SANATTAN… Rodin: Modernizmin 3. boyutu

SANATTAN… Rodin: Modernizmin 3. boyutu

0
PAYLAŞ

Bugünlerde Londra’daki Royal Academy’ye gidenler, bilinen zarif dökme demirden yapılmış dış kapıdan girilen iç avluda, devasa boyutlarda ikinci bir kapıyla, ‘Cehennemin Kapısı’yla karşılıyor. Bu kapı, 1880 yılında Fransız devletinin Süsleme Sanatları Müzesi  için Rodin’e ısmarladığı ama hiç bir zaman gerçekleşmeyen projeye ait kapı. Ancak sanatçının ölümünden sonra bronza dökülen, beş metreyi aşkın boyuyla bu kapı, RA salonlarında görülecek olan eserlerin bir “özeti” de aynı zamanda. Rodin’in daha sonra, bu kapıdaki küçük heykelcikleri tek tek alarak büyüttüğü, diğer sanat projelerinde kullandığı üçboyutlu bir ‘eskiz defteri’ gibi Cehennem Kapısı.

Kapının en üstünde, ölenlerin ruhlarını temsil eden ‘Üç Gölge’, biraz sonra başlayacak, sonsuz bir yolculuk öncesi söylenebilecek son sözleri birbirlerine gizlice söylemek için kafa kafaya vermiş, üç çıplak erkek heykelcik yer alır. Bunların hemen altında, şair Dante eli çenesinde, oturduğu kaidede derin düşüncelere dalmıştır. (Düşünen Adam) Kapının sağ alt köşesindeki pervazda, yine Dante’nin Cehennem’inden Paolo ve Francesca öpüşmektedir. (Öpüşme) Daha sonraları büyük ebatlarda göreceğimiz Adem, Havva heykellerinin küçük modelleri de kaotik görüntüdeki bu kapının rölyefleri içinde, tek başına  yaşama adım atmak için beklemektedir.

Cehennem Kapısı, sanatçının sözleriyle, sadece “üç boyutlu bir günlük” değil aynı zamanda çalışma yönteminin de bir referansıdır. Her zaman kille çalıştığı için, böylesine büyük bir çalışmayı bitirinceye kadar, kili kıvamında, yani yeteri kadar ıslak tutabilmek imkansızdır. Bu nedenle her bitirdiği parçanın alçıdan bir modelini çıkarır Rodin. Böylece, yaratı süreci içindeki aşamalarda ortaya çıkan bölümleri film karesi gibi izlemek de olanaklı olur. Doğal olarak, heykelcik ve rölyeflerin kompozisyon dışında kendi başlarına ortaya çıkmalarına da yardımcı olur bu metot.

Michelangelo’dan beri heykeltraşlar, yarattıkları figürlerin taşın içinde saklı bulunduğunu, yontarak, zaten taşın içinden bulunan figürün çıkmasına yardımcı olduklarını, bir anlamda onu “kurtardıklarını” ileri sürerler. Rodin’de bu düşüncededir. Ancak Rodin’i diğer heykeltraşlardan ayıran özelliği, onun  taşları kendinin yontmamasıdır. Rodin’in kilden yaptığı modeller alçıya dökülür, bundan  çıkarılan kalıplardan da bronz örnekler çıkarılırdı. Michelangelo dışardan içeri, eksilterek çalışırken Rodin, içerden dışarı, ekleyerek inşa eder heykellerini. Konularını da aynı düzlemde seçer Rodin. Figürlerinde, bedenin idealleştirilmiş fiziksel yapısı yerine duygu, fikir ve ruh hallerini öne çıkarmak ister.

Bu yönüyle Rodin, heykelde yeni bir yaklaşım yaratır, ama Hellenistik gelenekten tamamen hiç bir zaman da kopamaz. Özellikle çıplak erkek figürlerinde, daha ilk bakışta Donatello, Michelangelo ve antik dünyanın izleri seçilir. 1877’de, bir elini başının arkasına doğru atmış, sol kolunu omuz hizasında yumuşak bir hareketle tutan çıplak genç erkek heykeli Tunç Çağı’nı sergilediği zaman, heykelin, modelin kalıbı alınarak yapıldığı söylentileri çıkar. Bugün bile aynı duyguyu hissetmemek elde değildir. Duyumsal duruşuyla, iç dünyanın, tensel önceliklerin önüne konması anlamında, kendinden önceki sanat tarihinden bir kopuş hissedilmektedir bu heykelde, ama yine de, kalıptan çıkmışcasına, orantılı ve realistik bir bedeni vardır Tunç Çağı’nın.  Evet realizme önem verir ama konularını mitoloji, edebiyat, tarihten alır Rodin, bu yanıyla aynı tarihsel dönemi paylaştığı empresyonistlerden de ayrılır.

Rodin, heykelin ilk modernist temsilcisi olarak anılır. Bir çok açıdan doğrudur da. RA salonlarında sergilenen eserlerinden çıkarılacak en önemli sonuç sanırım budur: Rodin’in, Antik Yunan, Roma ve Rönesans çağıyla, ondan sonraki heykeltraşlar arasında açtığı yeni alan. Bir son, aynı zamanda da bir başlangıç.

