SANATTAN… Kriz sanatı ya da sanatta kriz

PAYLAŞ

Geçtiğimiz yıla damgasını vuran olay, ‘ekonomik kriz’di. Yaşamın her alanını, farklı boyutlarda da olsa etkileyen kriz, sanat dünyasında da hissedildi. Gelişmiş toplumlarda sanatın kriz içinde olması hoş karşılanmaz. Çünkü sanat, ekonomik kalkınmanın, toplumsal refahın ve  sosyal gelişmenin göstergelerinden biridir. 

Resesyonun sanat üzerindeki etkisi, sadece sanat pazarı ve müzayede salonlarındaki fiyatlarla ilgili değildir elbette. Sanatı asıl ilgilendiren ve onu estetik anlamda dönüştüren, krizin sanatçı ve sanat üretimi üzerindeki etkisidir. Sanat üretiminin “kriz” içinde olmasından ne anlamamız gerekir? Veya, ekonomik krizler, yaşam zorlukları, sanatsal ifadeyi nasıl etkiler? Böyle dönemlerde, insanların sanat tercihleri değişir mi? 

Bu sorulara, her yer ve zamanda ‘geçerli’ yanıtlar vermek kolay değildir. Fakat, kriz anlarında temel içgüdüler, insanları genellikle benzer yönlerde harekete geçirir. Birbirlerine yaklaşır, bildikleri sularda dolaşmak ister, kıyıdan ayrılmak istemez, eskiden tanıdığı, bildiği, denenmiş olana sarılırlar. Kısaca, öncelik, güvenlikdir. Bu ruh hali, yeniye, yabancıya olan ilginin azalması anlamına da gelir. Eğer ekonomik koşulların yarattığı güvensizlik, insanı sezgisel olarak var olanla yetinmeye zorluyorsa, kültürel alanda da davranışların muhafazakarlaştığı, sanat perspektiflerini de daralttığı söylenebilir mi? 

Tarihsel olarak, kriz dönemlerinin kültürel tercihi, koşulları unutturan kaçış ve teselli kültürüdür. (escapism) Değiştirmeyi başaramadığımız gerçeklerden uzaklaşma, onu görmeme eğilimi, yaygın bir “kurtuluş” taktiğidir. Bunun en iyi yolu da, düşünmeyi bırakıp eğlenmektir. ABD’de ‘1929 Bunalımı’ sırasında, işsizlik yüzde 25’lere dayanmışken Holywood, müzikal filmlerin, romantik komedilerin altın çağını yaşıyordu. Binlerce kişi,  devletin ücretsiz dağıttığı bir tabak aşı alabilmek için kuyrukta beklerken, beyaz perdede Fred Asteire, Ginger Rogers’ın müzikalleri, Cary Grant, Clark Gable, Katharine Hepburn komedileri gişe rekorları kırıyordu. Coco Chanel, daha ucuza çıkan pamuklu kumaşlardan ürettiği tasarımları piyasaya sürüyordu. Giysilerin yüzeyini geçici olarak güzelleştiren aksesuarlar da bu dönemde yaygınlaşmıştı. Yani sanat, süsleyerek kapitalist sistemin ayıbını örtmeye çalışıyordu.

İktidarlar, insanların ruh halini değiştirmenin en etkili yolunun, kültürel etkinlikler olduğunu bilir. Bunun farkında olmayanlar, genellikle kriz dönemlerinde sanat ödeneklerini keserler. Bu açıdan bakarsak, sorulması gereken soru, sanat ödeneklerinin kesildiği bir ortamda, sanatın nasıl bir şekil alacağı, hatta yaratının sürüp sürmeyeceğidir. 

İnsanın doğasında vardır yaratmak. Kısıtlı olanakların yaratıcı dürtüyü artırdığını ileri sürenler az değildir. Her ne kadar bu görüşü genelleştirmek doğru olmasa da, sanat tarihi, her koşulda yaratının sürdüğünü bize göstermiştir.

Bu bağlamda bugüne bakarsak, içine girdiğimiz ekonomik kriz, sanılanın aksine, sanatın kalitesini yükseltebilir mi? Hükümetin desteklediği büyük bütçelerle gerçekleştirilmiş kültürel etkinlikler yerine, kısıtlı olanakların yaratıcılığı tetiklemesi sonucu,  öz, nicelik olarak az fakat zamanın ruhunu yakalayacak yapıtlar ortaya çıkabilir mi? Sanat oligarşilerin çıkarlarına, hükümet politikalarına endekslenmiş sanat projelerinin son bulması ya da bunların kontrolünden kurtulan sanatçıların, yeni yüzyılı yansıtan, özgün yapıtlar üretme olasılığı var mıdır? Şüphesiz böyle bir olasılık var. Ne ki, tam tersinin gerçekleşme olasılığı da var; popülist yaklaşımlar dizginlerinden kopup, bugünü bile aratan bir dünya da ortaya çıkabilir.

