SANATTAN… Resmi sanat ve olimpiyatlar

SANATTAN… Resmi sanat ve olimpiyatlar

0
PAYLAŞ

Pekin olimpiyatlarının başlamasına saatler kalmışken, 2012 Olimpiyat oyunlarına ev sahipliği yapacak olan Londra, hazırlıkları özel bir ilgiyle izliyor. Yaz aylarıyla birlikte politikanın tatile girdiği ve futbol dışında spora pek ilgi de olmayan İngiltere’de spor, siyasetin de merkezine kaydı. Spor, bir yandan Çin’e politik saldırıların platformu olarak kullanılırken, diğer yandan, olimpiyat oyunlarının 4 yıl sonra Londra’ya getireceği toplumsal kazanımların bir bileşeni olarak gösterilmeye çalışılıyor. Bu argüman, gençler arasında artan suç oranından, yokolmaya yüztutmuş aidiyat hislerinin geri kazanılmasına; obesiteden, yeni iş alanlarının açılmasına kadar geniş bir  alana yayılıyor. Medya, kamu alanları olimpiyat oyunlarını hatırlatan reklam ve etkinliklerle doldu.

Bir müze, bu tür etkinlikleri görmeyi umacağınız son yer olabilir. Ama bu günlerde Tate Britain Müzesi, bir sanat galerisinde görmeye  alışmadığımız görüntülere tanık oluyor. Bayan ve erkek atletler, müzenin ana salonunda  sprint atıyorlar. Tate’in kapısından içeri girer girmez, bir atletin tüm hızıyla galerinin diğer  ucuna doğru koşmaya başlaması herkesi şaşırtıyor. Yakınımda, aksanından Amerikalı olduğu anlaşılan bir ziyaretçinin yanındaki bayana “Nike reklamı mı yapıyorlar?” diye retorik bir tarzda sorduğunu duyuyorum. Tate Galeri ve bu projenin sahibine göre bu bir reklam değil, bir ‘sanat’.

Projeyi, Tate Britain müzesinin Duveen salonu için, Turner ödüllü (2001) İngiliz sanatçı Martin Creed tasarlamış. Normalde büyük boyutlarda heykel ve enstelasyonların sergilendiği 86 metre uzunluğundaki salon tamamen boşaltılmış.  Atletler, birbirleri arasında 30 saniyelik aralıklarla mümkün olduğu kadar hızlı koşarak, galerinin sonuna vardıklarında sağdaki kapıdan müzenin alt katına iniyor ve oradan yine aynı başlangıç noktasına gelip koşularını sürdürüyor. Bu arada, koşu güzergahı kulvarla ayrılmadığı için izleyicilere çarpmamak için bazen zikzaklar çizerek koşularını sürdürmek zorunda kalıyorlar. Ve koşular, sabah müzenin açılmasından kapanışa kadar kesintisiz sürüyor. Projenin Eylül ayına kadar da süreceği düşünülürse Creed’in yüzlerce gönüllü atlet bulması gerekecek.

Bu projenin, yaklaşan Pekin ve 2012’deki Londra olimpiyatlarının promosyonuyla bir ilgisi olmadığını ve aynı döneme gelmesini “hoş bir tesadüf”e bağlayan Creed, eserin, İtalya’da bir müzeye, kapanma saatine yakın girdiği için koşarak gezmek zorunda kalmasından sonra kafasında şekillendiğini söylüyor.

Sanatçılar genellikle yapıtlarının arkasındaki esin kaynağı konusunda bir şeyler söylerler. Ancak Creed bu defa, sanatçı sorumluluğu ya da eserin anlaşılmasını kolaylaştırmanın da ötesinde bir sorumluluk hissetmiş olsa gerek. Çünkü, aynı işin daha önce, farklı formatlarda bir kaç defa yapılmış olduğu gerçeğiyle arasına mesafe koymak zorundaydı. Jean-Luc Godard’ın 1964 yapımı filmi Bande à Part’da filmin kahramanları, Louvre müzesi salonunda baştan başa koşuyorlardı. İhtimal, bu sahneden çok etkilenmiş olan Bernardo Bertolucci bir kaç yıl önce ‘The Dreamers’ (2003) filminde ithaf olarak yeniden canlandırmıştı aynı sahneyi. 1976 yılında İtalyan sanatçı Gino Valle de, tıpatıp aynı performansı gerçekleştirmişti. Creed, gerçekten ne bu filmleri görmüş ne de Valle’nin performansından haberi olmuş olabilir. Peki bu projenin, gerçekten hükümetin politikaları (2012 olimpiyat oyunlarının promosyonu) ya da spordan kazanç sağlayan ulus ötesi şirketlerin gündemiyle (reklamı) hiç bir ilgisi olmadığı söylenebilir mi?

