SANATTAN… Post demokrasi

Büyük Braitanya’da 5 Mayıs 2005 tarihinde yapılacak olan genel milletvekili seçimlerine katılan bağımsız aday ve partilerin sayısı rekor düzeyde. 2001 seçimlerinde 138 olan bağımsız aday sayısı bu seçimler öncesi 155’e çıkmış, seçimlere katılmak üzere kayıt olan politik partilerin sayısı da % 13 artmıştır. 

Rakamlar yalan söylemez diye bilinir. Eğer öyleyse bu rakamlar ancak bir özgürlüğün ifadesi olabilir. Fakat yine de, sadece aday sayılarının artmasını, demokrasinin bir kazanımı olarak yorumlamak mümkün müdür?  Eğer böyle düşünürsek, politikaya karşı artan ilgisizlik ve oy verme oranlarının düşmesiyle, paralel giden, adayların artması nasıl açıklanabilir. Demokrasi, aday sayısının artmasıyla doğru orantılı olarak artar mı?
Bu yazımda İngiltere örneğinden yola çıkarak, özellikle Batı toplumlarında yaygınlaşan bu olguyu, yani demokrasilerin işlemesi konusunu irdelemeye çalışacağım.

Özel yaşantımızla, dünyada olagiden olaylar arasındaki ilişki her zaman sorunlu ve çelişkilidir. Günlük yaşantı, kişisel sorunlar ne kadar yakın ve somutsa, dış dünyada olanlar da, o kadar uzak ve soyuttur. İnsanlar ancak dolaysız değme noktalarından toplumsala bağlanır, onu hisseder, ilgi gösterir. Bunun dışındaki toplumsal sorunlar kişinin hayatına girmekte zorlanır. Kişisel olanla, toplumsal/evrensel olan arasındaki çelişki/ilişki/mesafe, politikaların belirlenmesinde, bu nedenle önemli göstergelerden birisidir.

Örneğin, Irak savaşının gerekçeleri ya da Irak’ta ölen yüzbinlerce insan, Londra’da sabah işe gitmek için evinden çıkan bir kişi için, eğer bu savaş nedeniyle metro geç kalmadıysa, yaşamında ancak bazı imgelerin referansıyle hatırlayabileceği sanal, yani düşünsel bir olgudur. Bu düşüncenin maddeleşmesi, ete kemiğe bürünmesi bu anlamda güçtür. Michael Moore’un  “Fahrenheit 911” filmindeki, Amerikalı annenin savaş hakkındaki düşüncelerinde, asker oğlunun Irak’ta ölmesinden önce ve sonraki  değişimler çarpıcıdır. Öncesinde hiç sorgulamadan savaşı destekleyen asker annesi, oğlunun ölümünden sonra, Bush hükümetinin tüm gerekçelerinin yalan olduğu düşüncesindedir. Savaşa karşı aktif tutum alır, binlerce kilometre uzaktaki Washington’a gidip savaşı protesto eder. Bu, uç bir örnek gibi görünsede gerçekte, kişisel olanla toplumsal olan arasında bağlantı kurma noktasında, geç kalan trenle, bir yakınını kaybetme arasında bir fark yoktur. Bu sadece bir öncelikler sorunudur. Bazı “olay” ve “kaza”ların önceliklerin sırasında yaptığı değişikliklerden ibarettir. İşte bireyin yaşamındaki böyle “kaza”lar, kişisel/özel olanı birdenbire politik/toplumsal yapar.

Kişisel/özel olanın, politik bir olguya dönüşmesi böylesine “kaza”lara bağlıyken, çağdaş Batı toplumunda, politikanın kişiselleştirilmesi bilinçli bir çabaya dönüşmüştür. Bireylerin özel sorunları temelinde yürütülen politikalar, politik partilerin kullandığı yaygın bir taktik halinde gelmiştir.

