SANATTAN… Postmodernizmin totem arayışları

İngiltere’de kamu sanatına ilgi son yıllarda olağanüstü arttı. Meydan ve boş alanlara heykel dikmek, adeta bölgeler arası bir yarışa dönüştü. Bir gazete, Britanya’da kamu sanatına ayrılan bütçenin yılda 150 milyon sterline çıktığını bildirdi.

Bazı çevre düzenlemeleri dışında, alanları, heykel ve anıtlarla doldurma çabasinin, toplumsal bir refahın belirtisi, kolektif bir coşku veya bir kutlamadan çok, toplumda bazı rahatsızlıkların, sıkıntıların bir ifadesi olduğunu düşünüyorum. Eğer bu görüşüm doğruysa, anıt dikme ‘ihtiyacı’nın, biten bir dönemin tedirginliği, yerine gelenin verdiği güvensizlik ve geleceğin belirsizliğinin yarattığı ruh halini bir nesneyle (anıt, heykel vb.) aforoz etme çabasidir diyebilirim. Alanlara heykel dikmek, işlerin her kötüye gittiğinde eskiyi anan gelenekselcilerin, bitene, gidene nostaljik atıfı; tarihi ayaklarında bir paranga gibi görenlerin, ‘yeni’ olan her şeyin iyi olacağı önkabulünü hacimleştirme eğilimleri arasında gidip gelen bir takıntı gibi geliyor bana. Kısaca, kolektif travmaların yamanması olarak özetleyebilirm, bu temelde yapılan kamu sanatını.

Eskiden kamu sanatı gündeme geldiğinde yapılan tartışmalar, belli konularda sınırlı olurdu. Kazanılan  zaferin arkasından generallerden veya liderlerden birinin bronz heykeli bir kaidenin üzerine iliştiriverilirdi. Belki, hangi komutan olacak, sorusu çerçevesinde bir tartışma olabilirdi, ama anıtın konusu her zaman belliydi; milliyetçilik. Bu nedenle, ulusal birliğin, toprak bütünlüğünün yapılacak olan anıtta ifade bulması her şeyin üzerindeydi.

Ulus kimliklerin geri çekildigi postmodern dünyada ise, kamu sanatının ne olması gerektiği konusunda, her sosyal grubun, hatta herkesin kendine göre bir fikri vardır. Daha da önemlisi, herkesin kendi isteminin gerçekleşme hakkı olduğunu ileri sürmesidir. Bu toplumda, eserin konusu, eğer toplum önderlerinden biri olacaksa, bunun kim olacağı,  içeriği ve yeri hakkında bir konsensus oluşturmak neredeyse imkansızdır. Bu bağlamda, İngiltere’de son yıllarda gerçekleştirilen kamu projelerine baktığımızda tam da böyle bir durum yaşandığını görüyoruz.

Hemfikir olmanın zorluğundan bahsettim. Yine de İngiltere’de tartışmasız kabul gören ve tüm projelerin ortak bir noktası var: Boyutları. Son yıllarda yapılan veya planlanan her türlü heykel veya anıtın, yer çekiminin, mühendislik ve teknolojinin elverdiği oranda  büyük boyutlarda tasarlandığını görüyoruz. Hatta, bazı resmi sanat kurumları, projelerinde büyüklüğü ilk şart olarak önceden sanatçıya bildiriyor.

1998’de dikilen, Anthony Gormley’in “Angel of the North” (Kuzeyin Meleği) adlı heykelini, kamu heykellerinde büyüklük takıntısının başlangıcı olarak alabiliriz. 20 metre yüksekliğindeki bu heykel ilk açıldığında, Nazi amblemlerine benzerliği nedeniyle eleştirilmiş, kaldırılması için binlerce imza toplanmıştı. Ancak bugün, Gormley’in bu heykeli, Newcastle’ın adıyla anılan bir simgeye dönüştü. 200 ton çelikten oluşan heykel, o yıllarda Britanya’nın en büyük heykeli ünvanina sahipti.

Angel of the North, 2005 yılında, Manchester’da inşa edilen 56 metrelik “B of the Bang” adlı heykelin yanında cüce gibi kaldı. Merkezinden çikan ışınlarıyla, çok kuyruklu bir yıldıza veya herhangi bir patlama anının çizgi roman tasvirine benzetebileceğimiz Thomas Heatherwick’in heykeli, Gormley’inki kadar popüler olmadı. Yakında da, en büyük heykel ünvanini da kaptıracak gibi.

