SANATTAN… Küreselleşen terör çağında sanat

Toplumların sanata karşı bu kadar hoşgörülü olduğu başka bir dönem tarihte yoktur. Sanatın kullandığı teknik, malzeme, konu ve yöntemlerde de tüm sınırlar zorlamıştır. Kısaca bugün sanat, tarihte daha önce görülmediği kadar özgürdür denilebilir.

Ancak, konu politika ve dine geldiği zaman bu hoşgörünün sınırları vardır. Hatta tahammülsüzlükten bile bahsedilebilir. Sanat projelerinin engellenmesi, sanatçılara verilen ödeneklerin kesilmesi, galerilerin kapatılması, sanatçılar hakkında kovuşturma açılması hatta cezaevine atılmaları toplumların bugün geldiği noktada inanılması güç tepkilerdir, fakat gerçektir.

Özellikle son bir kaç yıl içindeki gelişmelere bakıldığında, sanata karşı yaptırımların, müdehalelerinin istisnalardan ibaret olmadığı ve bu tepkilerin de sadece baskıcı rejimlerden gelmediği görülür.

2004 yılının ilk aylarında İsveç’te, Stockholm’da düzenlenen uluslararası bir sergide, İsrail başkonsolosu yine İsrailli bir sanatçı olan Dror Feiler’in ‘Pamuk Prenses ve Gerçeğin Çılgınlığı’ adlı yerleştirmesine açılış gününde saldırarak eseri tahrip etmişti. Feiler’e göre anlamı, güncel bir konu olan İsrail-Filistin çelişkisinin günlük yaşam içindeki yansımalarını irdelemek olan eser, konsoloso göre, ‘..sanat değil, intihar eylemcilerinin yüceltilmesi ve İsrail halkına karşı bir kırımı kışkırtmaktır’. Daha sonra İsrail hükümeti de konsolusun “eylemini” desteklemiş, sanatçıyı anti-semitizmle suçlamış, hatta İsveç’e karşı boykot çağrısı yapmıştı.

Geçen yıl Rusya’daki Sakharov Müzesi’nde çok sayıda Rus sanatçının yer aldığı bir sergide, 1990’lardan sonra Ortodoks kilisesinin, içki satışından aldığı gelirlerin vergiden muaf olmasını eleştiren eserler, dini değerlere hakaret edildiği gerekçesiyle Ortodoksların saldırısına uğramış ve  sergi kapatılmıştı. Bu örneklere, nede olsa fanatik İsrail ve eski moda Rusya, denebilir.

Ancak özgürlükler ülkesi ABD’de de durum farklı değildir. New York’da, Britanyalı sanatçı Chris Ofili’nin, Meryem’i siyah bir kadın olarak gösteren ve tuvali fil dışkıları üzerine yerleştirilmiş ‘Kutsal Meryem’ tablosu Amerikalı bir Hristiyan tarafından tahrip edilmiş ve New York belediye başkanı Guilianni tarafından müzeye “ambargo çözümü” uygulanmıştı, yani müzenin aylık ödeneği kesilmişti.

Andres Serrano’nun İsa ile bir işi, Avustralya’nın ‘Victoria Ulusal Müzesi’nde saldırıya uğradı.

2004 Kasımında, Theo van Gogh, müslüman toplumlarda kadına yapılan muameleleri eleştiren bir filminden dolayı sokak ortasında fanatik bir müslüman tarafından öldürüldü.

2005 yılı ise, şimdiye kadar bu tür olayların daha sık yaşandığı bir yıl oldu. Ocak ayında İngiltere‘de, Amerikalı Jerry Springer’in TV şovlarından esinlenerek sahnelenen ‘Opera’da, İsa, Meryem ve Tanrı, cehennemde geçen bir sohbet programına katılırlar. Oyunda, “İsa”nın kendisini biraz ’gay’ olarak nitelendirmesi üzerine Hristiyanlar BBC’yi şikayet yağmuruna tuttular.  O zaman operanın BBC’de gösterimden kaldırılması gündeme gelmişdi.

İngiltere’nin Birmingham şehrinde, Sih oyun yazarı Gurpreet Bhattiat’ın oyununda Sih değerlerine hakaret edildiği gerekesiyle, Sihlilerin tiyatroyu basması sonucu oyun kaldırılmak zorunda kaldı.

Mart ayında Avusturyalı sanatçı Robert Jelinek Amerika’nın Detroit eyaletindeki Modern Sanat Merkezi’ndeki bir sergiye katılmak üzere ABD’ye vardığında, havaalanındaki aramada bavulunda 33 adet “sahte” pasaportla yakalandı. Jelinek’in pasaportları sergide kullanmak üzere getirdiğini gümrük memurlarına anlatıncaya kadar sorguda epey terledi.

Nisan ayında, Chicago, (ABD) Columbia College’de açılan, ’Şer Ekseni: Günahın Gizli Tarihi’ adlı sergide, Amerikan bayrağı fonu üzerinde, ABD Başkanı George W. Bush’u kafasına silah dayalı şekilde resmeden posta pulu şeklindeki bir eserden dolayı, galeri Amerikan Gizli Servisleri tarafından basıldı.