Bu yılın ilk aylarında İrlanda’da, bir barda işlenen cinayetin ilk bakışta uluslararası bir olaya dönüşeceğini tahmin etmek güçtü. Ancak suçluların yakalanamaması ve öldürülen MacCartney’in kızkardeşlerinin, bu cinayeti işleyen kişinin IRA tarafından korunduğunu söylemesi, medyanın ve politikacıların bu olayı kendi çıkarları için kullanmasının ortamını yarattı. Özünde kriminal olan bir olay, yas içindeki dört kızkardeşin görüntüsünde ulusal platforma taşındı. Karşıtları için, oy oranını artıran Sinn Fein’e karşı yapılacak bir saldırı için iyi bir fırsat yaratmış oldu.  Medya ve politikacılar tarafından desteklenen MacCartney’ler, İrlanda’nın geleneksel Aziz Patrick kutlamalarında her yıl davet edilen Sinn Fein temsilcileri yerine, George Bush’un davetlisi olarak Beyaz Saray’a davet edildi. Böylelikle, lokal bir olay tarihsel boyutlara taşındı.

Medyanın “halkın gerçek gücü” olarak sunduğu bu olay, tam tersine, Beyaz Saray ve İngiliz Hükümeti tarafından  gücün halktan alınması amacıyla kullanıldı.

Kişisel olayların ulusal politikaların merkezine taşındığı örnekler çoktur. Geçtiğimiz Mart ayında, omuz ameliyatı için sıra bekleyen bir kadının, yine başka bir örnekte, otistik bir çocuğu olan bir annenin dramı partilerin seçim kampanyalarının odak noktası oluvermiştir. Bu eğilim bazı partilerin akıl hocalarının yaptığı gibi, kliniksel ve sahnelenmiş tiyatrolara dönüşen politikaya, biraz duygu ve heyecan katmak nedeniyle, televizyonun ‘reality-show’ taktiğinin politikaya uyarlanmaya çalışılmasıyla açıklanabilir mi? Bu açıklama sadece kullanılan yöntemi açıklar. Oysa önümüzdeki örnekler bilinçli bir taktiğe işaret etmektedir.

Bu taktikle bir taraftan politika, kişisel sorunlar içinde eritilmeğe çalışılırken,  politika da, medyanın öne çıkardığı ünlülerin bir hobisi haline geldi. Partiler, hatta devletler üstü bir konuma gelen ve üçüncü dünyayı kurtarmaya soyunan, eski rock şarkıcısı Bob Geldof, Dünya Bankası’nın başkanlığına aday gösterilen Bono ya da İngiltere’de okullarda verilen yemeğin kalitesini yükseltmek için ulusal bir kampanya yürüten televizyon aşçısı Jamie Oliver’in   insanların yaşamında sözde yaptığı etkiler arkasında hep bireysel “başarılar” öne çıkarılmağa çalışılır.(Gerçekte basını haftalarca oyalayan bu insanların kampanyalarının hiç biri sonuç almamıştır, kendi promosyonları dışında) Bu çabaların öne çıkarılma isteminin arkasında vurgulanmak istenen bireyselliktir; Çağımızda artık,  sorunları irdeleyen, çözümler üretmeye çalışan kolektif yapılanmalara gerek yoktur bu çevrelere göre. Yeter ki kararlı olun, her türlü özel sorununuzu çözmeniz mümkündür. Eğer yapamıyorsanız bu tamamen sizin kendi suçunuzdur.

Bireyselliğin sürekli olarak altının çizilmesinin nedeni, politikaya olan ilgisizlik, politikacılara olan güvensizlik, toplumda köklü değişimlerin artık beklenmemesi, kolektif toplum yapılarının çözülmesi, büyük anlatı olarak tanımlanan, modernizmin ütopik düşünce yapısının  yokolması, gelecekten toplum genelinde -birlikte erişilecek bir hedef anlamında- beklentilerin kalmaması ile açıklanabilir. Oy verenler kampında durum böyleyken, oy bekleyenler tarafında da bir artışın gözlemlenmesi, gerçekte yine aynı nedenlerden kaynaklanmaktadır.