Nottingham’da planlanan belki de bu günlerde bitmiş olan “Aspire” adlı heykel, 60 metre yüksekliğiyle, Trafalgar Meydanı’ndaki Nelson Sütun’undan 8 metre, Angel of the North’dan 3 kez daha büyük. Ancak, bu heykel daha bitmeden, ünvanini çok uzun süre elinde tutamayacağı belli oldu.
 
Paris-Londra tren hattı (Eurostar) üzerinde, bir istasyonun da kurulacağı ve herşeyiyle yeni inşa edilmeye başlanan Ebbsfleet kasabası (Kent’in Kuzeyinde) projesine, sunulan anıt tasarılarından hangisinin seçileceğine henüz karar verilmedi. Ama, aday 5 tasarımın ortak noktası yine büyüklükleri olduğu için, 2010 yılında bittiğinde Britanya’nın en büyük heykeli ünvaninin Ebbsfleet’e gideceği kesinleşti. Bildik sanatçıların (Rachel Whiteread, Mark Wallinger, Daniel Buren, Richard Deacon..) aralarında bulunduğu projeler arasında kazanacağına yüzdeyüz bakılan, geçen yılın Turner ödüllü sanatçısı Mark Wallinger’ın tasarımı, beyaz bir at. Normal boyutlardan 33 kez daha büyük tasarlanan bu atın bir toynağı insan boyunda olacağı söyleniyor.

Yukarıda saydığım İngiltere’deki kamu sanatı projeleri, inşası biten veya sürmekte olanlar arasından seçtiğim sadece birkaç örnek . İngiltere’nin Kuzey-Batısındaki Middlesbrough, Stockton, Hartlepool gibi şehirlerde, önümüzdeki on yıl içinde “dünyanın en büyük heykeli olacak” iddasıyla açıklanan 5 ayrı proje daha olduğunu ögreniyoruz basından.

Bir dönem gökdelen mimarisinde yaşanmıştı bu yarış. Ki hala zaman zaman, dünyanın en yüksek binasına ev sahipliği yapmak arzularına tanık oluyoruz. (Uzak Asya, Çin ve Dubai’de yaşanan isteriler gibi.) Fakat, kamu heykeli dikme ve bunların boyutları konusunda bir yarış bundan farklı olmalı diye düşünüyorum. Her şeyden önce, gökdelenler çogu zaman özel şirketlerin malıdır. Küresel bir şirketin aksine, kamu sanatının, adı üzerinde, toplumun kolektif değer, inanış ve eğilimlerini yansıtmak gibi bir derdi vardır. Böyle olunca, bu değerleri en uygun bir dille hacimleştirmek ana hedeflerin başinda olması gerekir. Yine başa dönersek, İngiltere’de bu alanda yapılan heykellere baktığımızda, ne şekil, ne de kavramsal olarak bu anıtların toplumla ilgili ne söylemek istediği, neyi temsil veya tasvir ettiğini anlamak mümkün değil. Örnegin, Manchester’deki “B of the Bang” (“Bang” -Patlamanın- B’si”)  anıtının tasarımcısına göre, fikir, Britanyalı eski 100m. Olimpiyat şampiyonu  Linford Christi’nin, nasıl 100 m. yarışı kazanılır sorusuna verdiği açıklamada, start veren tabancanın patlamasıyla değil, patlamanın P’siyle birlikte kulvardan çikmak lazım, sözünden ortaya çikmis.!

Kamu sanatı toplumsal bir ihtiyaç mıdır?

Kamu alanları, toplumun üyesi olarak bireyde sahiplenme duygusu yaratır. ‘Bizim alanımız’ hissi, söz sahibi olma hakkını da verir. (Taksim Meydanı buna iyi bir örnektir) Müze ve galeriler de kamu alanları olmasına rağmen buraların düzenlenmesi konusunda söz sahibi olmak imkansızdır. Ancak, sokaklar, meydanlar, durak ve istasyonlar bu hissin daha yoğun yaşandığı  yerlerdir. Bu alanları kullananlar, yapılacak düzenlemelerde söz sahibi olmak ister.

