SANATTAN… Sanat, dünyayı kurtarabilir mi?

SANATTAN… Sanat, dünyayı kurtarabilir mi?

0
PAYLAŞ

11 Eylül’de, Dünya Ticaret Merkezine yapılan saldırıların yıldönümü dolayısıyla düşünülebilecek her açıdan değerlendirmeleri içeren sayısız belgesel, film, röportaj, yorum, dökü-drama ve haber izlediğimiz haftayı geride bıraktık. 11 Eylül sonrası hayata geçirilen tüm politikaların miladı ve haklı gerekçesi olarak beyinlere kazılırcasına defalarca hatırlatıldı bu kanlı saldırı.

Aynı günlerde, Londra’da eşzamanlı iki  sergi açıldı. Birincisi Serpentine Galeri’de, çağdaş Amerikalı sanatçıların son dönemde ürettikleri eserlerinden oluşan, “Uncertain States of America” sergisi, diğeri de, Hayward Galeri’deki, 1946’dan günümüze Britanyalı sanatçıların eserlerinden oluşan bir spektrumun verildiği, “Dünya Nasıl Düzeltilir-Britanya Sanatının 60 yılı” adlı sergi.

İçerik, üslup ve küratörlük açısından oldukça farklı olan bu iki sergi, sergilediği işlerle yakından ilgili olmasada, seçtiği konularla ortak bir platform yarattı, özellikle de böyle bir haftada. ABD imgesinin uluslararası camiada en düşük olduğu bir dönemde böyle bir sergiyi Londra’da düzenleyerek sanat çevreleri, İngiltere’nin her koşulda ve konuda ABD ile “omuz omuza” olduğunu göstermek istediler belki de. Bu görüşü, Serpentine Galerisi’ne daha girişte asılı “Mission Accomplished” (“Görev Başarıldı” Irak savaşının bittiği ve görevin başarıldığını ilan etmek –tabii bir de, Tom Cruise’un başrolünü oynadığı, Amerikan milliyetçiliği propagandası yapan ‘Top Gun’ filmindeki görüntüsüyle poz verebilmek- amacıyla kendi kullandığı F-14’le indiği uçak gemisinde yaptığı konuşmanın arka planında yer alan slogan) yazılı pankart ister istemez bellekleri, Bush’un Irak Savaşı’nın bittiğini ilan ettiğinden beri yapılan katliamlara götürüyor. Bu ironik bir yorum mudur, yoksa bu sergiyi hazırlayanlar gerçekten böyle mi düşünüyorlar? Girişte yaratılan böyle politik bir atmosferden sonra sergiye girildiğinde, politikanın aslında bu pankartla birlikte galeri dışında bırakıldığı farkediliyor.

Bush hükümetinin ABD’yi soktuğu maceralara yönelik ironik, eleştirici ya da onaylayıcı –en azından dolaysız olarak- bir sanat eseri görülmüyor sergide. Hatta, politik bir yorum (Serginin adı ve konusuyla ileri sürdüğü gibi) yapan bir işe rastlamak da pek mümkün değil. Sergide, Amerika’nın ve dünyanın bugünkü durumuna yönelik yapılan tek sanatsal yorum olarak, sergiye hakim olan kaos gösterilirse sanırım haksızlık olmaz. ABD ve müttefiklerinin Irak’taki durumu gibi, darmadağınık, birbirinin üstünde, çelişkili, anlaşılması zor –özellikle Amerikan akli melekelerinin dışında düşünen biri için- bir sergi Amerikalı sanatçılar sergisi. Ayrıca, İşlerin çoğunun enstelasyon temelinde olması ve galerinin aslında bu sergi için belirgin bir şekilde küçük olması, çoğunlukla nerede başlayıp nerede bittiği belli olmayan işlerden oluşan görsel bir karmaşa yaratıyor.

