SANATTAN… Londra yazları

Geçen hafta yazın geldiği hissedildi. Londra’da yaşayanlar için yaz, mevsimlerin doğal akışı içinde yaşamın içine yavaşça yerleşen bir öğe değil, beklenmesi, yakalanması gereken bir özelliktir. Havayı masmavi bulduğunuz zaman hemen parka gidip biraz güneşlenmelisinizdir, çünkü yarının hatta bir kaç saat sonrasının ne getireceği belli olmaz. Hava durumunun, yağmursuz bir gün olacak öngörüsü bile, küçük şemşiyeleri çantalardan  çıkarmaz. Evden bir tişörtle çıkılır ama bir üstlük de yedeklenir. Londra’da yazların ne yapacağı belli olmaz.

Sıcak bastırınca, kışın yorgunluğu çöker. Beyinlerdedir bu yorgunluk bedenlerde değil. Geride bırakılanlar görülmek istenir. Memleketin havası, güneşi, denizi günlük işlere karışır. Konsantre bozulur. Bekleyiş başlar. Herkesin beklentisi farklıdır. Yaz bir bitiş olduğu gibi, yeni bir başlangıştır da aynı zamanda. Bitenin değerlendirilmesi yapılırken, bir sonraki kışın ne getireceği üzerinde düşünülür.

Kış ve yaz aylarının karakterleri çok farklıdır. Kış ayları ciddidir, yazlar hovarda. Yazlar yataydır, Kışlar dikey. Kışlar hesap kitap mevsimidir, yazlar harcama. Kışlar beyne aittir, yazlar kalbe. Kışlar beklentilerin yanıt aradığı, yazlar ise beklentilerin tatile girdiği aylardır.

Yaz aylarında her şey olduğu gibi sanat etkinlikleri de gevşer. Sergiler azalır. Sanat da, Dali’nin saatleri gibi erir. Londra yazının ilk günlerinde bir arkadaşla gittiğim ‘Royal Academy’nin, (RA) geleneksel Yaz Sergisi böyle sıcak bir güne rastladı. Londra yazlarının aksine, RA’nın yaz sergileri genellikle beklentilere yanıt verir. Sürpriz azdır bu sergilerde. Her zevke, her cebe göre bir eser bulmak münkündür. Eserlerin sergilenmesinden çok ‘gösterilmesi’dir önemli olan bu yaz sergilerinde.

Tüm bu beklentilerime rağmen 238 yıllık ‘Royal Academy’nin bu yılki sergisi, önceki yıllarda gördüklerime göre biraz faklıydı. Ancak yinede serginin, tüm geçen yıllar boyunca değişmeyen en temel  sorusuna yanıt arayışı değişmemiş. O da şudur; dünyanın, halka açık en büyük sergisi (herkesin eser verebildiği sergide, seçici kurul, sanatçıların adlarına bakmadan sergilenecek eserleri seçiyor) olma özelliğini koruyarak, geleneksel sanata bağlı Akademi üyesi sanatçılar ve çağdaş sanatın gündemi arasında bir denge kurabilmek. Bu soruna pratik bir çözüm bulmak amacıyla sergi, ‘Yaşamdan’ teması altında düzenlenmiş. Sergiye sunulan eserleri bir konu altında sınırlayarak, en azından görsel  bir uyum yaratmak amacıyla düşünülmüş olsa gerek. Ancak, ‘Yaşamdan’ konusu dışında bırakılabilecek bir eser bulmak kolay olmayacağı için sorunun, bazı odaların ya tamamen ya da kısmen, tek sanatçıya ait eserlerle doldurularak üstesinden gelinmeye çalışılmış. Bu yöntem, kısmen başarılı da olmuş. Yakın bir zaman önce kaybettiğimiz Britanyalı sanatçılar Patrick Caulfield ve Eduardo Paolozzi’ye ayrılan odalar bu düşüncenin ürünü. Bu odalar ve modernizmle, postmodern arasında bağlantının kurulduğu, Damien Hirst, Sara Lucas, Tracy Emin, Gary Hume, Marcus Harvey, Martin Creed gibi çağdaş Britanya sanatının kıdemlilerinin toplandığı son bölüm, genel kaotik görüntü içinde anlam adacıkları yaratıyor.

Sergiye sunulan 9 bini aşkın eser arasından seçilip asılan 1300 kadar eser, yerden tavanlara kadar yanyana asılarak, bir tür duvar kağıdı ya da bir mozaik  görüntüsü yaratmış. Bu mozaik duvarlarda ancak yakından tek tek incelendiği zaman gerçekten sergiye gelmeye değer işler bulunabiliniyor. Farklı deneyim ve üsluptan gelen bu sayıda sanatçının işlerinden bir sergi düzenlemek hiçte kolay bir iş değil. Zaten burada da her odanın düzenlenmesi ayrı bir küratöre bırakılmış. Küratörler, her odaya bırakılan eserler arasından istediklerine yer vererek, özgün bir düzenleme yapmış. Bu sanat kalabalığı arasında farkedilmeyen, hakkettiği ilgiyi görmeyen işler var elbette. Ancak görmeden geçemeyeceğiniz bir iş var ki, o da RA’nın giriş avlusundaki, 10 metre boyunda ve 14 ton ağırlığındaki Damien Hirst’ün heykeli. Picadily Caddesinden avluya doğru girerken, Edgar Degas’nın, bir balerinin zarifçe bir ayağını öne atarak harekete geçtiği anı yakalayan ‘Küçük Dansör’ adlı  heykelinden esinlendiği anlaşılan Hirst’ün ‘Bakire Meryem’ adlı bu heykeline, diğer yandan bakıldığında, iç organlarını kafatasını ve hamile olduğu için karnındaki bebeği görüyorsunuz. Yani iki kişilikli bir heykel. Hirst’ün artık alıştığımız sansasyonel işlerinde biri. Tek düşündürdüğü konu, bu heykelin buraya nasıl dikildiği ya da bu boyutta nasıl yapıldığı. Yani teknik konular.

Londra yazlarının tahmini ne kadar zorsa, sanat da o kadar bilinir oldu. Sanat, insanın bir yaratısı, insan da doğanın bir ürünüyse, sanatın öngörülebilinirliği nasıl açıklanabilir?

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

18 + 14 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.