Bu pespektiften dikkat çeken  diğer bir nokta da, İngiltere’de kamu sanatına olan  iştahın büyük oranda resmi kurumlarda  olmasıdır. Hükümetle koordinasyon içinde çalisan sanat kurumlarının sunduğu öneri ve projelerle gündeme gelen sanat projelerini, halkın ancak sınırlı ve elit bir kesimi izliyor ve görüş belirtiyor. Çogunlugun sesini yükselttiği aşama ise, genellikle yolları üzerinde dikilen heykeli görmesiyle başlıyor. Yani iş işten geçtikten sonra. Evet, projeler açıklanıyor. Sanatçılardan gelen tasarılar sergileniyor ve görüşlere açılıyor. Fakat, halkın, ne böyle bir projeyi isteyip istemediği, ne de eserin seçilmesi aşamasında bir sözü oluyor.

Kamu alanlarına dikilen anıt ve heykellerin herkesin beğenisini kazanması mümkün değildir. Gerçekte bu, günümüze ait bir sorun da değildir. 500 yıl once, Michelangelo’nun David’i dikildiğinde taşlanmıştı. Ancak, ille de bir anıt dikilmesi gerekiyorsa, toplumun genel eğilimi, sanatçıların önerileri ve uzmanların görüşlerinin bir koordinasyonuyla ortak bir sonuca varılması gerekmez mi?

Eğer, anıt heykellerin  genellikle toplumsal çalkantilar döneminde çogalmasi tesadüf değilse, evet, bu bir ihtiyaç, hatta zorunluluktur.  Başka bir ülkeyi ilhak eden ordu, local kültür ve mirası yok edip kendi değerlerinin heykellerini dikmeye başlar. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Britanya orduları, Napolyonu Waterloo’da mağlup ettikten sonra, Fransız ordusunun geride bıraktığı toplardan dökülen aslan heykelleri bugün hala Londra’daki Trafalgar meydanında, komutan Nelson’ın ayakları dibindedir.  Taliban, Afganistan’da  kontrolü aldığında, İslamik toplumun karakterini göstermek amacıyla dünyanın en büyük heykeli, Bamiyan Budası’nı bombaladı. Üstelik bu yıkımı ibret olsun diye videoya çekip, yeni bir dönemin başladığını ilan etmişti. ABD orduları Bağdat’a girdiğinde Saddam heykelini, bir  tanka bağlı zincirle yıkmış ve bu görüntüleri, zaferin müjdesi olarak tüm dünyaya yayınlamıştı.

Toplumların kendi içinde yaşadığı ayrışmalarda da, (Etnik, dini, vb.) baskın tarafın görüş ve kültürünü simgeleyen anıtların dikilmesine tanık oluruz. Berlin Duvarı ve Sovyetler Briliği’nin çökmesinden sonra bu dönemi simgeleyen Lenin ve Stalin heykelleri parça metal fabrikalarına yollanmıştı. Türkiye’de Atatürk heykelleri irticaya karşi ‘gümüş kurşun’ gibi görülüyor. Bu örneklerle kısaca irdelemeye çalistigim, kamu alanlarının genellikle, toplumların parçalanma, erime zamanlarında, kolektif duyguların yitirildiği, toplumu bir arada tutacak sosyal tutkalın, siyasi projelerin kalmadığı dönemlerde gündeme gelmesidir. Bu eğiliminin kaynağını, belki de insanın ilksel dönemlerinde bulabiliriz.

Anıt-heykeller, modern zamanın totemlerine mi dönüşüyor?

Claude Lévi-Strauss, totemi, insanı çevreleyen maddi dünyayı anlayabilmesi, ve içinde yaşadığı toplumu dünyayla birlikte sınıflandırılabileceği uyumlu bir sistem yaratmak amacıyla kendince seçtiği bir emare olarak tanımlar. Dinlerin ilk ortaya çikisinin da böyle olduğu düşünülür. Modern toplumda dinden çok, toplumun veya bir grubun sembolik bir tasviridir totem veya semboller. Toteme sadakatini sunma isteminin ardında, gerçekte,  toplumun diğer üyeleriyle bağlar kurma dürtüsü de vardır. Bu nedenle olsa gerek, totemi ayı olan bir Kuzey Amerika kavminin, ayıları avlayıp yemekten kaçınmadığını da yazar. Burada vurgulanmak istenen, toplumsalın parçalanmalara, kesintilere uzun süre dayanamadığı, süreklilik istediğidir. Ve bu sürekliliği sağlayacak araçlara olan ihtiyaçtır.

