SANATTAN… Notalar ne anlatır?

PAYLAŞ

Bu yıl müzik dünyasında iki devin doğum yıldönümleri çakıştı. Wolfgang Amedeus Mozart’ın doğumunun 250. ve Dmitri Shostakovich’in 100. yılı. İki besteci ile ilgili bir dizi etkinlik şimdiden başladı. Ancak görüldüğü kadarıyla Mozart’la ilgili yazı, konser, film ve seminerler Shostakovich’i anma etkinliklerini biraz gölgede bırakacak.  Bunun nedeni sanırım, iki bestecinin  müzik dünyasına bıraktıkları notaların seslerinden çok, onlara karşı olan politik yaklaşımların belirleyici olması. Bu iki bestecinin eserlerini karşılaştıracak kadar müzik bilgim olmadığı için, Shostakovich’in inişli çıkışlı kariyerini belirleyen en önemli etkenin, onun müziği değil politik görüşleri olmasının (ya da politik görüşleri olmamasının) ardında yatan nedenleri, müziği dışında dönen tartışmaların, müziğini değerlendiren eleştirmenleri nasıl yönlendirdiği  üzerinde duracağım.

Shostakovich, hiç şüphesiz müziği hakkında eleştirmenlerin böylesine kalın bir çizgiyle iki kampa ayrıldığı bestecilerin başında gelir. Ayrıca, yaşadığı dönemle, öldükten sonraki dönemde ona karşı alınan tutumlar açısından da onun, besteciler arasında ender bir yeri vardır.

Shostakovich, devrim öncesi St. Petersburg’da 1906’da doğdu. 1917 devrimini ve sonrasını yaşadıktan sonra 20’lerde, Sovyet Avand Garde’ının en yüksek noktasında en önemli eserlerini vermeğe başladı. Daha 1925’de ilk semfonisi, onun Batı Avrupa ve ABD’de tanınmasına yol açtı. 1960 yılında komünist partisine üye oldu. Bu hareketi, Sovyetler Birliği içinde ve dışında, onu Stalin, Khrushchev ve Brezhnev’in bestecisi olarak görenlere aradıkları malzemeyi verdi ve itibarını yitirdi. 1975 yılında, soğuk savaş yıllarında öldükten sonra ise, bir “rejim muhalifi” olarak görülmesi nedeniyle ona olan ilgi azalacağına arttı.

1979 yılında bir Rus gazeteciye verdiği, imzalı mülakat gizlice ABD’ye kaçırıldı. İleri sürüldüğüne göre bu görüşmede, o güne kadar hiç bir şekilde Soveyet rejimini açıkça eleştirmeyen Shostakovich, bestelerinin, Sovyet rejimini ve özellikle Stalini eleştiren “gizli”, “kodlanmış” notalar –sesler-le örüldüğünü itiraf ediyordu. Bunun üzerine birdenbire, ABD’de rejim karşıtı kahraman ilan edildi. Ancak, birkaç yıl önce yine Amerikalı akademisyen Laurel Fay, Shostakovich’in sadece bölüm başlıkları olan sayfaları imzaladığını açıklamasıyla bu belgenin otantikliğine gölge düştü. Bu olay dışında Shostakovich’in Sovyetler Birliği’ni eleştirdiğine dair hiç bir delil yoktu ve başka bir ülkeye kaçmayı da denemedi.

Shostakovich’in Sovyet rejimi hakkında ne düşündüğünü belki hiç bir zaman kesin olarak bilemeyeceğiz. Ancak, bir bestecinin müziği hakkında yapılan değerlendirmelerin, bestecinin politik görüşleriyle sınırlandırılması sonucu, bir müzik parçasını anlamak, ondan haz duymak için, yazıldığı tarihsel koşulları bilmek zorundamıyız sorusu, herzaman tartışmaya açık kalacak.

Bu konuda genellikle iki yaklaşım sözkonusudur. Birincisi, müziğin, -genelde de sanatın- evrensel olduğu ve bu bağlamda ondan haz duymak için, içinde yaratıldığı tarihsel koşulları bilmek zorunluluğu olmadığı görüşüdür. İkincisi ise, müziğin, bestecinin özgün koşullarının bir ürünü olduğu, bu bağlamda da spesifik bir durumu anlattığıdır. Bu bağlamda, bu koşulların bilinmesi, esere yaklaşmak için gerekli olduğu görüşüdür. Birinci yaklaşımı savunanlar arasında, sanatçı otobiyografilerinin yayınlanmasının, sanat eserinin evrenselliğine sekte vurduğunu savunan eleştirmenler bile vardır. Bu açıdan, müzikle ilgili yazılan sözler de, müziğin “arı”lığını bozar. Bir operanın güftesi, konsere girerken verilen program, basında çıkan eleştiriler ve besteci tarafından söylenen her söz bir anlamda, müziğin “arı”lığına gölge düşürür. Peki, içinde yaratıldığı koşullardan tamamen yalıtlanmış “arı” bir müzik üretmek ve bunu dinleyiciye bu haliyle sunmak mümkün müdür? Bunun mümkün olup olmamasından önce, anlamlılığı tartışılmalıdır belkide.

