SANATTAN… Piyano-adamın düşündürdükleri

Geçtiğimiz ay İngiltere’nin Güneyinde, Kent açıklarındaki Sheppey adasında 20-30 yaşlarında hafızasını yitiren, ağır bir travma geçirdiği için ya da istemediği için hiç konuşmayan bir adam bulundu. Konuşmadığı için, akli dengesi bozuk olduğunu düşünülerek polis tarafından bir hastaneye götürülmüştü. Buraya kadar, benzer olayların sık sık olduğu İngiltere’de  olay basına yansımadı.

Bugüne kadar hastane çalışanlarının iletişim kurma çabalarına, sadece bir piyano resmi çizerek yanıt veren adam, piyano resminin bir ipucu olabileceğini düşünen psikologlar tarafından hastanenin şapeline,  piyanonun başına getirildi. İki saat boyunca, Tchaikovsky’nin “Swan Lake”inden bölümler ve tanınamadığı için kendi besteleri olduğu düşünülen eserlerden oluşan bir resital vermesinden sonra da kendisine “piyano adam” lakabı takıldı.

Böylece, konuşmayan, iyi giyimli, müzisyen, “piyano adam” Türkiye basını dahil, tüm dünya basınına geçti. ‘The Guardian’ın verdiği son habere göre de, Hollywood bu hikayeyi filme almak üzere ilgileniyor.

Bu noktadan sonra, basının ve özellikle de Hollywood’un neden bu olay ile ilgilendiğini düşünmeye başladım.

Bu haberde öne çıkan, hikayeyi sıradaşı yapan ‘kimlik’ sorunuydu. Daha doğrusu bulunan kişinin kimliğinin olmamasıydı. Bulunduğundan beride “piyano adam”ın kimliği konusunda, piyano çalması dışında hiç bir ipucu vermemesiydi. Üzerindeki elbiselerin etiketleri bile yoktu bulunduğunda. Dış görünüşünden, her ne kadar Avrupalı görünüşünde olmasına rağmen geldiği ülkeyi tam olarak  tahmin etmekte pek kolay değildi. İşte bu özellikleriyle bu kişi “hiç kimse” olarak ortaya çıktı. Sayfalar dolusu haber, TV’de dakikalar ayrıldı ona.

Bu haberde altı çizilen  olgu, kimliğin önemiydi. Küreselleşen dünyanın, teknolojinin bireye yeni olanaklar getirdiği gibi diğer taraftan  özgürlüklerin altını nasıl oyduğunu bir kere daha hatırlattı “piyano adam”.

Bu haberin dünyanın, özellikle 11 Eylül sonrası içine girdiği süreç içinde birey hak ve özgürlüklerinin tek tek geri alınmasıyla da bağları vardır. Evet, polisin bulunan kişiye yardım edebilmesi, onu ailesine kavuşturması, gerekiyorsa tedavi edilebilmesi için kim olduğunu ortaya çıkarması gerekirdi. Ancak konu bu kadar basit olsaydı basını günlerdir meşkul etmezdi, hele Hollywood’un hiç dikkatini çekmezdi.

Günümüz toplumunda bireyin yaşamına bir göz attığımızda neden ‘hiç kimse’ olmanın bu kadar ilginç olduğunu görürüz. Daha doğumdan önce ’skanlanarak’  başlayan kayıtlara geçme süreci, okullara, oradan büyüdükçe, sevdiğimiz yemekten, dinlediğimiz müziğe, günlük alışkanlıklarımızdan, kültürümüze kadar her ayrıntının ilgili yerlerde arşivlenmesiyle sürer. Banka hesabı, süpermarkette kredi kartıyla yapılan alışverişler, televizyonda izlediğimiz programlar, internette girdiğimiz web siteleri, telefon ettiğimiz kişilerin telefon numaraları, gittiğimiz yerler (Londra’da özellikle merkezde bir kamera içine girmeden 100 metre gidebilmek imkansızdır) kısacası yaptığımız hemen hemen her hareket bir yerlerde kayıtlıdır.

Nüfusun artması, metropollerin büyümesi, sorunlarını da paralel olarak büyütmüştür. Artan nüfusla birlikte büyüyen sorunların belli bir düzen kurmadan üstesinden gelmek mümkün değildir. Bu bağlamda kurulu düzenin işlemesi için de bazı kontrollara, yasalara, yönetmeliklere ihtiyaç vardır. Peki bunun sınırı nedir? Ya da hükümet kurulu düzeni sürdürebilmek için bireyler hakkında ne kadar bilgiye ihtiyacı vardır? Mesela, bir kişinin, alışveriş alışkanlığını, nerelere gittiğini bilmek zorunda mıdır, bu düzeni ve güvenliği sağlaması için?

11 Eylül’den sonra Batı demokrasileri artan bir eğilimle toplumla birey arasındaki farkı ortadan kaldırmağa, özel/kişiselle kamuya ait olan arasındaki mesafeyi kısaltmağa çalışmaktadır. Yani toplum tek tek bireylerden kurulu bir yapıdan, kişilerin bir yığınına dönüşmeye başlamıştır.