Buradaki sanatçıların anlaşılmak gibi bir derdi olmayabilir. Aynı şekilde Amerikan askerlerinin de “kalpleri ve akılları kazanma” gibi bir dertleri olmadığını biliyoruz. Ama, sergi kataloğuyla birlikte gelen ve içinde dünyanın içinde bulunduğu durumla, sanatın konumunu irdeleyen onaltı ayrı yazarın yazdığı deneme, bunun böyle olmadığını gösteriyor. Ayrıca, bazı sanatçıların, eserlerine nasıl bakılması ve hangi anlamların çıkarılması gerektiği yönünde izleyiciyi bilgilendirmeye yönelik, neredeyse dikte edercesine eserlerine verdikleri adlar, gerçekte bu sanatçıların anlaşılmayı umursamadıkları bir yana, izleyicilerin farklı bir anlam çıkarmalarından  korktukları izlenimini veriyor. Örneğin, Aaron Young’ın, organik-soyut şekillerden oluşan, yanyana asılmış üç tuvalden oluşan resminin adı, “Resmin Ortasındaki Dört Noktaya, Otuz Saniye Kadar Yoğunlaş, Gözlerini Kapa ve Başını Geriye At.” Küratörden öğrendiğimize göre böyle yaptığınız takdirde bir İsa imgesi gözleriniz önüne geliyormuş. Ben denedim olmadı. Sanırım, görebilmek için inanmak gerekiyor. Young sadece, resminin neyle ilgili olduğunu değil, nasıl bakılması gerektiğini de anlatmak amacıyla böyle bir ad seçmiş olsa gerek. Sanki, “eğer benim söylediğim noktadan bakmazsanız hiçbir şey anlamazsınız.” dercesine. Belki de bu yönden bakınca, sergiyle, Bush Hükümetinin politikaları arasında bir bağlantı kurulabilir. Bush ve onun gibi düşünenlerin perspektifinden bakılmadığında ABD politikalarını anlamak ve katılmak olası mı? Ya da ABD’nin emperyalist düşlerine ulaşmak için yaptıklarını gerekçelendirebilmek ancak tek bir noktadan bakarak mümkün olduğu gibi, Young’da izleyiciden kendi eserine böyle bir yaklaşım talep ettiği düşünülebilir mi? Bush gibi o da, Amerikancasıyla, “my way or High way”mi diyor acaba?

Yine de Amerikan sanatçılarını apolitik olmakla suçlamak yanlış olurdu. Tüketim toplumunun hastalıklarına, pazarın sanat üretimini kontrol etmesine değinen işler yok değil. Sergide en etkileyici iş, Amerika’daki obesite sorununu işleyen Mika Rottenberg’in “Hamur” adlı videosu. “Hamur”, sanatçının stüdyosunda kurduğu klostrofobik bir “fırın” içinde, ancak sığabildiği bir odada oturan aşırı şişman siyahi bir kadın ve yardımcılarının yoğurduğu hamurun, yürüyen paletler üzerinde, bir odadan diğerine geçmesiyle yaratılan garip, o kadar da hüzün dolu bir drama.

Serginin dikkate değer noktalarından biri de, katılan sanatçıların çoğunun 1970 ve sonrası doğumlu gençler olması. Bu örnekler nezdinde, gerek küratörlerin gerekse sanatçıların politikaya bakışlarında kullandıkları perspektifin darlığı, sıradan bir Amerikalının dünyaya bakışının da bir paradigmasını veriyor olsa gerek.

Sanat eserini böylesine dolaysız, politik bir yaklaşımla karşılaştırmak ya da ondan politik sonuçlar çıkarmak abestir, ancak, daha sergiye girişte, “Mission Accomplished” pankartıyla karşılaşıldığında böyle bir beklenti yaratılması zaten baştan planlanmış. Ayrıca, serginin adı da özelikle poltik yönüne vurgu yapılmak amacıyla seçilmiş: “Uncertain States of America” (Amerika Belirsiz Devletleri gibi bir şey) İngilizcesindeki kelime oyununa da dikkat etmemek elde değil burada: “Belirsiz”den sonra gelen “State” devlet olarak algılanabileceği gibi, durum, vaziyet olarak da yorumlanabilir. Bu açıdansa, Amerika’nın içinde bulunduğu belirsiz duruma bir gönderme yapılmış olur. ‘Terörizme karşı savaş’, belirsiz bir düşmana, her yerde, her zaman verilen bir savaştır. Bu anlamıyla belirsizdir belki ama, ABD’nin politikasını çizenlerin bugün ne istediği konusunda gerçekte bir belirsizlik yoktur. Bunu kısaca özetlersek, ‘dünya hakimiyeti’dir. Belirsizlikler hedefe doğru giderken ortaya çıkmaktadır sadece.

Politikayı temel alırsak, bu serginin yaptığı gibi, gerçek yaşamda olduğu gibi, Amerikan sanatının da belirsizlikler içinde bocaladığına şüphe kalmıyor bu sergiyi gezdikten sonra.

“DÜNYA NASIL DÜZELTİLİR ?”