Çokkültürcülük, (kültür, din ve etnik köken vb. temelinde yapılanan  kimlik siyasetleri) toplumda kaçınılmaz olarak parçalanma ve sürtüşme yaratır. İktidar, devlet sınırları içinde, birbirinden kopuk sosyal adacıklardan oluşan bir toplumun kalıcılığını uzun süre götüremeyeceği için, bir oranda da olsa bu parçaların -kabilelerin- bir araya geleceği  oluşumlara, sembollere ihtiyacı vardır. Diğer bir deyişle, kültürün ayrıştırıcılığının yarattığı süreksizliğe karşi, maddi planda yaratılacak bir sürekliliğe gereksinim duyar. Sistemin kalıcılığı için elzemdir de bu. Parlamenter demokrasinin sürebilmesi için, en azından 4 senede bir, halkın, kimliğinden bağımsız olarak sandık başina gelmesi gerekir. Görünen odur ki, postmodern toplumda kamu alanlarına dikilen heykeller, bu tür geçici  birlikteliklerin oluşmasının araçlarından biri haline gelmektedir. Freud, “Totem ve Tabu”da, tabular hala aramızda bulunmasına rağmen, totemizm, çagdas duygularımıza yabancıdır, diyordu. Günümüz kamu sanatı projelerini görseydi nasıl yorumlardı bilinmez. Ancak, bu sözlerinin üzerinden neredeyse bir yüzyıl geçti.

Buradaki ironi, sorunun kaynağı olan (kimlik siyaseti) alandan alınan malzemelerle çözüm üretme çabasidir. Siyasetin birleştirici ögesinin yitirildiği yerde, sanat projeleriyle bu boşluğun doldurulmaya çalisilmasidir.  Özgün bir üslubu olmayan, tüm tarzların aynı anda bir arada bulunabildiği, ‘pastiche’ yapıdaki postmodern sanatın, bu birlikteliklerin zeminini hazırlayabileceği düşünülmesidir. Kültürel çatismalarin ötesinde, yeni ikonlar yaratarak toplumun en azından sanatsal tutkallarının yaratılabileceği sanrısıdır.

Ortak değerlerin olmadığı yerde, herkesin kabul edeceği, en azından itiraz etmeyeceği semboller (totem) yaratmak gereği ortaya çikar. Yapıtın içeriği, sadece biçim ve üslup olarak değil, kavramsal olarak da önemlidir. Siyaseten doğruluğun en dar koridorlarında, hiç bir yere değmeden hazırlanmalıdır bu anıtlar, ki birilerini rahatsız etmesin. Yukarıda verdiğim Manchester’deki heykel örnegi tam da böyle bir zihniyetin ürünüdür. Aynı toprak üzerinde yaşayan, geçmişi olmayan, geleceğe yönelik bir düşü de olmayanları temsil den bir anıt, sembol, totem yaratmaktır amaç. Sorunun böylesine karmaşik olduğu bir konu üzerinde çalisirken, boyutların giderek büyümesi de tesadüf olmasa gerek. Çünkü saklanacak çok şey vardır bu anıtların arkasında.

Tarihte böylesine büyük heykeller var elbette. Bilinen en eskisi, dünyanın yedi harikasından biri olan Rodos heykeli. MÖ 292-280 yıllarında yapılan ve Yunan tanrısı Helios’a adanan 33 metrelik heykelin, bir depremde yıkılmadan önce antik dünyanın en büyüğü olduğu söylenir. ABD’deki Özgürlük Anıtı 46 metre, (Kaidesiyle birlikte 93) Rio de Janeiro’da şehre tepeden bakan İsa heykeli 38 metredir. Trafalgar Meydanı’ndaki Nelson Sütunu ise 50 metreye yakındır. Bu heykellerin yapıldığı dönemlerdeki politik ve toplumsal yapılanmalarla, günümüzün siyasi sorunları elbette çok farklıdır.

