk defa iktidara geldikten sonra sanat ve kültür kelimelerini ağzına bile almayan Başbakan Tony Blair Tate Modern’e yaptığı bir ziyarette, müze müdürü Nicholas Serota’nın deyimiyle, tarihte İngiliz başbakanları arasında sanat üzerine yapılan en uzun konuşmayı yaptı.

Bu yıl başbakanlıktan istifa edecek olan Blair’in her konuda, kendi kişisel damgasını taşıyan politikalar üreterek ‘iz’ bırakma, tarihe geçme takıntısı biliniyor. Blair’in, sanat konusunda yaptığı bu ani çıkış, dış politikadan, eğitime; sağlık sisteminden, spora her konuda giderayak yaptığı konuşmalar ve çıkardığı yeni yasalarla, ülke politik tarihinde geriye bırakacağı kişisel mirasını hazırlamak çabası mı yoksa daha geniş bir projenin bir parçası mıydı?

Geleneksel olarak, İşçi Parti iktidarları kamu harcamalarına Muhafazakar Parti’den daha çok önem verir. Yeni İşçi Partisi iktidara geldiğinden beri sanat alanında aldığı bir dizi karar (Müze giriş ücretlerinin kaldırılması gibi) ve devlet ödenekleriyle yaratıcı dünyaya büyük bir ivme kazandırdı. Son yıllardaki istatistikler de bunu doğruluyor. Müze ve galerilere gelen ziyaretçi sayısı yılda 42 milyon kişiye çıkmış. Geçtiğimiz yıl içinde nüfusun yüzde 66’sı en az bir kültür etkinliğine katılmış ve yüzde 43’ü müze gezmiş. Britanya’ya gelen turistlerin en çok ziyaret ettikleri on yerden yedisi müzeler olmuş. Müzelerin ekonomiye katkısı yılda 1.5 milyar sterline çıkmış. Britanya’da bulunan 1848 müzeyi ziyarete gelen turistler 350 milyon sterlinlik bir gelir sağlamış. İngiltere Sanat Konsülü’nün bütçesi 1997’de 190 milyon sterlinken geçen yıl 412 milyona çıkmış. Tüm kültürel yapılanmayı içine alan ‘yaratıcı ekonomi’ de diyebileceğimiz bu alanın büyüme hızı, diğer alanlardan çok daha fazla artarak, yılda yüzde 8’e ulaşmış.

Aslında kamerayı biraz geri çektiğimizde sadece İngiltere değil tüm Avrupa’da kültür endüstrisinin yeni bir ekonomik silah olarak ortaya çıktığını görüyoruz. Öylesine ki, bu alanda yaratılan gelir, otomobil endüstrisiyle karşılaştırılmaya başlanmış hatta, kültür endüstrisinin ekonomiye katkıları kimya, emlak, yiyecek ve içecek endüstrilerini geçmiş. Avrupa’da kültür sektöründe çalışanların sayısı 5.8 milyonu ulaşmış. Diğer alanlarda işler azalırken bu alanda iş sayısı 1.8 artmış.

‘Kültürel endüstri’ kavramını doğuracak düzeyde ortaya çıkan bu gelişmeler, Blair’in sanata olan bu ilgisini açıklayabilir mi? Ne de olsa, eğer sanat ve kültür alanında geniş iş olanakları varsa, geniş bir oy potansiyeli de var demektir.

Kültür temelli  girişimlerin ekonominin merkezine taşınması, sanatın ihtiyacı olduğu ödeneklerin artması doğal olarak bu alanda çalışanları sevindiren gelişmelerdir. Ancak bu, resmin sadece bir yüzüdür. Bu olumlu ekonomik göstergelerin arkasında sanatsal ve estetik değerlerde nasıl bir dönüşüm yaşandı, tarihte görülmemiş düzeyde ekonomiyle içiçe girmesi sanat üzerinde, uzun vadede nasıl bir etki yapacaktır soruları, yaşanan ‘lale devri’nin ardından ne gelecek sorusunu da içinde barındırmaktadır.

TOPLUMUN ‘ISPANAĞI’ OLARAK SANAT

“Kültürü, hükümetin düşünce sisteminin, daha da önemlisi ulusal yaşamımızın merkezine koymak istiyoruz.”

“İmgelemin manzarası, sağlık, eğitim ve refah kadar önemlidir.”

Bu sözler, sanatın geldiği noktayı değerlendiren İngiltere’de en önemli kültür kurumlarının başında bulunan kişilere aittir. Onların yukarıdaki ekonomik veriler ışığında sanatın rolünü böylesine yüceltmeleri beklenebilir. Ancak bu sözlerde sanatın ekonomiye katkısından çok, onun toplumsal rolüne yaptıkları vurgu önemlidir. Zaten Yeni İşçi Partisi’ni asıl ilgilendiren yönü de budur: Sanatın toplumsal, politik, çevre, eğitim ve ekonomik hedefler doğrultusunda üretilmesi ve geliştirilmesi. Yani, sanatın toplum mühendisliğinde kullanımı.