İçinde yaratıldığı koşullar hakkında hiçbir şey bilinmeyen bir müzikten hoşlanmak elbette olasıdır. (ki bu yinede, müziğin, mevcut koşullardan “kirlenmemiş” bir şekilde bestelendiğini göstermez.) Diğer taraftan, müziğin gerçekte neyi ifade ettiği, konusunun ne olduğu sorusu da vardır. Müzik soyut bir sanat biçimidir. Müzikte duygu ve düşünceler, örneğin bir roman ya da şiirde olduğu gibi açık değildir. Eğer müziğe sözler eşlik etmiyorsa, parçanın ismi yoksa ve besteci bu konuda hiçbir şey söylememişse o zaman, söz konusu müzikle ilgili yapılacak yorumların, yorum sahibinin nesnel görüşleriyle beslenmesi doğaldır.

Müziği, sadece, eserle birlikte gelen açıklamaların sesle “betimlenmesi” olarak görmek herhalde, müziğin, seslerin simgeleri olan notalardan ibaret olduğunu ileri sürmek olurdu. Eğer müzik sadece, ard arda yazılmış notalardan ibaret olsaydı, bunu robotlar bile çalabilirdi. Oysa notaların simgelediği seslerde, duygu ve düşünceler ifade edilmiştir. Bu perspektiften hiç bir müzik parçasının “arı” olamayacağı, ve müziğe karışan “dilin” onu kirletemeyeceği bir gerçektir. Müzik, diğer sanat formları gibi yaşamın bir parçasıdır. Yaşamın sesle ifadesidir.

Sanatı, içinde yaratıldığı tarihsel koşullardan ayıramayacağımıza göre, Shostakovich’in müziği ile ilgili farklı yorum sahiplerinin, içinde bulunduğu toplumsal koşullar da gözönüne alınması gerekir. Shostakovich, herne kadar kendisi kabul etmesede, iki dünya savaşı yaşamış, daha sonra Stalin’in sosyalizmle bağdaştırılamayacak baskılarına mağruz kalmış bir sanatçı olarak, diğer bestecilere göre, ‘koşulların’ müziği üzerindeki etkisinin oldukça belirgin olduğu bir besteci olduğu doğrudur. Ancak ilginç olan Shostakovich’le ilgili ikiye ayrılan eleştirmenlerin ortak paydasının, onun Stalin dönemine karşı aldığı tavır ya da komünizmi destekleyip desteklemediği temelinde olmasıdır. Nedense, Stalin dönemi olduğu gibi, aynı şekilde II. Dünya Savaşı’nın ve faşizmin yıkıcı koşullarının da onu etkilemiş olabileceği üzerindeki yorumlardan kaçınılır. Eleştirmenlerin aldığı pozisyon genellikle, ‘yaşayan sosyalizm’e karşı alınan politik tutumlara göre ayarlanmıştır. Eleştirmen ya sıcak bakar ve onu Beethoven’la karşılaştırır ya da karşıdır ki, bu takdirde Shostakovich’in müziğini yerden yere vurur ve Beethoven’la karşılaştırmayı, belediye binasını Akropolis’le karşılaştırmaya benzetir. Diğer dikkat çeken bir nokta da, sanatı, evrensellik adına tarihsel koşullarından ayırmak için özel bir çaba sarfedenlerin bile Shostakovich’e gelince, “koşullar” bilinmeden onun müziğinin hiçbir şekilde anlaşılamayacağını ısrarla vurgulamalarıdır.

Ortada bir delil olmasa bile, (Shostakovich’in semfonilerinin çoğunun ismi bile yoktur) Shostakovich’in bu koşullardan etkilenmediğini, kayıtsız şartsız Stalinist dönemini desteklediğini ileri sürmek, sağ duyu sahibi bir insan için pek kabul edilebilecek bir iddia değildir. Bu noktadan sonra sorun onun, müziğini politik görüşleri için gerçekten bir “silah” olarak kullanıp kullanmadığıdır.

Bestelerinin, içinde yaratıldığı koşullardan bağımsız olduğu söylenemeyeceği gibi, müziğinin notalarını, bu koşulların bir referensi olarak görmek de Shostakovich’in müziğini aynı derecede sınırlamak olurdu. Diğer taraftan onu, herşeye gözünü kapamış, çevresinden habersiz, “arı” bir müzik yaratma peşinde, evrensel bir besteci olarak görmek de yanıltıcı olurdu.

Böyle bir evrensellik, ‘Ford’ marka arabaların dünyanın her yerinde kullanılması gibi, her yerde var olmağa indirgenmiş bir evrenselliktir. Bu yaklaşımla, dünyanın neresinde olursa olsun şöförün, arabanın motoru hakkında herşeyi bilmek zorunda olmaması gibi, notaların da herkesin elinde sadece tek bir ses verdiğini ileri sürmek olurdu. Bu açıdan, aynı müzik parçasının farklı yorumlarından bahsetmek de olanaksız olurdu.

Evrenselliğe, herkesin kendine göre farklı bir anlam çıkaracağı soyut, geniş ve ayrıntılı bir kompozisyonla değil, herkese hitap eden özgün bir yapıtla ulaşılır.  Bu anlamda Shostakovich’e – daha doğrusu temsil ettiği politik görüşlere- hangi yönden yaklaşılırsa yaklaşılsın, onun herşeye rağmen tüm dünyada en yaygın dinlenen besteciler arasında yani evrensel olmasını, onun içinde yaşadığı koşulları ‘spesifik’ olarak notalarla anlatabilme yetisinde aramak gerekir.

Başka bir deyişle evrenselliğe, genelleştirerek ya da idealleştirerek ulaşılmaz, tersine, var olan özgül koşullara yoğunlaşarak ulaşılır.

Ya da bir müzik parçasının başarısı, özgül koşulları, özgün bir nesnellikle yorumlama yetisiyle özetlenebilir ki, bu da evrenselliğin ön koşuludur.

CEVAP VER