SANATTAN… Merkez-çevre yakınlaşması

Son yıllarda, Londra’da ya da Avrupa’nın başka bir şehrinde gezdiğim sergilerde, ne zaman uzaktan bir çalışmayı beğenip yaklaşsam, sanatçının ya yabancı ya da ‘yerli’ olmasına rağmen farklı bir etnik kökenden geldiğine şahit oluyorum. Elbette bu, herşeyden önce benim öznel tercih ve zevklerimle ilgili bir sorun ancak, başka sanatçı arkadaşlardan da benzer yorumlar işittime göre, bu karşılaşmanın arkasında, tesadüf ya da öznelliğin dışında bazı olgular olmalı diye düşünüyorum.

Yıllardır Batı toplumlarının kağşadığını ve  kültürünün de köreldiğini duyar, okur ve izleriz. Artık, ‘izm’ler çağı arkada kaldı. Bugün şahit olduğumuz ‘izm’ler ya ‘neo’ önekiyle gelir ya da daha öncekilerin eklektik yeniden bir sunumudur. Postmodern kültürde bütün ‘izm’ler, daha önceki ruhlarından sıyrılmış, metamorfoz geçirmiş bir halde, “dostça” bir arada yaşarlar.

Batı’da kültürün körelmesi, kendini yeniden üretememesinin bir çok nedeni vardır. En genel ve basit anlamda bu, kapitalizmin tüketim olgusuna bağlanabilir. Yani kültürün metalaşmasıyla ilgilidir.

Küreselleşme, coğrafik sınırları ortadan kaldırırken lokal ve çevre kültürleri de birbirine yakınlaştırdı. Dünya artık öylesine küçüldü ki, yerel bir olayın, uluslararası planda yankı yapmaması ya da uluslararası bir olayın yerelde bir etkisi olmadan vuku bulması neredeyse olanaksız hale geldi. Küreselleşme sadece sermaye dolaşımın önündeki engellerin kalkmasıyla bitmedi, bilgi ve fikir dolaşımının, kültürler arası interaktivitenin gelişmesiyle, kültürlerin önüne bazı sorunlar da çıkardı.

Bunların başında, küreselleşmenin, pazar ilkelerinin bir devamı olması nedeniyle, ekonomik olarak güçlü olan ülkelerin kültürlerinin öne çıkması gelir. Bir tür kültürel eşitsizlik, hiyerarşi ortaya çıktı. Çok kültürlülük olgusu, yani farklı kültürlerin kendi özgünlüklerini koruyarak birarada varolması, birarada yaşama zorunluluğu ötesinde, genellikle kültürel çatışmaları örtmek ya da buna bir çözüm olarak önerilmesine rağmen henüz, ‘eşit’ koşullarda birarada varolma ilkesi anlamında yaratılamadı.

İkincisi, devletlerin, kültürel gelişimi etkileyen, düşünce, imge ve kaynakların sınırları geçip, çevre kültürleri etkilemesini önlemekte giderek daha etkisiz kalmasıdır. Böylece, farklı görüş, kültürel değer ve pratikler, inanç sistemleri ve toplumsal ifadelerin aşınması gündeme geldi.

Bu olguların rakamlarla ifadesi daha net bir resim çizebilir. Bugün dünyada, farklı sayıda insan tarafından konuşulan yaklaşık 6 bin dil varken, bu dillerin sadece % 4’ü, dünya nüfusunun %96’sı tarafından konuşulmaktadır. Dünya dillerinin % 50’si yokolma tehlikesiyle karşı karşıyayken, dünya dillerinin % 90’ı internette kullanılmamaktadır. Sonuç olarak dünya kültür endüstrisini 5 kadar ülke kontrol etmektedir. Örneğin, dünyada bulunan 185 ülkeden 88’inin hiçbir film üretimi yoktur. (UNESCO verileri)

Peki bu tablo, egemen olan kültürlerin aynı zamanda yokolmakta olan kültürlere ihtiyaç duymasını açıklıyor mu? Evrensel perspektiften evet, çevre açışından, hayır.
Merkez (egemen kültürler-Batı) kendini ‘tükettikçe’ çevreye (merkez dışında kalan kültürler-Doğu) olan ihtiyacı artıyor. Çevre, merkeze yaklaştıkça merkeze benzemeye başlıyor. Bir anlamda, sonda söylenmesi gerekeni başta söylersek, Batı, kültürel yorgunluğunu, Doğu’dan taze kan alarak telafi ediyor, bu da, Doğu’nun da aynı sürece ister istemez katılmasını getiriyor.

