SANATTAN… Politik çıkmazlar ve kültür

SANATTAN… Politik çıkmazlar ve kültür

0
PAYLAŞ

Çok kültürlü toplumlar, tarihte daha önce yaşanmamış politik ve kuramsal sorunları önümüze çıkardı. Ortaya çıkan bu yeni konjonktür, kültürel olarak daha homojen bir yapıda kurulmuş toplumlar içindeki politik kurum ve sivil örgütlenmeler yanında, politik kuram ve terminolojinin de yetersizliğini ortaya koydu.  Bu yeni sorun, sadece az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerde değil, çevrenin merkeze taşındığı post-kolonyal dönemin bir karakteri olarak ABD, İngiltere, Fransa gibi gelişmiş ülkelerin de kapısına dayandı.

Bu değişim, 20. yüzyıl ideolojilerinin sınıfsal temelde ele aldığı ‘ne olacağız’ sorusunu, ‘nasıl bir arada yaşarız’ sorusuna dönüştürmeye zorladı. Sorunun bu yeni formülasyonuyla birlikte vurgu, politikadan kültüre geçti.  Kimlikler sandıklardan çıkarıldı ve politikanın merkezine oturdu. Bu atmosfer içinde, kültürel çeşitlilik politikalarını savunanlar ve karşı çıkanlar, farklı açılardan yola çıkmalarına rağmen ‘kimlik politikası’ ortak paydasında bir araya geldi. Birinciler, azınlıkların tanınmasını ve her etnik grubun kendi özgün kimliğinin eşitliğini savunurken, ikinciler, azınlıkların Britanyalı üst kimliği altında birleşmesini savundular. Bu arada, toplumdaki ekonomik ve sosyal eşitlik istemleri gündemden düştü. Kimlik artık herşeyin üzerindeydi. Eğer, ‘Asyalı-Britanyalım’, ‘Afrikalı-Britanyalım’, vb. diye haykırabiliyorsanız özgürsünüz denildi. İşsiz, evsiz, ekonomik güvencesiz olmanız o kadar önemli değildi ya da bir ‘kültürünüz tanınsın ondan sonrası kolay’ anlamında politikalar üretildi.
 
Grup kimliğinin, insanın kendine değer verme duygusunu ve değerlendirme yeteneğini geliştiren bir alan yarattığı bir gerçektir. Herkes için, içinde bulunduğu kültür değerlidir. Ancak buradan, her kültürün eşit olduğu görüşüne sıçramak ve kültürel temelde politik bir eşitlik istemek, bu eşitliğin nasıl sağlanabileceği sorununu da ortaya çıkardı. Örneğin, İngiltere’de dini inanış temelinde açılan okullara verilen devlet fonları eşit olmadığı gibi, her din çevresinde kümelenen insan topluluklarının ihtiyaçları da eşit değildir. Müslümanların bu alanda, Yahudilere göre daha fazla maddi yardıma ihtiyacı vardır. Bu perspektiften  yaklaşıldığında eşitleyici bir formül bulmak kolay değildir. Burada, ya bir gruba karşı pozitif ayrımcılık yapılmasına göz yumulacaktır ya da dini temeldeki okullar kapatılıp farklı bir düzlemde eşitlik yaratılacaktır. (Ki, doğrusu da budur. Ancak buna en başta Katolik ve Protestan kiliselerinin karşı çıkacağı açıktır.)

İngiltere’de gündemde olan kültür temelli politikaların çıkmazını hazırlıyan diğer bir etmense, kimliklerin akışkan yapısıdır. Örneğin, İngiltere’de Müslüman azınlık tanımlaması içine, Pakistan, Bengaldeşliler yanında Türk ve Kürtler de girer. Türk ve Kürtler çoğunlukla kendilerini Müslüman olarak tanımlamalarına rağmen İslam dini onlar için, Pakistanlılar ya da Bengaldeşliler gibi, bir yaşam tarzı değildir. (Bu konuda İngiltere’de yapılmış ciddi istatistik araştırmalar olmadığı ya da ben bilmediğim için kendi gözlemlerime dayanarak görüş bildiriyorum) Farklı coğrafyalardan gelen bu insanların derin kültürel farklılıkları bir yana bıraksak bile, dini temelde yapılan böyle bir gruplama, doğal olarak sayıları Türkiyelilere göre çok daha fazla olan Pakistan ve Bengaldeşlilerin ihtiyaçlarını öne çıkarıyor. Bu anlamda Türkiyeliler, azınlık içinde azınlık oluyor.