Yine bu amaçla hükümet, müze ve galerilerden, hükümetin sağlık, suç işleme, farklı etnik grup ve dinler arası diyalogları geliştirme gibi konularda önüne koydukları hedefler doğrultusunda neler yapabileceklerini belirlemelerini istemişti. Programlarına uyan müze ve galeriler ödüllendirilmiş, iyi çalışmayanların ödenekleri kesilmişti. Bunun karşısında, müze müdürleri ve küratörlerin devletten fon alabilmelerinin yolu, müze ya da projenin en az bir hastane ya da okul kadar yararlı olduğu konusunda hükümeti ikna etmeğe indirgendi. Müzelerin ortaya çıkan bu yeni “rolü” yanında, bu perspektiften bakıldığı zaman, büyük oranda destek fonları ve sponsorlarla yürüyen sanat pratiğinin de bu politikalardan ne kadar bağımsız olduğu tartışılabilir.

Sanatın toplumsal rolü kuramsal temelde sürekli tartışılır. Sanatın toplumsal bir rolü yoktur demek tabii ki yanlıştır. Ama, sanatın pratik olarak herhangi bir toplumsal soruna reçete sunduğu, bir anlamda ‘toplumsal ıspanak’ işlevi gördüğü konusunda bir örnek yoktur. Sanatın politik gündemlere endekslenmesi,  özünde sanatın kendi içinde varolan sorunlardan (Hem maddi hem de estetik) uzaklaşmasını getirir. 2000 yılında açılan ve iki yıl sonra ziyaretçi sayısında beklentilere uymadığı için kapatılan ‘Millennium Dome’ bu politikanın kurbanı olan projelere bir örnektir. (Yıllarca kapalı kaldıktan sonra Dome’un bu yıl kumarhane yapılmasına karar verildi) Diğer bir örnek de, toplum inşasına katkılarından sık sık sözedilen ve bu faydacı yaklaşımla paralel olarak hızlı bir şekilde bir eğlence ya da alışveriş merkezine dönen Tate Modern’dir.

Sanata bu ‘toplumsal gerçekçi’ yaklaşım genel anlamda estetiğin yokolması, bireysel anlamda da sanatın bir tür terapiye dönüşmesini getirir. Nştekim bugün, sanatçının özgün deneyimini yansıtan, üzerinde zaman ve çaba harcanarak üretilmiş bu bağlamda da ciddi bir dikkat gerektiren yapıtlara şüpheyle bakıldığı, bunların çağdaş sanat pratiği içinde kabul görmediği bir noktaya geldik.

Hükümetin resmi politikaları sanatın içkinleştirici (inclusive) olması gerektiğini şart koşuyor. Estetik sorunlar yerine, etnik köken, din, cinsiyet ya da herhangi bir konuda farklılığı öne çıkaran, toplumun geniş kesimi tarafından bir çaba sarfetmeden kolayca anlaşılabilen sanat işleri teşvik ediliyor. Sanatçının merkezinde olduğu sanatsal içerik ya da kavramsal/kuramsal yaklaşım üzerindeki vurgu, halkla ilişkilere geçiriliyor.

Sanatın en geniş kitleler tarafından anlaşılması ve tüketilmesi sorunu sanatçıyı ve toplumsal kurumları her dönemde meşgul etmiştir. Kültürün, farklı toplumsal grupların, ortak sembolik değerler içinde entegre edilmesi amacıyla politikalar üretilegelmiştir. Bunlar genel olarak her ne kadar toplumsal amaçlardan yola çıksa da kültürel yaşama katkıları olmuştur. Günümüzün kültür polikalarının farkı ise, halkın sanatsal zevki ve eğitimini yükseltmek konusunda bir çaba sarfetmemesidir. Tersine, ‘resmi’ sanat politikalarını, halkın zevkinin kutlandığı, hatta kutsandığı populist yaklaşımlar belirlemektedir. Böylece estetik kriterler yerine, politik standartlar sanatın ölçütü olmuştur. Kendi iç yapı ve kimliğini yitiren sanat, politik bir araca dönüşme yolunda hızla ilerlemektedir. Oysa biz bunu daha önce farklı kutuplarda, Nazi ve Stalinist deneyimlerde yaşamış, toplumsal mühendisliğin gündemine bağlanan sanatın nasıl kısırlaştığını, banalleşip, silindiğini görmüştük.

CEVAP VER