SANATTAN… Politikanın rengi

“Obama’nın başkan seçilmesi büyük umut yarattı.” Neredeyse tüm gazete yazıları benzer bir yorumla  başlıyor. Bir siyahın, Amerika’da başkan seçilmesi, kölelikten başkanlığa gelinen yol, hiç bir şekilde küçümsenmeyecek, ‘ama’ ve ‘fakat’lara yer vermeyecek, tarihsel bir gelişmedir. Bu yine de, Obama’nın seçim kampanyası ve özellikle de seçildiğinden beri, ‘umut’ların beslendiği tek kaynağın, Obama’nın ten rengi olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Sürekli değişimden konuştu Obama, ve bunu “gerçekleştirebiliriz” dedi. Yine de, neyi, ne kadar, nasıl değiştireceği konusunda açık bir düşünce yakalamak mümkün olmadı. Yemin törenindeki konuşmasında da, evet Bush dönemini eleştirdi, fakat bu konuda, imalar dışında kesin bir üslupla şunu yapacağım demedi.

Daha seçileli iki gün oldu, biraz zaman verin adama denebilir. Fakat benim sorgulamak istediğim, beklentilerin ardındaki olgunun ne olduğu ve bunun gerçekçi olup olmadığıdır. Son günlerde  basına baktığımızda, ABD siyah bir başkan seçmeyi başardığına göre, artık herşey mümkün ve sadece ABD’de değil, dünyadaki tüm sorunlar şu veya bu şekilde düzelir, mantığında düşünceler üretildiğini görüyoruz. Ben soruyu tersinden sormak istiyorum; şimdiye kadar var olan sorunların kaynağı, politikacıların beyaz tenli olması mıydı, ki şimdi siyah bir başkanla birlikte her şey düzelecek? Veya Obama’nın siyahlığı ne dereceye kadar ABD’de var olan sistemin dışında bir hareket etmesini sağlayacak? Buna gücü yetecek mi? Gerçek bir değişiklik yapacak kadar siyah mı? Yani, sorunların ten renginle olan bağını anlamış değilim.

Ender rastlanan sağ duyulu gazetecilerden Robert Fisk, Independent’deki köşesinde, Obama’nın yemin töreninde yaptığı konuşmada, neden ‘Filistin’, ‘İsrail’ ve katliamın daha iki gün öncesinde durmasına rağmen ‘Gazze’ sözcükleri olmadığını irdeliyor ve soruyordu,  “..umrunda değil miydi? Korktu mu? Obama’nın genç konuşma yazarı, siyahların haklarıyla ilgili, 60 yıl önce bu siyah adamın babasına bu şehirde, bir restaurantta servis yapılmayabileceğini yazarken, Arapların, oy verme hakkını daha üç yıl önce aldığını ve üstelik yanlış adamları seçtikleri için bir de cezalandırılan bu halkın, kendi kaderini düşünecekleri hiç mi aklına gelmedi?” (Bu yazıyı yazarken açıklanan dış politikanın ana hatlarında, Filistin sorununda altı çizilen tek konu, İsrail’in güvenliğiydi)

POST-İDEOLOJİLER ÇAĞININ İKONİK BAŞKANI
Obama’nın yemin törenindeki konuşması böyle siyah, beyaz ve bazen de gri noktalarla doluydu. Örneğin, kendisinden beklentilerin büyüklüğüne rağmen o, ekonomik kriz nedeniyle gelecek neslin beklentilerini düşürmesi gerektiğinden bahsetti.  Yine konuşmasının bir yerinde, “Bugün, küçük ayrılıklara, karşılıklı şikayetlere ve uzun bir süredir politikayı boğan eskimiş dogmalara son vermek için geldik” derken, Bush döneminin biz-onlar (manikyan yaklaşımı) politikasını eleştirmiş olabilir. Bu sözler, parti içi ve partiler arası tartışmalara bir son verelim, bir arada ileriye doğru hamle yapalım anlamında da yorumlanabilir. Ama aynı zamanda, politik tartışma yerine, uzmanların görüşlerinin belirleyici olduğu, ideolojilerin bittiği (kapitalist sistemin zaferi de denebilir buna) ve ‘yönetimsel’ (seçilmiş kişiler yerine atanan ‘uzman’ kadroların idaresi) idare şeklini daha da derinleştirelim anlamına da gelebilir, ki bu, neo-liberalizmin halihazırda iflas etmiş politiklarının nihai zaferini ilan etmektir. 

Obama’nın ilk aldığı kararlardan biri, Guantanamo’ya bir son vermek oldu. Fakat burada yine sorulacak soru, Bush ve Rumsfeld’in bizzat emriyle açılan bu işkencehanelerin sorumluları adalet önüne getirilicek mi?