İngiltere’de, dünyanın birçok ülkesinin aksine kimlik taşıma zorunluğu yoktur. Kimlik ve şöför ehliyetlerine 90’lı yılların sonlarında çıkan yasalarla fotoğraf iliştirilmeye başlanmıştır. Yani birey hak ve özgürlükleri adım adım geriye çekilmeye zorlanmaktadır. İngiltere’de şimdi de kişinin göz retinasından, parmak izine kadar tüm bilgilerin yüklendiği kimlik kartları çıkarma yasası gündemdedir.

ABD’nin vardığı nokta ise daha vahimdir. Orada, ‘Suçu kanıtlanıncaya kadar, zanlı suçsuzdur’ adalet ilkesi tersine çevrilmiş, artık herkese potansiyel suçlu gözüyle bakıldığı için, herkes kendisinin masum olduğunu kanıtlamak zorundadır.

Bu nedenle, Guantanamo’da, Londra’da Belmarsh’daki zanlılar yıllardır, suçlu oldukları için değil, (yargılanmadıkları için bunu bilmiyoruz) masum olduklarını kanıtlayamadıkları için hapiste çürümektedir.

Çağdaş toplumda ulus devlet yapılanmalarının toplumsal yapılara yansıttığı kimlikler dönemi geride kaldığı için, birey kendine ait bir kimliği artık kendisi üretmek zorundadır. Bu ortamda bireyin, nereden geldiği, kim olduğu sorusundan öte toplum olarak gelecekten ne istediği, sorusunu yanıtlayamaması, yani kolektif bir hedefin olmaması melez kimliklerin oluşturulmasını getirmiştir. Toplumsal çözülmelerde işte bu noktada başlamıştır.

Böyle bir toplumda ‘hiç kimse’ olmak ayrıcalıklı, özlem duyulan, erişilmesi imkansız yüce, düşsel bir durumdur. Çağdaş sanatın, en yaygın konularından birinin ‘kimlik’olması tesadüf değildir. Kimlik konusunu irdelemeyen bir işle karşılaşmadan bir sergi gezmek oldukça güçtür bu günlerde. Gerçekten de, küreselleşmenin getirdiği aynılaşmanın karşısında kimlik arayışları sanatçılara yeni hareket alanları açmıştır. Ancak bu alan, içe doğru ilerleyen, öznelle nesnel arasındaki bağı koparan bir eğilimdedir.

“Piyano adam”ın kimliğini belirleme soruşturmaları da bu sorunu geniş bir açıdan yansıtmıştır. Basında yayınlanan fotoğrafından sonra, hastane yetklileri, Avustralya’dan, ABD’ye, Japonya’dan İsveç’e kadar dünyanın her yerinden “piyano adam”i tanıdığını iddia eden mesajlar aldığını belirtmektedir. Bu ülkelerin listesine baktığımızda öne çıkan ortak payda, gelişmiş kapitalist ülkeler olduğudur. Yani toplum vizyonunun bireyin özel yaşamındaki yerinin giderek kaybolduğu ya da olmadığı ülkeler.

“Piyano adam” kimliksizliğiyle, toplum içinde eriyen bireyleri yansıtırken, aynı anda da, toplum içinde gittikçe daralan bireysel özgürlüklerin yarattığı boğuntudan sıyrılmak isteyen bireylere ütopik bir kaçış modeli sunmaktadır. Bu özelliğiyle, gelişmiş Batı toplumundaki bireyin mutlak varoluş modelidir; tüm kontrollardan arınmış özgür bir kişi, ancak topluma eklemlenmiş yanıyla ondan alıp veren “şeffaf” bir varoluş.

Bu esrarengiz adam, kendine ait bir kimliği olmadığı için ‘hiç kimse’dir, ama diğer yandan, piyano çalmasıyla, eskizler yapmasıyla bu topluma eklemlenmiştir. İşte bu varoluş ve var olmama arasındaki duruş, Batı insanı ve basını çeken noktadır.

“Piyano adam”, siyah derili, yoksul görünümlü ve müzikten anlamayan ya da, kendi özgün müziğini bilen bir kişi olsaydı ne olurdu ?..Geçtiğimiz yıllarda İtalya, Yunanistan kıyılarına çıkan Iraklı, İranlı, Afganistanlı mültecilerin akibeti, ya da  Avustralya’ya gitmek üzere yola çıkan binlerce mültecinin, hiç bir ülkenin kabul etmemesi sonucu haftalarca denizin ortasında bırakılması buna bir yanıttır. Onlar sadece “bir gemi dolusu” insandı, bırakın psikologlar tarafından tedavi altına alınmalarını,  sayıları bile verilmedi basında.

Daha çok “piyano adam”lara ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Belki o zaman “gemiler dolusu”, sadece “insan” olarak tanımladığımız kişileri de birileri hatırlar.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here