Yukarıda kurmaya çalistigim siyasi bağlam yanında, sanatsal karakterleri de kamu sanatının İngiltere’deki bugünkü örneklerini farklı bir yere koyuyor.  Boyutlarını, biraz utangaçca da olsa, faşist mimari ve sanatından ödünç alan bu eserler, (Elbette her büyük eseri bu kategoriye koymuyorum)  genelikle kiç düzeyinde, banal,  kavramsal olarak ya sığ ya da tamamen temelsiz ucubeler olarak karşimıza çikiyor. Bu tanımıma, en büyük değil, ama çarpici bir örnek, Paris’ten gelen trenlerin  son durağı olan Kings Cross, St Pancras garında bu yıl yapılan,  birbirini kucaklayan bir çiftin dev heykelini gösterebilirim. 9 metrelik, 20 ton bronza dökülmüş “Meeting Place” (Buluşma Yeri) semt pazarlarında binlerce örnegini bulabileceğiniz seramik bibloların şişirilmiş bir örnegi gibi her sabah insanları karşilıyor. Jeff Koons’un “kiç” (kitsch) heykellerini andırsa da, gerçekte, kiçi sanata dönüştüren tek sanatçı olan Koons’un bile ‘kiç’ olarak nitelendireceği bir heykel Meeting Place.

Kamu sanatı nedir, nasıl olmalıdır?

Modernizme sanatsal açıdan yöneltilen şiddetli eleştirilerin bir ucu da bu noktaya vuruyordu. Kamu alanlarının, eskimiş toplumsal ütopyalarin atıldığı çöplüge dönüştürülmesinden dem vurulurdu sık sık. Toplum liderlerinin devasa heykel ve büstleri tiye alınırdı. Genellikle Doğu Avrupa ülkeleri, Sovyetler Birliği, Çin’de görülen bu heykeller, sanatsal despotizmin, estetik sığlığın, tasarım fukaralığının anıtlarıydı. Bu eleştiriler haklıydı da.

Kamu sanatı, kesin sınırlarıyla belirlenmesi imkansız bir kategoridir. Her yere ve zamana uygun tek bir çözüm üretmek de zordur. Amaç ve işlevlerini genel hatlarıyla belirlemek belki mümkün olabilir. Her şeyden önce, kamu sanatının kim olduğumuzu simgelemesi istenir. Her kişi kendinden bir şeyler görmek ister yapıtta. Sanat bir dilse, kamu sanatı halka bir hitaptır. Sorunlar tam da burada başlar. Herkesi ilgilendirdiği için, toplumun geçmişteki mi, şu andaki kimliğini mi yansıtmalı yoksa, değişen yeni bir şekle bürünen karakteri mi öne çikarilmalidir? Bu anlamda, eser kalıcı mı olmalı yoksa geçici mi? Halk, eseri belirleme sürecine nasıl dahil edilmeli, ya da edilmeli midir? Son söz kimin olmalı? Sanatçıları kim seçmeli? Bu yapılırken, kriterler nasıl belirlenmeli? Eser mi, yoksa sanatçı mı seçilmelidir? Görüldüğü gibi, subjektif ve koşullara başlı iki olgunun, yani ‘sanat’ ve ‘politika’nın aynı tasarım içinde eritilme sorunsalını içinde barındıran kamu sanatını tanımlamak, nasıl olması gerektiğini belirlemek hiç de kolay değildir.

Yine de hergün karşilaştığımız, bedensel ve ussal bir iletişim içinde olduğumuz bu yapıtların keskin, kesin ve kararlı mesajlarından çok, merak uyandıran, düşünce üreten, ezberleri bozan, bir şeyler gösteren karakteri olmasını isteyebiliriz. Yapıldığı alanı başka bir gözle gösteren, onu hacimsel olarak daraltsa da, ussal olarak genişleten bir özelligi olmalı diyebiliriz.

Bu genel tanım perspektifinden baktığımda, İngiltere’de gündeme gelen kamu projeleri de  şüphesiz bir arayış içinde. Günümüz insanı döneme damgasını koymak istiyor belki de. Ben buyum demek istiyor. Ama kimdir bugünün insanı, nasıl tanımlar kendini? Neyi savunur, neye karşidır? Vermek istediği mesaj nedir?

Sanırım bu projelerin ortak sorunu da budur: Bu soruların yanıtını, toplumda değil, sanat projelerinde araması.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.