Konuşmasında, defalarca, Amerikan halkının geçmişte fedakarca savaşımından dem vururken, bugünün sorunlarının nereden kaynaklandığınada  işaret etmedi. Örneğin, Bush’un, bugün artık herkesin eleştirdiği, ‘Terörle savaş’ stratejisiyle arasına mesafe koymağa çalışmasına rağmen, aynen Bush gibi, ‘düşman’ın adını koyamadı; “her yere uzanan şiddet ve nefret ağı”ndan bahsetti. Kimdi bu ağ içinde yer alanlar? Nasıl mücadele edilecekti bu görünmeyen düşmanla? Terminoloji farklıydı ama okun yöneldiği hedef aynı kaldı. Yine benzer bir şekilde, neden ekonominin böylesine kötü olduğunu açıklayamadı. Sadece “bazılarının aç gözlülüğü ve sorumsuzlukları”na bağladı, resesyonu.

Bir konuşmada tüm ülke politikasını belirleyemezdi belki, ama ana hatlarıyla gidilecek yönü  rahatlıkla ortaya koyabilirdi. Oraya toplanan milyonların, Gazze’de tüm ailesini yitrmiş kadının da beklentisi buydu. Bunu yapmadığı gibi, sorunlarla ilgili benzetmeleri, kendine yüklenen ‘mesih’ karakterini çağrıştırırcasına peygamberimsi benzetmelerle tanımladı; şiddeti, ekonomik krizi adeta bir ‘doğal’ afetmişcesine “biriken kara bulutlar”la, “şiddetli fırtınalar”la, “buz” gibi güncel olaylarla karakterize etti. Buradan şöyle bir sonuç mu çıkarmalıyız; topluma  bir doğal afet vurduysa, o toplumu dönüştürmek gerekmez, toplumsal yapı aynen korunarak, rütuşlar atılır.!

Yemin töreni konuşmasından yola çıkarak bu örnekler çoğaltılabilir. Tüm umutlara rağmen gerçekte, Obama’nın ne yapacağı konusunda kesin bir şey bilmediğimizi gösteriyor bu örnekler. Bildiklerimiz ise, daha önceden tanıdığımız ve sonuçlarını çok iyi bildiğimiz neo-liberal politikaların farklı tonlarda, yeniden boyanmış versiyonlarını hatırlatıyor.

Bir siyahın başkan olmasını kutlamakta herkes haklıydı. Fakat artık, ‘bu başkan ne yapacak’ sorusunun zamanı geldi. Hiç bir siyasi düşünce, ardındaki politikacının ten rengini görebileceğimiz kadar şeffaf değildir. Bush dönemi siyaseti, ‘iyi’ ve ‘kötü’, ‘biz’ ve ‘onlar’ olarak dünyayı, iki kampta konuşlanmış, sembolik bir ifadeyle, siyah-beyaz bir perpspektiften yorumluyordu. Şimdiye kadar, Obama’nın perspektifinden baktığımızda ise, ten rengiyle belirlenmiş bir siyah-beyazlık göze çarpıyor. Diğer bir deyişle, belirgin bir politikası olmaması nedeniyle Obama’nın rengini görüyoruz politikalarının ardında. Onun ten rengini değil, politikasının rengini görmek istiyoruz.

Belki de, biraz daha dikkatli bakarsak, coşkunun boyadığı toz pembe manzara içinde sırıtan, uyumsuz bazı renkleri ayırt edebiliriz. Bunlardan biri, seçim kampanyası sırasında izlenen taktiklerin ardındaki kültürdü.

OBAMA KÜLTÜ ya da POP İDOL OBAMA
Soğuk Savaş yıllarında Amerikalı politikacılar, sosyalist ülkeleri,  liderlerini bir kült statüsüne yükselttikleri konusunda eleştirir, halklarla da dalga geçerlerdi. Yine de tarihte bildiğim hiç bir sosyalist lider, Obama imgesinin yarattığı kadar, bu kadar kısa bir sürede, böylesine yaygın bir kült statüsü yaratamamıştı.

Demokratların seçim kampanyasının merkezinde politika değil,  Obama imgesi vardı. Onun sevimli hep gülümseyen yüzü hemen her yerdeydi. Grafiti sanatçısı Shephard Fairey’nin pop-art imgesi, (Grafitinin sokağı çağrıştırması açısından, Obama’nın köklerine vurgu yapılarak Fairey’nin bir imgesinin seçilmesi de tesadüf olmasa gerek.) t-shirt, poster, şapka, kahve fincanı, duvar resimleri, mücevher, araba üstlerinde vb.. yani üzerine yapıştırılabilecek her yerdeydi.  Dün TV’de izlediğim bir haberde de, geleneksel olarak her başkanın yapıldığı gibi, Obama’nın bir sanatçı tarafından Beyaz Saraya asılmak üzere resmi portresinin yapılması daha gündeme bile gelmeden, Washington Ulusal Portre Galerisi Fairey’nin bu portresini duvarlarına astığını öğrendim. (önümüzdeki ay içinde de Londra’da sergileneceği açıklandı) ‘Pop’ ön ekiyle birlikte gelen tüm anlamlar böylece Obama imgesine yapıştırıldı.