Bu “flört”ün bir örneğini, geçtiğimiz haftalarda Londra’daki Thames nehrinin güney kıyısında yaşadık. Tate Galeri’de İngiltere’nin en prestijli görsel sanatlar ödülü ‘Turner Prize’ sergisi varken, ‘Oxo Tower’da çağdaş Rus sanatçıların bir segisi sürüyordu.

Turner Prize’a aday gösterilen dört sanatçının sergisiyle Rus sanatçıların sergisi karşılaştırıldığında, merkez ve çevre arasındaki bu karşılıklı ilişkiyi görmek olası. Rus sanatçıların sergisinin başlığı da bu bağlamda, ironik olarak bu sürece işaret ediyordu; “Moskova Hamlesi: Yeni Rus Enternasyonalizmi”

Rus sanatçıların estetik dilinde Batı’ya bir öykünme olmasına rağmen, bu dili kendi yerel özgünlüklerini anlatmak konusunda, ‘Turner Prize’ adaylarından çok daha başarılı oldukları bir gerçek.  Tate Galeri’deki sergi, donuk, çorak bir kültürün sanatsal ifadeleri iken, ‘Oxo Tower’ sanata yeni bir nefes getiriyordu. Bunun başlıca nedeni, çevre’de üretilen sanatın, içinde üretildiği toplumun gerçeğinden dolaysız çıkmasıdır. Bu nedenle de, gerçeğin sanallaştığı Batı’da sanat, gerçekten daha hakikidir. Batı sanatında yeralan olgular çevre kültürlerde zaten yaşamın bir parçasıdır. Örneğin, birey, (beden, cinsellik, kimlik gibi konularla sanatta öne çıkan) özgün bir varlık olarak Batı toplumunda silinmeye başladığı için, sanatın en yaygın işlenen konularından biridir. Birey bu yanıyla, yapay olarak Batı kültürünün odak noktasına getirilmişken, çevre kültürlerde birey kendi ‘doğallığı’ içinde şekil alır. Bu nedenle Batı’da bireysellik, bir taraftan irdelenirken, yüceltilir ve çevre kültürden bu konuda gelen her sanatsal yaklaşım da ilgiyle karşılanır. (Kutlu Ataman’ın ‘Küba’ enstalasyonu da buna iyi bir örnektir)

Çevre, Batı’nın teknolojisini ithal ederken, onunla gelen ideoloji, imge ve yaşam tarzını da kabul eder, bilinçli ya da bilinçsiz kapitalizmin yarattığı, kitle iletişim araçlarının imgelerini/kültürünü de yavaş yavaş içselleştirir. Çevre kültürü, kabul ettiği Batı’nın değerler sistemiyle, kendi deneyim ve bilincini dönüştürür. Bir anlamda, iki farklı kültür yapısı birbirine yaklaşır ve benzeşmeye başlar. Diğer yandan, çevre/yerel kültürlerden gelen sanatçılar, sanat üretimini sürdürebilmesi için, merkezde odaklanan pazarın dikkatini çekmek zorundadır. Bunun yoluda, aynı “dili” konuşmaktır.


***
Bugün, sanatın küresel sistem içindeki yapısı, çelişik ve karmaşıktır. Kültürler arası farklılıklar ve geçişler her zamankinden daha fazla görülür olmasına rağmen, sessizce kabul edilen kural, bu farklılığı yüksek sesle dile getirmemektir. ABD’den Koreye, Güney Afrika’dan, Türkiye’ye, Avustralya’dan, Brazilya’ya kadar dünyanın dört köşesinde düzenlenen, merkez ve yerelin karşı karşıya geldiği en önemli sanat platformları olan bienallere, her türlü kültür ve renkten sanatçılar katılır. Ancak, bu sanatçıları birleştiren “ortak dil”, kültürler arası farklılıklar değil, aynılaşma sürecidir. Bu sürece katılmayan ya da bu süreci vurgulamayan çalışmaların bu bienallerde görülmesi güçdür. Zaten, bienaller hemen dünyanın belli başlı bütün metropollerine yayılmasına rağmen küratörlerin isimleri ve geldikleri ülkeler iki elin parmaklarını geçmez. Konulara ve seçilen sanatçıların üsluplarına bakıldığında ise, sanki hepsi aynı “atölye”den gelmektedir. Henüz art-ulus devletler çağından sözetmek için biraz erken ama aynı estetik üslubu kullanan, benzer konuları işleyen ve aynı ‘mekan’da üretilmiş bir  “küresel sanat”tan söz etmek sanırım mümkün.

“KÜRESEL SANAT”

‘Küresel Sanat’, toplumsal anlamda, finans yatırım ve kurumlara bağımlı, kültürel olarak, bireyin odak noktasında olduğu,  melez bir karakter taşıyan özellikler gösterir.