Bağımsız adayların kampanyaları, Irak savaşından, kenevirin yasallaşmasına kadar çeşitli, lokal ve evrensel  konularda tek bir konuyu ya da küçük bir grubun istemlerini kapsamaktadır.  Bunlar içinde birkaç kişisel örnek;

Reg Keys; Irak savaşında oğlunun ölmesi ve savaş gerekçelerinin hepsinin temelsiz çıkması temelinde, Tony Blair’le aynı seçim bölgesinde adaylığını koymaktadır.
Craig Murray; İngiltere’nin Özbekistan başkonsolosu iken, hükümetin Özbekistan’daki otariteryan rejime gözyummasını eleştirmesi üzerine görevden alınmış, bunun üzerine de, Dışişleri Bakanı Jack Straw’a karşı adaylığını koymuştur.
Patricia Tabram; Parlamento Başkanı Peter Hain’e karşı, kenevirin yasallaştırılması konusunda kampanya yürütmektedir. “Esrarcı Nine” lakabıyla bilinen Tabram, kronik boyun ve sırt ağrıları nedeniyle sürekli olarak kullandığı haşişin yasal olmasını istemektedir.
Demetrious Panton; Kötü muameleye uğrayan çocukların sorunlarını bilince çıkarmak amacıyla Çocuk Bakanı Margaret Hodge’un karşısında adaylığını koymuştur.

Bu tablo karşısında sorulması gereken sorular vardır. Aday sayısının artması, demokratik sistem içindeki seçeneklerin genişlemesi anlamında, demokrasiye bir katkı mıdır yoksa tek tek kişilerin ya da küçük bir grubun sorunları çerçevesinde yoğunlaşan seçim tartışmaları, sorunların gerçek kaynağından ve köklü çözümlerden uzaklaşmasına mı neden olmaktadır? Ortaya çıkan “çok seslilik”, toplumun her katmanının,  özgün sorunlarını duyurması için bir platform mu  yoksa, bu özel sorunlardan oluşturulan nebülöz mü yaratmaktadır?

Bu sorulara olumlu yanıtlar vermek kolay değildir. Bu, ortaya çıkan adayların seçilip parlamentoya girme şanslarının az olmasından değil, sorunların, yüzeyde, bir kör döğüşü ortamında tartışılmaya açılmasındandır. Gerçekte, ulusal ve evrensel olan sorunların, tek tek bireylerin sorunu düzeyine indirgenmeye çalışılmasıdır.

Patricia Tabra örneğinde olduğu gibi, gerçekte, küçük bir grup bile olsa, bazı insanların haklı istemlerini duyurabilmek için cezaevine girmeyi bile göze alan yaşlı bir kadın, “Esrarcı Nine” adıyla tabloid gazetelerin komodi kaynağına dönüştürülmüştür. Ya da Reg Keys, örneğinde olduğu gibi, demokratik bir seçim platformu, yüreği yanan bir babanın kişisel intikam amacıyla kullandığı bir mekanizma halini almıştır.

Kişisel olanın politik olması ülküsü, yani daha önce sadece kişinin özel yaşamındaki bir sorun olarak değerlendirilen bir olgunun parti  ya da hükümet politikalarının bir teması olması yeni değildir. Ancak günümüzde tersine bir dönüşüme uğramıştır.

‘Kişisel olan politiktir’ deyimi ilk defa feminist hareketler tarafından 60’lı yıllarda kullanıldı. 1950 ve 60’lı yıllarda cinsel ayrımcılık, ırkçılık, yoksulluk gibi sorunların toplumsal boyutları yeteri kadar tanınmıyordu. Kişisel sorunların bireye özgü olduğu kanısı yaygındı. Bu bağlamda bireyin sorunlarının çözülmesi, kendi yaşamında yapacağı dönüşümlere bağlı olduğu düşünülüyordu.

Sivil toplum hareketleri, özellikle de sol parti ve örgütler, bireysel sorunların toplumsal dokusuna dikkat çekerek, bireysel sorunların  sistematik, sürekli ve kurumsal yapısını açığa çıkardılar. Örneğin, siyah derili bir insanın sorunları onun bireysel yetersizliğinden değil, kurumsal ırkçılıktan kaynaklandığını, ya da bir kadına yapılan ayrımcılığın ataerkil bir yoplum yapısından, seksizmden kaynaklandığını ortaya koydular. Aynı şekilde, cinsel ayrımcılıklar, açlık ve yoksulluğun da sistemin sorunlarına bağlı olarak oluştuğu artık tartışılmaz bir gerçekti. Uzak Asya’dan, Latin Amerika’ya kadar, farklı toplumların içinde izlenebilen bu dokudan yola çıkarak da ortak sorunun adı konuldu; Emperyalizm. Böylece, kişisel ile evrensel olan arasındaki mesafe de kısaldı. (Geleneksel solun söylemlerinde bu iki olgunun sık sık birbirine karıştırıldığı, çakıştığı ve evrenselin mutlaklaştırıldığı da burada söylenmesi gerekir.)