Tam da bu nedenle olsa gerek, 30’larda başkan Roosevelt, işi oluruna bırakmayıp, sanatçıların üretimi sürdürmesi için bir dizi sanat politikasını hayata geçirmişti. Buna rağmen, kriz derinleştikçe daha fazla sanatçının işsiz kalmasının önüne geçilememişti. Bunun üzerine, kapitalist sistemi sorgulamaya başlayan sanatçılar, gerçeklerden kaçışı sağlayacak yapıtları üretmeyi reddederek, sol görüşleri temel alan örgütlenmeler kurmaya başlamışlardı. 

Günümüz koşulları 30’lara göre çok farklı olmasına rağmen, kriz ve onun doğurduğu kültürel davranışlar arasındaki benzerlikleri görmezlikten gelemeyiz. İngiltere’de bu hafta Noel satışları sırasında, ABBA’nın bir şarkısı üzerine kurulan “Mamma Mia!” müzikalinin rekor kırarak, en çok satan DVD olmasını, 30’ların sinema dünyasıyla  karşılaştırdığımızda, bazı paralellikler göreceğimiz kesindir. 

30’lar sinema ve radyo yıllarıydı. Bugün ise TV, internet, DVD, video oyunları, yani dijital bir çağ. Bugün, teknolojik olarak düne göre çok farklı gibi görünse de, kültür ve  siyaset ilişkisi benzer bir düzlem üzerinde gelişiyor. TV bu konuda en önemli araçlardan biri. Örneğin, son haftalarda, televizyonda bir dans yarışması olan, “Strickly Come Dancing” programı, BBC-1’de uzun saatler işgal etmesi bir yana, bu programla ilgili haberlerin bile, BBC  haber bültenlerini meşgul etmesi, başkan Roosevelt’in resesyon sonrası, sanatla ilgili aldığı kararlarla hazırlanan yapıtların güncel versiyonları sanki.

Şüphesiz, içinde yaşadığımız ekonomik krizin sanat üzerindeki gerçek etkisini önümüzdeki yıllarda göreceğiz. Yine de, yeni yıla girerken gelenek olduğu üzre, bugünden bir şeyler söylemek gerekirse, dünyada siyasi gündemin yeniden bir kutuplaşma eğilimi içine girmesinde olduğu gibi, resesyonun kültürel meyveleri de iki uçta yeşerecek öngörüsünde bulunabiliriz. Böyle bir kültürel atmosfer içinde, iki kutbun bir ucunda, sistemin desteklediği, gerçeklerden kaçış perspektifinden üretilmiş, kaynağını hedonizmden alan yapıtlar, diğer uçta da, dönemi anlamaya çalışan ve onu yorumlayan yapıtlardan oluşması doğal bir tepke gibi görünüyor. 

‘11 Eylül’ün şekillendirdiği dünyada siyaset ve sanatın ortak noktaları çoktu. İkisi de, büyük paralarla gerçekleşen, hatta parayı konusu yapan, dar görüşlü, muhafazakar bir karakter almıştı. Neoliberalizm ekonomik olarak iflas etti. Çok öncesinde başlayan kültürel çöküntüye, Damien Hirst’ün müzayedesinde, ‘resmi’ ya da sembolik olarak bir nokta kondu. (Açık artırmaya sunulan eserlerin çoğu, galeri ve sanatçının gizli antlaşmasıyla “satın” alınmıştı) Şimdi, bunun arkasından ne gelecek sorusu var.

80’lerin sonlarında yaşanan kriz de, kurumlaşmış bir grup sanatçının sahneden çekilmesi, yeni  fikir ve tarzlarıyla yeni nesil bir grup sanatçının ortaya çıkmasına yol açmıştı. Ne ki, 2000’li yıllarda, giderek artan bir eğilimle sanata yüklenen toplum mühendisliği görevinin verdiği ağırlıkla, neredeyse bir devlet dinine dönüşen sanatın, bu defa yeni bir sayfa açacağı konusunda beklentiler biraz naif olabilir. 

Siyasetteki kutuplaşmayı, sanatsal kutuplaşma izleyecekse, politik alanda gelişen tavırların bir benzer yansımasını da sanatçılarda görebiliriz. Bir yanda, krize karşı yığınların sessizliği, işi oluruna bırakma ve teslimiyet, diğer yanda, tam olarak ne diyeceğini bilmeyen cılız bir kaç aykırı ses. Bu bağlamda, sanat dünyasında yakın bir gelecekte, toplu bir sorgulama döneminin başlayacağını ileri sürmek aşırı bir iyimserlik olurdu. Bu güne kadar yaşanan deneyimlere bakarsak, en azından, ana-akım galeri ve müzelerle çalışan ve onlara öykünen sanatçıların, iktidarın sanat ve kültür politikalarına aynı ‘sofuluk’la yaklaşması ve popülizm seçeneğine yönelmeleri çok daha reel bir gelecek öngörüsü gibi duruyor.

Sanat dolu bir yıl dileyeceğim ama dilim varmıyor.

CEVAP VER