Bu açıdan bakıldığında, kaynakları kullanma temelinde, etnik ve dini gruplar arasında bir tür rekabet atmosferi de gelişiyor.  Hangi grubun daha çok yardıma ihtiyacı olduğu temelinde, bir tür ‘mağdurluk’ yarışı başlıyor. Müslümanların kamu alanlarında peçe giymek istemelerinin, Hrıstiyanların açık olarak haç takma özgürlüklerini gündeme getirmesi gibi. (British Airways’in, çalışanlarından birinin haç takmasını yasaklaması üzerine başlayan tartışma) Müslümanların peygamber karikatürlerine karşı çıkması, Hrıstiyanların Jerry Springer Operası’na tepkilerini ya da  Sikh’lerin kendilerine bir hakaret olarak algılaladıkları oyun nedeniyle bir tiyatroyu basmalarına yolaçması gibi.

Bu örneklerle vurgulamaya çalıştığım, kültürel çeşitlilik politikalarının ortodoks yorumları ve uygulamalarının, insan yaşamıyla ilgili her şeyin ırksal ya da etnik farklılıklar prizmasından görülmesini teşvik etmesidir. Bu mantıkla tanınan, ekonomik ve sosyal kazanımları temel almayan sözde kültürel haklar da genellikle, ya etnik kutuplaşmaları güçlendiriyor  ya da başvuru formlarının etnik köken bölümlerinde bir kutucuğa atılan işarete indirgeniyor.

Toplumun yapı taşları olan aidiyat ve politik bağlılık karşılıklı birbirini teyit eden iki özelliktir. Vatandaşlık, statü ve haklarla ilgili, aidiyat ise, kabul görme, beraber olma hissi ve kendini tanımlamayla ilgilidir. Sosyal kabul, bireyin kimliğini şekillendiren, toplum içinde öz güven sağlayan önemli bir etmendir. Bireyin, sosyal kabul görmediği bir yerde, ortak politik projeye destek vermesi de zorlaşır. Yine de, bu iki olgunun aynı anda gerçekleşmesi  kolay değildir. Kültürel kabul, her zaman sosyal yaşama katılımdan daha yavaş gelişen bir süreçtir. Vatandaşlık haklarınızı alabilirsiniz fakat kendinizi topluma ait hissetmeyebilirsiniz. İngiltere’deki büyük oranda Asyalıların, Afrikalıların, Karaiplilerin, ya da yavaş yavaş bir toplum olarak belirmeye başlayan Türkiyelilerin konumları da böyledir.

Yukarıda da açıklamaya çalıştığım gibi, kültürleri politikanın merkezine almak isteyenlerle, tamamen politika dışına atmak isteyenlerin birleştiği diğer bir nokta, kültürle politika arasındaki ilişkiyi mutlaklaştırmalarıdır. Politik bir varlık olarak insanın doğası kültürle yoğrulmuştur, bu nedenle kültüre ihtiyacı vardır düşüncesinden hareket eden birinciler,  insanları kültür temelinde eşitlerken, ikinciler; kültürleri karşılaştırabilmek –yani eşit olup olmadıklarına karar verebilmek için- ortak değerlere sahip olmamız gerektiğini, değerleri belirleyen kriterlerin kültürlerle ilgili olması nedeniyle de bunun  imkansız olduğu sonucuna varmalarıdır.

Kültürler dışında yaşayan bir insanı tasavvur etmek bile zordur. Bilim kurgu filmlerindeki robot ya da ‘androidler’ bile ancak yapımcısının ya da senaristin onlara verdiği sınırlı da olsa bir kültürle seyirciyle iletişim kurabilir. Çünkü, her şeyden önce robotun konuştuğu dil, kültürle ilgilidir. Diğer yandan, nasıl ki, bir resimle, bir filmi ya da bir kitapla, bir tiyatroyu aynı kültür içinde varolan estetik değerlerle bile karşılaştırmak kolay değilse, bu bağlamda kültürler arasında bir karşılaştırma yapmak da zordur. Bu gerçekler, hem ‘sosyal’ hem de ‘kültür taşıyıcı’ bir varlık olarak insanın belli bir –içine doğduğu- kültür dışında üretici olamayacağı, gelişmesini sürdüremeyeceği anlamına gelmez. Örneğin, her ne kadar açıkça ifade edilmese de, Avrupa’da gerçekleşen Rönensans, yine orada ‘karanlık çağlar’ (Orta çağ) hüküm sürerken Doğuda gerçekleştirilen bilimsel gelişmelerin aktarımıyla gerçekleşmiştir. Kısaca söylersek,  kültürlerin ayrı yaşarken değil, karşılaştığı noktalarda daha yaratıcı olduğu tarihsel bir gerçektir.