Bu isteri, Obama’nın ilk siyah başkan olması nedeniyle, bir noktaya kadar anlaşılabilir. Tarihe tanıklık, onun bir parçası olmakla ilintili bir duygu. Obama imgelerinin hatıra olarak biriktirilmesi de anlaşılabilir. Bugün, Obama hayranlığını deklare etme dürtüsü’nün aldığı boyutlar, ancak Che resimlerine gösterilen ilgiyle ölçülebilecek bir oranda, imge tapınmasına ulaştı. Bir farkla, Che imgesinin ardında belli bir politika ve ideoloji vardı.

Sormadan edemiyorum, Obama imgesiyle insanların paylaşmak istedikleri, kendilerini tanımlamak istedikleri nedir, Obama’nın siyahlığı dışında? Che’nin düşüncelerindeki ‘eylem’den, boş bir ‘imge’ ye dönüşmesi yolculuğunda, Che’nin düşünü kurduğu dünyayla, çok sonra, onun  posterlerinin yarattığı kült arasındaki uçurumun dibinde aramalıyız bu sorunun yanıtını. Nasıl ki, Che posterini asanlar, t-shirtlerini giyenler, onun politik düşünceleri hakkında en ufak bir fikri olmasa dahi, “ben de ilericiyim, radikalim” diyebilmek, bir neslin, bir grubun parçası olabilmek için onun imgesine “taptılarsa”, aynı şekilde Obama imgesini taşıyanların tek söyleyebildikleri de, “ben de umutluyum, ben de inanıyorum” soyut ifadesinden başka bir anlamı var mıdır? Neden umutlusunuz, inandığınız nedir, nasıl buna ulaşacaksınız, gibi soruların, bırakın yanıtlarını vermek, daha soruları bile açıkça gündeme gelmemişken böylesine bir kültün yaratılması, beklenen ‘umut’un, kısa bir süre sonra, yine ekmeğa katık olacağını mı gösteriyor?

ABD seçimleri ve Obama’nın görevi devraldığı yemin törenindeki coşku, gerçekten halkın bir değişimden yana olduğunu, buna susadığını gösterdi. ABD tarihinin en kötü başkanından kurtulmanın sevinciyle, bir nefret sembolüne dönüşen ABD resmini de değiştirmek istedikleri belliydi. Obama, post-ideolojiler çağında, insanların bu arzularını iyi kullandı. Sadece rengi değil, partiler üstü, ideolojiler ötesi söylemiyle, geleneksel, alışılmış politikacı resmi dışında bir politik portre yaratmayı bildi. Bu portreyi, geçmişin pisliklerinden kurtulmak isteyen halkın umuduyla boyadığı büyük resmin içine yerleştirmeyi de çok ustaca gerçekleştirdi. Tüm bu çabasında samimi de olabilir. Halkın da değişim konusunda gerçekten samimi ve arzulu olduğunu varsayabiliriz. O takdirde, değişim için her şey var demektir.

Yemin törenini canlı olarak TV’de izledim. ABD’nin her köşesinden gelen milyonlarca kişi alanı doldurmuştu.  Raportörlerin ısrarla herkese sorduğu, “neden buradasınız”, “ne hissediyorsunuz” gibi sorulara, törene katılanlar arasında mikrofon uzatılan hemen herkes, “Torunlarıma ben de oradaydım, demek için”, “Tarihin bir parçası olmak istedim” babında bir  yanıt veriyordu. O günün böyle bir an olduğuna şüphe yok. Şüpheli olan, burada toplanan insanların tarihin neresinde yer aldığı, alacağıdır. Capitol Hill’den dağıldıktan sonra da, bu pozisyonlarını koruyup korumayacaklıdır önemli olan. Gerektiği zaman yine aynı tepeye milyonlarcasının gelip gelmeyeceğidir belirleyici olan.

Kısaca, halkın kendisine biçtiği roldür değişimi gerçek kılacak olan; pasif bir nesne gibi, tarihin kıyısında mı, yoksa, aktif bir özne gibi, tarihin tam ortasında mı yer alacaklar sorusuna verilen yanıtla belirlenecektir bu politikanın rengi. 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

7 + 13 =