Özel yaşamın, kişisel tercihlerin, özünde bireye özgün olmadığı, bunların içinde bulunulan toplumsal yapıdan etkilendiği, şekillendiği ve belirlendiği görüşü yaygınlaştı. Eğer kişisel politikse, bireyin yaşamında bir dönüşüm yapması için sorunları kolektif olarak ele alması gerekecekti. Bu temelde de geleneksel solun sunduğu çözüm de “total” dı; toplumu kökünden değiştirmek. Yani devrim.

Bir kişinin şu veya bu politik partide aktivist olmaya karar vermesinde, politik bir ima vardır elbette. Ancak buradan, ‘kişisel olan politiktir’ ülküsü bir adım ileri gitti. Seçilen yemek, TV programı, giysiler, kısacası günlük yaşamda verilen her karar politikaya bağlanabilirdi artık.

Bütün bu eğilimlerde yaşamla bağlantı kurulabilecek, açıklayıcı öğeler bulmak mümkündür. Ancak, bu noktadan sonra ‘kişisel olan politiktir’ görüşü yavaş yavaş tersine dönmeye başladı. Toplumsal olan, ekonomi ve kültür de kişisel seçimlerden oluşmaktadır eğilimi yaygınlık kazandı. Genel olarak posmodernizm olarak adlandırdığımız bu eğilime göre, bir kişinin politik olup olmamasında belirleyici nokta kişisellikdir. Bu anlamda yapılması gereken sadece “doğru” seçim yapmaktır. Politik doğruluk için de, doğru yemeklerin, giysilerin seçilmesi, doğru konuşulması, doğru şeylerin tüketilmesi vb. gerekmektedir.

Böylelikle, ‘kişisel olanın politik olması’ idesinin anlamı, politik sonuçlar, kişilerin yaptıkları şahsi seçimlerinin birikiminin bir sonucudur noktasına vardı. Bu temelde, bir sorunun bilince çıkarılması da insanların kişisel seçiminden geçmektedir.  Eğer bir konu gündeme gelmiyorsa, bu sadece insanların şahsi seçimidir. Bu eğilim, çağdaş düşüncenin ve eylemin dokusuna girmiştir. Irak savaşından, kimlik politikalarına kadar her kesimin politik tutumlarında gözlemlenmektedir. İngiltere’deki genel seçimler öncesi tabloda bunun bir yansımasıdır.

Her birey, kendine özgü bir varlıktır. Birey içinde bulunduğu toplumda, bu özgünlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerekir. Ancak bu, bireyin içinde yaşadığı tarihsel koşullar ve toplum psikolojisinden tamamen bağımsız olduğu anlamına gelmez. Bireyin tek başına bir varlık olmadığının en temel göstergesi, onun sosyal bir varlık olmasıdır. Bu özelliği bireye, içinde yaşadığı koşullardan etkilenmesini getirir. Bu insanın zayıf noktası değil, tam tersine direnme noktasıdır. Birey, kendinden önceki birikimin üzerine eklediği kendi özgün katkısıyla özgürleşir.

Birey, tüm özellikleriyle (alışkanlıkları, ilgi alanları, düşünceleri, kimliği, kültürü..) içinde bulunduğu toplum tarafından yaratılır ve onu yansıtır görüşü, toplumsal ve ekonomik yapının belirleyiciliğini abartan determinist bir yaklaşımdır. Ve totaliteryan bir yönetimin habercisidir. Diğer yandan, toplumu belirleyen, şekillendiren öğelerin, bireylerin yaptıkları seçimlerle belirlendiğini öne sürmekte, kökten farklı görünsede, özünde determinizmin odak noktasının değiştirilmesinden başka bir şey değildir. Varılan yer aynıdır; post demokratik çağ!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.