Haziran ayında, Amerikalı sanatçı Kerry Skarbakka, 11 Eylül’de İkiz Kulelere saldırıdan sonra gökdelenlerden atlayanların neler hissettiklerini yaşayabilmek için, Chicago’daki 5 katlı Çağdaş Sanat Müzesi binasından tekrar tekrar atlayarak bir proje gerçekleştirdi. Halkın, ‘Eğer sanatçıysa, gitsin bir kase meyve resmi yapsın’ tepkisiyle karşıladığı projeyi, New York Belediye başkanı Michael Bloomberg, ‘mide bulandırıcı ve tacizkar’ buldu.

Bu yılın Venedik Bienali’nde Alman sanatçı Gregor Schneider’in bienale sunduğu proje İslam dünyasının tepkisini çekebileceği düşünülerek reddedildi. Schneider, Kabe’yi çağrıştıran, siyah bir bezle örtülü büyük bir kübü Venedik’in St Marco meydanına yerleştirmek istemişti. Ancak terörist saldırıdan çekinen yetkililer bu projeye izin vermedi.

Sanatçı ve New York Üniversitesi profesörü Steven Kurtz’un yaşadıkları ise hiç kuşkusuz bu örneklerin en dramatiğidir. Herşey, geçen yılın Mayıs ayında bir gün karısının aniden kalp krizi geçirmesi üzerine ambulans çağıran Kurtz’un evinde, biyoloji labaratuvarı bulunmasıyla başlar. FBI çağrılır. Bunun üzerine Kurtz, karısının ölümüyle ve bioterörizmle suçlanır.

Karısının kalp krizinden öldüğü otopside ortaya çıkar, ancak Kurtz, evinde bulunan bakterilerin ve mikropların tamamen zararsız olduğunu ve  yeni bir sanat akımı olan ’bioart’ın bir uygulayıcısı olduğunu anlatması oldukça zaman alır. Olay orda da bitmez. Kurtz, elindeki bakterileri Pittsburgh Üniversitesi genetik uzmanından posta yoluyla elde etmiştir. Amerikan yasalarına göre bunun cezası 20 yıla kadar hapistir.

İronik olan ise, Kurtz’un sanatı, devletin ve büyük şirketlerin bilim üzerindeki kontrollerini eleştiren bir araç olarak görmesidir. Proje de, ABD’nin biyolojik silahlar alanında yaptığı araştırmaları irdelemek amacıyla başlamıştır.

7 Temmuz’da Londra’ya yapılan terörist saldırıların sabahında, yazar Chris Cleave’de yeni romanı ‘Kundakçı’yı piyasaya sürme çalışmalarına başlamıştı. Günler önceden Londra metrosunda reklam posterleri bulunan kitap, Londra’daki Arsenal futbol takımının sahasına yapılan terörist bir saldırıyı anlatıyordu. O güne kadar bir kurgu olan terörist saldırı birdenbire gerçekleşince metrolardaki posterler kaldırıldı, kitabın dağıtımı ertelendi. Günler sonra dağıtıldığında bile çok sayıda kitapçı ya romanı satmayı reddetti ya da kitapları görülmeyecek şekilde üst raflara yerleştirdi.

Sanatın sansüre uğradığı, tahrip edildiği, yasaklandığı, sanatçıların hakkında soruşturma açıldığı,  terörist damgası yediği bu listeyi uzatmak olasıdır. Bugün, her zamankinden daha modern olduğumuz konusunda fikirbirliği vardır. Ancak, görünen odur ki, bu hoşgörümüzün alanı, dini inanışlarımız, inandığımız, izlediğimiz politik görüşlere, değerlere dokunmadığı ölçüsündedir.

Bu, kültürsüzlükten değil, farklı olanı, ‘öteki’nin varlığını kabul edememekten kaynaklanmaktadır. ‘Bizden’ olmayana karşı yapılan her türlü haksızlığa göz yumma, günümüz toplumunda bireylerin paylaştığı en yaygın eğilimlerden biridir. Bu nedenle politikacılar, lokal politikalardan uluslararası ilişkilere kadar, topluma kabul ettirmekte zorlanacağını bildiği her türlü kararı ‘öteki’ kabında sunar. Ya ‘öteki’nin varlığıdır ya da sorumlu olan ‘o’dur istenmeyen kararların alınmasının nedeni.

Sanatın savaş, güç, terör gibi konulara ilgi duyması yeni olmadığı gibi bu tür baskılar da yeni değildir. Ancak, 11 Eylül saldırılarından sonra, “anti-terör” ve “güvenlik” yasaları adı altında artan bir ivmeyle sanata, daha genel bir deyimle ifade özgürlüğünü engelleme yönünde ciddi adımlar atılmaktadır.

‘Terörizme karşı savaş’ stratejisinin, statükoyu eleştiren düşünce ve görüşleri yasaklayan yeni bir McCarthyizme dönüşmesine sanıldığı kadar uzun bir yol yoktur.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.