Bu bağlamda düşünürsek, toplumsal sorunlar neden, politik kanaldan çıkarılıp kültür sorununa endekslendi sorusuna geliyoruz

KÜLTÜRÜN POLİTİK ALANLARI İŞGALİ
YA DA POLİTİKANIN GERİ ÇEKİLMESİ

Soğuk savaşın bitmesi, solun çöküşü, Batı’da ilerici toplumsal hareketlerin erimesi ve üçüncü dünyada özgürlük hareketlerinin yenilgisi politik atmosferi kökten değiştirdi. Yenilgi psikolojisiyle birlikte, sosyal eşitlik istemi yavaş yavaş terkedildi ve daha da önemlisi, toplumsal dönüşümün bir aracı olarak politikaya olan inanç yitirildi. Ekonomik-politik temeldeki istemler yerini kültürel özgürlükler özelinde yürütülen gündemlere bıraktı. 90’lı yıllardan sonra politik gündeme bu nedenle, etnik köken ve kimliklerle ilgili sorunlar hakim oldu. Kültürlerin işgal ettiği politik alan, öylesine daraldı ki, politik istemler bir ip cambazı ustalığında dengelenmediği zaman, siyaseten doğruluğun ağına düşüp kayboldu. 

Cinsel tercihlerin, cinsiyetin, yaşam tarzlarının hatta alışkanlıkların, duyguların, fantazi ve arzuların politikleşmesi aslında 60’ların sonlarına kadar dayanır. Bu fikirlerin yayılmasında feministler aktif çaba harcamıştı o yıllarda. Feministlerin çoluk cocuğa karışıp, iş, güç ve günlük yaşam mücadelesi içinde kaybolmaları üzerinden ise neredeyse yirmi yıl geçti. O yıllarda ekilen düşünceler çoktan unutuldu, tohuma kaçtı.  Ama, toplumsal yaşamdan çekilen politikanın yerine de bir ‘şey’lerin geçmesi gerekiyordu. Kıyıda köşede kalmış tüm ‘özgürlükler’ tekrar çıkarıldı. Ancak bu defa, üniversite kampüslerinde öğrenciler, atölyelerinde sanatçılar, belediye evlerindeki işgalciler değil, iktidardaki güçler gündeme getiriyordu bunları. Böylece, günlük yaşamı çevreleyen kültür, inanış, yaşam tarzı, davranış ve tutumlara kadar uzanan özellikler, bazen daha önce adını duymadığınız bir grup ya da güvenlik adına, devlet düzenlemeleriyle kontrol altına alınmaya başlandı. Orwellisk bir toplum yaratıldı. Kültürlerin korunması, birey ve grup özgürlüklerinin verilmesi retoriğiyle yürürlüğe getirilen uygulamalar, ‘siyaseten doğruluk polisliğine’ dönüşerek, tersine bileklere takılmış parangalara dönüştü, politik manevra alanları daraltıldı. Günlük yaşam içinde yasa ve hükümet genelgeleriyle yapılan düzenlemeler bazı hallerde traji-komik boyutlara ulaştı. (ASBO olarak bilinen, Anti-sosyal Davranış Yasaları gibi)

Kültürel çeşitlilik, farklı değer yargıları, inanç ve yaşam tarzlarıyla karşılaştırma olanakları yaratıldığı oranda bir grubun kendi ufkunu geliştirmesine yol açar. Bu sayede politik diyalog ve tartışma açılır ve toplumun genel çıkarları doğrultusunda kolektif fikirler üretilir. İronik olan, günümüzde uygulanan çok kültürlü toplum politikalarının, hoşgörü ve eşitlik adına böyle bir diyaloğun önünde engeller yaratmasıdır.

Kültürel anlamda plüral toplum, bireylerin kendi özgün farklılıklarını, kendi özel alanlarında özgürce uygulama hakkına sahip olduğu bir toplumdur. Özel yaşamlarındaki bu farklılıklarına rağmen, politik alanda eşit olan birey ve grupların birliği oluşturur çok kültürlü toplumu. Belli bir kültürel etkinliğin gerçekleşmesi bu bağlamda, politik anlamda kolektif bir faydadan çok kişisel/grup özgürlüğüyle ilgilidir. Diğer bir deyişle, farklılıkların kurumsallaşması değil özgürlüğüdür, çok kültürlü toplumun potansiyellerini ortaya çıkaran.

BİR CEVAP BIRAK