 Rodin empresyonistlerle aynı nesilden olmasına rağmen, üç boyutlu heykelin sorunlarının, iki boyutlu resme göre çok farklı olması gerçeğiyle karşı karşıyadır. Bir ressam gibi, renk, perspektif, tonlama gibi yöntemlerle kütle halindeki taş, mermer ya da bronza ‘yeni’ bir yaşam vermesi pek kolay değildir. Bu yönüyle, Antik Yunan ve Rönesans dönemi heykel sanatı, özellikle de Michelangelo’nun etkisi çok bariz, hatta bazı eserlerinde “kopya” denebilecek kadar belirgindir Rodin’in heykellerinde. Adaleli çıplak erkek bedenleri, anıtsal ölçüler de bu mirasın kalıntılarıdır. Figürlerine verdiği hareket, yüzlerinde yarattığı ifadeler bazen de yaptığı abartılarla modellerinin iç dünyasını dışarı vurmaya çalışır. Bu özellikleriyle Romantizmin son heykeltraşlarından, modernizmin de ilklerindendir.

İngiltere’deki sanat çevreleri ile olan yakın ilişkisi, British Museum’da uzun uzun çalıştığı bilinir Rodin’in. Ayrıca, önemli sayıda antik sanat koleksiyonuna sahiptir. Bu bağlamda, kendinden önceki sanatçılardan “ödünç alma” alışkanlığıyla modernizmin daha sonraları daha da yaygınlaşacak olan karakterlerinden birini gösterir. Yine de Rodin’in sık sık başvurduğu eski ustaların tarzlarını, örneğin Picasso gibi, artık tanınmayacak ölçüde dönüştürüp, kendi özgün tarzını yarattığını söyleyebilmek o kadar kolay değildir. Başsız ve ayakları olmayan ‘Yürüyen Adam’ heykeli sanki British Museum salonlarından çıkma, Antik Yunan dönemine ait bir heykelin kopyasını andırır.

Antik dünya ve Rönesans heykelinin biçem ve konularını izlerken, diğer taraftan çalışma yöntemi ve yaşam tarzıyla da da modernizmin ilk örneklerini verir. 1880’den sonra artan ünü ve devlet desteğiyle iyileşen mali durumu nedeniyle sosyete salonların müdavimi olur. Günümüzde gördüğümüz “ünlü ikonu sanatçı” karakterini kabul eder ve onu iyi de kullanır. Kendisi Avrupa’nın çeşitli kentlerinde resmi ziyafetlerde dolaşırken, stüdyosunda da çalıştırdığı 50 yardımcısı, onun kilden yaptığı modelleri ya mermerden yontar ya da bronza döker. Bu sergide de yer alan eserlerin ilk alçı örnekleri üzerinde çivilerle belirlenmiş referans noktaları aslında, yardımcıları için ya da onlar tarafından konmuş kılavuzlardır. Bir anlamda “seri üretim” yapmağa başlar Rodin. ‘Calais Burjuvaları’ adlı eseri 12 adet bronza dökülür. ‘Öpüşme’ alçı kopyaları dışında mermerden bilinen örneğine bürünürken, ‘Düşünen Adam’da çeşitli formlarda karşımıza çıkar.

Genellikle heykellerinde gördüğümüz ‘bitmemişlik’ hissi bu çalışma yönteminin bir sonucu mudur, yoksa Rodin’in bilinçli bir stratejisi midir bilinmez. Aslında bu tanımlanamazlığı, bilinemezliği onu bügüne daha çok yaklaştırır. Yüz hatları henüz tamamlanmamış, bir ceninden çıkarcasına mermerin içinden çıkarken donmuş kalmış hissi veren heykeller (Ariane-1910) ya da ‘Atina’nın Ölümü’ndeki (1903) gibi ters bir süreçle mermere, cenine geri dönüşü andıran teknik aynı zamanda, iyi ayarlanmadığı için flu çıkan bir fotoğrafı da andırır.

Desenleri bile bu iki yapılılığı taşır. Gelişigüzel karalamaları andıran çizgileri, Rönesans ve öncesinin desene, asıl yapıt öncesi pek önem verilmeden yapılan ön  eskizlere olan formel yaklaşımını andırır. Ancak tam da bu özelliği bu desenleri modernizme yaklaştırır. Çıplak heykelleri üzerinde çalışırken yaptığı desenleri,  sanki Matisse’in doğuşunu müjdelemektedir.

Heykellerini parçalaması, sonra onları başka bedenler ve kompozisyonlar içinde tekrar biraraya getirmesi ve bu yöntemi sık sık kullanmasıyla yarattığı üç boyutlu “kolaj”lar, 1896’da yer aldığı bir sergide yapıtlarıyla birlikte onların fotoğraflarını da sergilemesi onun, farklı disiplinlere duyduğu ilgi ve bunlar arasındaki ilişkiyi irdeleme yönü de modernizmin ilk habercilerinden biridir. Onlarca yıl sonra sanat terminolojisine ‘enstelasyon’ olarak giren bu sanat biçeminin ilklerinden biridir bu sergiler. 1913’de bu düşüncelerini bir adım daha ileri götürüp, antik yapıtlar koleksiyonunu da sergiye katar. Tüm bu parçalar, yaratma sürecinin görsel bulguları olarak görülebileceği gibi, bu yaklaşımın tüm sergiye farklı anlamlar yüklediği de bir gerçektir.

‘Rodin’ sergisi Londra, Royal Academy salonlarında  1 Ocak 2007 tarihine kadar sürecek.

 

 


 

BİR CEVAP BIRAK