Projenin içeriğine (eğer varsa) baktığımızda, sanat mı değil mi tartışmasına bile girmeden, çağdas sanatın egzantrik bir örnegi daha deyip geçebiliriz. Ama Creed’in “Work No.850” adlı bu yapıtının (Creed yapıtlarını sadece numarayla adlandırıyor) başka bir boyutu daha var, ki bu boyut, çağdaş ‘resmi sanat’ı örneklemesi açısından çok daha önemli.

‘Resmi sanat’ı kısaca, konusunu güncel politik gündemden öykünmüs, sanatsal üslubunun da konuyu teyit eden tarzda tasarlanmış, gönderme yaptığı politik fikri ya da olayı irdeleyip, sorgulamaktan çok onu öne çıkarmayı, altını çizmeyi (reklamını yapmayı da diyebilirsiniz) hedefleyen ısmarlama yapıt olarak özetleyebilirim. Bu yapıtların diğer bir özelliği de, sponsorluğunu genellikle ulus ötesi bir tekelin üstlenmesidir. 

Bu çerçevede Creed’in projesine bakarsak, ilk göze çarpan, yaklaşan  Pekin olimpiyat oyunlarını ve bu oyunların sonunda bayrağın Londra’ya verileceği gerçeğiyle çakışmasıdır.

Her ne kadar arkasında devlet desteği bulunsa da olimpiyat oyunları, bir şehrin sınırları içinde başlayıp bittiği için, sözkonusu şehir halkının onayını kazanması çok önemlidir. 2012 oyunları, Londra halkının tam desteğini hiç bir zaman kazanamadı. 2 milyar sterline malolacağı açıklanan oyunlara, daha baştan şüpheyle yaklaşan halk için olimpiyatlar, daha bir çivi çakılmadan, hesaplarda yanlışlık yapıldığı, aslında 9 milyara çıkacağının duyurulmasıyla,  emirvaki bir ‘ağırlama’ya dönüşmüştü. Bu bağlamda, müze ve galerilerin olimpiyat fikrine insanları alıştırmak için kullanılması, ki bu hükümetin sanat politikalarına uymaktadır, ‘doğal’ gibi görülüyor. 2012 Londra Olimpiyatları komitesinin bu projeyi desteklemesi, müzeyi ziyaret etmeleri de (aynı kişilerin başka bir projeyi ziyaret ettikleri duyulmamıştı şimdiye kadar) bu projenin sanat dışında hedefleri olduğunu görüşümü destekliyor.

Gelelim sponsorlara. Tate gibi uluslararası üne sahip müzelerin düzenlediği sanat projelerini destekleyen şirketler adlarını öne çıkarmak için ellerinden geleni yaparlar. Ana amaçları da zaten bu, yani reklamdır. Sanatçının bu konuda belirleyici bir konumu da yoktur. Galeri duvarlarına, basılan her türlü katalog ve açıklayıcı yayına en çarpıcı renklerle logolarını yapıştırır, sponsor olan ulusötesi şirketler. Bu projede öne çıkan sponsor adı ise, bir müzayede salonu olan Sotheby’s. Doğal olarak sanatla ilgili bir kuruluş. Kataloğun giriş yazısını bile Sotheby’s başkanı yazmış. Ancak biraz daha dikkatlice bakıldığında Tate Britain direktörü Stephen Deuchar’ın yazdığı önsözün içine sıkıştırılmış bir ad göze çarpıyor: PUMA. Dünya spor malzemeleri devi. Elbette böyle büyük harflerle yazılmamış. Desteği ve atletlere sağladığı spor ayakkabı ve giysileri için Puma’ya teşekkür ediyor Deuchar yazısında. Yani, galerinin girişinde Amerikalıdan duyduğum yorum tamamen yanlış değil. O sadece ulusötesi şirketin adını yanlış tahmin etmiş.

Peki Puma’nın geri planda kalması, onun mütevaziliğinden mi gelmektedir? Milyarlarca dolarlık bir pazarın ortasında bu tür şirketlerin hiç de utangaç olmayacaklarını iyi biliyoruz. Yoksa, sanatı, sanatçıyı ve müzeyi yine bir şirketin emrine veren Tate Britain mı mahçupça davranan?

Tek tesellim, henüz bu ayıplarını saklamak için çaba sarfetmeleri.

BİR CEVAP BIRAK

eleven + fifteen =