Küreselleme, geç-kapitalist yapıda bir eleştiri dönemini başlatırken, yeniden yapılanmanın da başladığı dönem oldu. Ulus devlet olgusunun sarsılması, yersiz-yurtsuzlaşmanın ortaya çıkması, sanatta da melez oluşumların doğmasını getirdi. Farklı kültürlerin, küreselliğin akışkanlığı içinde kaynaşması sonucu oluşan bu melez yapı/sanat, sadece ulusötesi konumlarda değil yerel alanda da kendini göstermiştir. Bu kaynaşmanın ‘doğal’ bir süreç içinde doğduğunu söylemek güçtür. Herşeyden önce, çevreden etkilenmesine rağmen, merkezin kontrolünde gelişen bir süreçtir. Ve çevrenin bu süreci radikal olarak değiştirmesi olası değildir. Çünkü, kendi (çevrenin) iç dinamiğiyle gelişen bir dönüşüm değildir bu.

“Küresel sanat”ın sanatsal gündemini belirleyen üst kurumları, uluslararası bienallerdir. 1990’da dünyada 10 ayrı şehirde bienal yapılırken bugün bu sayı 40’a çıkmıştır. Bienaller, uluslararası sanat diyaloğu olarak bilinir ya da en azından, o amaçla başlamıştır ancak giderek tek tip örgütlenmelere doğru gitmektedir. Artık, Venedik Bienali ile San Paolo Bienali ya da İstanbul ve Kore’de yapılan bienaller arasında, üslup, konu veya  sanatsal yaklaşımlar açısından bir ayrım görmek zordur.

Edward Said’in 1978’de yazdığı ‘Orientalism’ kitabından sonra ‘Doğu’ kavramı özel bir anlam kazanmıştı. Said, ‘Orientalizm’i, Doğu ve Batı arasında fundamentel bir karşıtlık olduğu temelindeki inanışa bağlar. Kültürel sistemin, Doğu’nun, Batı tarafından tanımlandığı çerçevede varolduğunu belirtir. Böylece, ‘Orientalizm’ sadece, yapılandırılan ‘öteki’ imgesini değil, Batı’nın, Doğu üzerindeki egemenliği anlamına da gelir. ‘Küresel sanat’ ve bienallerin kültürel işlevlerine bakıldığında, ‘Orientalizm’in yazıldığından beri çok şeyler değişmiş olmasına rağmen, Batı-Doğu karşıtlıkları arasında bir “yakınlaşma” olmadığı görülebilir. Daha doğrusu bu yakınlaşma yine Batı’nın istediği alan ve koşullarda sürmektedir. Yani yöntem değişmiştir.

Sanıldığının ya da sunulmak istenildiğinin aksine egemen kültürün desteklediği bir sanat türüdür “Küresel Sanat”. Bu anlamda da, statükoyla çatışmaz, radikal değildir. Çünkü, statüsü, finans yatırım ve kurumların onayına bağlıdır.

Bu bağlamda, çevreden merkeze ‘sızan’ sanatçılar asgari düzeyde bu onayı almış, kurumların ya da küratörlerin elemesinden geçmiştir. Bu kanallar dışında merkeze ulaşan sanatçılar da vardır elbette ama genel “doğruyu”  değiştiremiyecek kadar azdır bunlar.

Bu özellikleriyle “Küresel Sanat”, Batı’nın değerleri ve kültür merkezleri doğrultusunda üretilen, Batı’ya yeni bir renk ve nefes veren bir sanat türüdür.

1953 yılında Amerikalı soyut ressam Stuart Davis, Picasso’dan, Amerikan sanat kurumlarının modern sanatı daha fazla kabul etmesi amacıyla hazırladığı bir imza kampanyası için bir imza ister. Picasso, o ana kadar çok sayıda sanatçının imza verdiği kampanyaya imza vermeyi reddeder. Gerekçesi, böyle bir kabulün, modern sanatın üretilmesinde gerekli olan ‘gerilimi’ ortadan kaldıracağı ve sanatın zayıf ve iradesiz olacağıdır. Picasso’nun tavrı, modern sanatın varlığını sürdürebilmesi için, egemen kurumlarla sürekli bir çelişki içinde olması gerektiği yönündedir.

Bugün sanatçıların önünde çok daha fazla olanaklar açılmıştır. Bunları, emperyalizmin kurum ve sözcüleri oldukları gerekçesiyle itmek elbette saflık olur ancak bu olanakları gerçek bir çok kültürlü ortam yaratmak için kullanmak neden mümkün olmasın. Sorun sadece, gücün, üretenin elinde olduğunu hatırlamaktan ibarettir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.