İngiltere’de en büyük sanat koleksiyonuna sahip resmi kurum, ‘Art Council’ın koleksiyonundan seçilen eserler, Hayward Galerisi’nin salonlarında bu başlık altında toplanmış. Videodan resime, enstelasyondan, fotoğrafa kadar çeşitli disiplinlerdeki çalışmaların yer aldığı bu sergiye neden bu ad verildiğini anlamak kolay değil. Aslında bu sergide sorulan sorunun, başta sanıldığının aksine, en basit anlamda, sergiyi gezen bir kişinin yaşamında nasıl bir etki yaptığına yanıt aradığını bitişte verilen, “Hangi sanat eseri yaşamınızı değiştirdi? Ve neden?” sorusunu soran bir kartın arkasına düşüncelerinizi yazmanız istendiğinde anlıyorsunuz. Yine aynı kart soruyor: Sizi güldürdü mü? Düşünce tarzınızı değiştirdi mi? Anlamakta zorlandınız mı? Size birini ya da bir şeyi hatırlattı mı? Size nasıl bir duygu verdi?….

Bu yönüyle “Britanya” sergisi daha mütevazi ve küratörlük açısından başarılı. Bu sergiden sonra, benim iyi bir sergiden beklediğim, ‘sergiden çıkıp eve gider gitmez bir şeyler yapmağa iten hisleri vermesi’ “test”ini de rahatlıkla geçiyor. Bu “test”le bir sanat doyumuna varmaktan bahsetmiyorum, aksine, yaratıyı davet eden o açlığı yaratmasından sözediyorum. “Bir sanat eserini anladığınızı düşündüğünüz anda, o sanat eseri sizin için ölmüştür.” diyor Oscar Wilde. Buradaki anlama, düşünceleri tetikleyen bir anlamadır, yoksa “Belirsiz Devletler” sergisinde olduğu gibi, anlamın olmamasından ya da herşeyiyle apaçık ortada olmasından gelen bir ilgisizlik değil.

Bu iki sergi, hem ulusal kimliğe vurgu yapması, hem de sanatın toplumsal –ve bireysel- gelişmeler ve/ya da toplumun sanat üzerindeki etkisinin altını çizmesi yönünden gösterdiği paralellik, sanatın toplumsal rolüne de bir  gönderme yapıyor. Hayward Galeri’deki serginin bu bağlamda sorduğu, “Dünya Nasıl Düzeltilir.” sorusunu gündeme getiriyor Konumuz sanat olduğuna göre bu soruyla, sanatın dünyanın gelişmesi içindeki rolünden bahsediliyor olsa gerek. Serpentine Galerisi’nde de başlık ve açıklayıcı yazılar üzerinde düşünülürken bu sorunun merkezde olduğu belli. O zaman soru şu:

Sanat dünyayı değiştirebilir mi?

Sanat çevrelerinde bu soruyu sorduğunuz zaman, ikircimsiz ve içgüdüsel olarak alacağınız yanıt, “evet” olacaktır. Tabii, burada sorun, “değiştirmek” ediminden ne anladığımızdır. Eğer, sanat, ABD ve müttefiklerinin haksızlıklarına bir son verebilir mi, Afrika’daki açlığı durdurabilir mi, küresel ısınmaya bir çare bulabilir mi? diye sorulursa, yanıt elbette ki, hayır olacaktır.

Sanatın yaratacağı değişim, azar azar, gözle görülmez ama hissedilir bir şekilde, uzun bir zaman aralığında gerçekleşen bir süreçtir. Sanat, kolektif kültürün bir parçası olarak, toplumsal normların kalıcı olabilmesi için gerekli olan, ruhsal değişimi sağlayan bir enerji kaynağıdır. Sanatın bu özelliği, onun, anlamaktan çok deneyimle, beş duyuyla, algılamayla ilgili olmasından gelir. Bu nedenle de sanatı, soyut-temsili, mantık-imgelem, politik-apolitik, düşünce-duygu  gibi basit bir dualizm temelinde açıklamak kolay değildir. Duyguların karışmadığı bir düşünce üretmek ne kadar zorsa, temsili bir tasvirin karışmadığı soyut bir imge üretmek de o kadar zordur.

Farkında olmasak da sanat, düşünce sistemlerini değiştirerek yeni bir dünya yaratılmasına yardımcı olur. Bu bağlamda sanat, dünyayı yorumlama yöntemlerinden biridir.

 

 

BİR CEVAP BIRAK