SANATTAN… Sanat emekçisi: Kiarostami

İran’lı film yapımcısı Abbas Kiarostami’nin filmleri, fotoğrafları, installasyon ve şiirlerinden oluşan yapıtları, Londra’da farklı salonlarda, 28 Nisan-31 Mayıs tarihleri arasında izlenebilecek.

Bir sanatçının, kendi doğduğu topraklar dışında kabul edilip, saygı görürken, sanatını ürettiği kültürden koparılmaya çalışılması ve kendi ülkesinde eserlerinin yasaklanmasını anlamak zordur.

Abbas Kiarostami 1997’de, “Kirazın Tadı” filmiyle Palme d’Or ödülünü  Fransız film sanatçısı Catherine Deneuve’den aldı. Ancak, İran’daki tutucu yönetimin, bir İran’lı sanatçının uluslararası bir platformda ödüllendirilmesinden çok, bir erkeğin evli olmadığı bir kadını yanaklarından öpmesiyle ilgilendiği için, ödülünü alırken Deneuve’i yanaklarından öpmesi, ülkesine bir süre dönememesine maloldu.

Aslında bu Kiarostami’nin karşılaştığı  ilk sorun değildi. Tüm baskılara rağmen terketmeyi reddettiği ülkesinde, her yaptığı film farklı kesimlerin hışmına uğradı. Uluslararası platformda tanınmasından sonra da “özgür” dünyanın ona karşı tutumu da Hümeyni’den farklı değildi. 2002 yılında, davetli olduğu New York Film Festivaline gitmesi için ABD vize vermeyi reddetti. Belki de tüm bu dıştalamalar onun sanat gücünün bir belirtisi.

Kiarostami, 1940 yılında Tahran’da doğdu. Babası ressam ve dekoratördü. Tahran güzel sanatlar akademesinden mezun olduktan sonra, kendi deyimiyle, “ressam olmak için yaratılmadığını anladı”. 1969 yılında ‘Çocukların ve Genç Yetişkinlerin Zihinsel Gelişmeleri’ (Kanoon) kurumunda çalışmaya başlamasıyla kamerayla tanıştı. Orada çocukların gelişmelerini izlemek için kayıtlar, kısa filmler yaptı. “İlk başta sadece bir işti” diye açıkladığı bu etkinlikler onun film dünyasında bugünkü uluslararası yerini hazırlayan ilk temellerin atıldığı yerdir.

1977’de, Şah yıllarının sonlarına doğru, öğretmenlere adadığı kısa filmi, kadınları başları bağlı olarak ve baskı altında tasvir ettiği gerekçesiyle, o dönemde modernizasyonu öne çıkarmaya çalışan Şah iktidarı tarafından sansürlenmek istendi. Kiarostami, filmin kesilmesini reddetttiği için, öğretmenler günü dolayısıyla bir törende Şaha gösterilmesi planlanan film gösterimden alındı.

1979 Devriminden sonra da, Ayatollah Humeyni yönetimi, bu defa da, kadınların başlarını açık gösterdiği için filmlerini İran’da yasakladı. Bu filmler ancak 2003’de Turin’deki retrospektifde ilk defa izlenebildi.

1989 da yaptığı ‘Evödevi’ adlı filminde, İran’ın gerici ve aşırı disiplinli, dini temelli eğitim sistemini eleştirir. “Kendi oğluma ev ödevlerinde yardım ederken karşılaştığım zorluklar sonunda, kamerayı okula götürmeye karar verdim. Bunun, sadece benim sorunum mu, yoksa sistemden kaynaklanan bir sorun mu olduğunu merak ettim” diyerek bu projeye başlar. Filmin sonunda, okul bahçesinde sıra halinde dua okuyan çocukların dikkati dağılır ve bir taraftan duaları okurken, -çocukluk hali- diğer taraftan da oynamağa başlarlar. Bu noktada yine suçludur Kiarostami; bu sahnede okullardaki dini atmosfer çarpıltılmış ve dindarlık hafife alınmıştır. Bu bölümün sesini kesmek zorunda kalır. Buna rağmen yasaklanır film. Üç yıl sonra, sadece yetişkinlere, kaydıyla gösterime girer. Ancak bu filmden sonra 20 yıldır çalıştığı ‘Kanoon’dan, yani çocukların yanından ayrılmak zorunda kalır.

Yine de ülkesini terketmez. İran’da bulunan olanakları kullanarak, çoğu zaman gece yarıları kurgu yaparak, işlerini üretmeyi sürdürür. Bu çabasını, ve daha 1979 devriminden sonra İran’ı terkeden birçok film yapımcısına katılmamasını, “Bir ağacı yetiştiği kökünden koparıp başka bir yere dikerseniz, ağaç meyve vermez. Verse bile, meyveler, ağacın gerçek yerinde olduğu kadar iyi olmaz. Eğer ülkemden ayrılsaydım, ben de böyle bir ağaç gibi olurdum.” diye açıklayarak, en iyi işlerini İran’da ürettiğini belirtir.

Bu noktada Kiarostami’ye iki uçtan eleştiriler gelir. Cannes Film Festivali’nin direktörü, Gilles Jacob, sanatta radikal hareketlerin, en çok, sanatçıların özgür olmadıkları, olanaklarının sınırlı olduğu yerlerde ortaya çıktığını, sanatın, tahditlerden, sıkıntılardan doğduğunun altını çizer. Ona göre, Özgürlüklerin tekrar kazanıldıkları yerlerde bazen, seçeneklerin çoğalması sonucu, kalite düşebilir. Kiarostami’nin yapıtlarının uluslararası kabülünü ve saygınlığını, onun hümanizmine bağlar.

Diğer taraftan, Amerikalı sinema eleştirmeni, Roger Ebert, Abbas Kiarostami’nin filmlerini, “yavan bir biçimsellik”le suçlar. İzleyicilerini yabancılaştırdığını ve sıktığını ileri sürer.

Gerçek şudur ki, Kiarostami filmlerinin hepsini İran’da çekmiştir. Bu filmlerde, İran’ın çeşitli kesimlerinden insanlara ince bir hümanizmle yaklaşılmış ve yaşamlar şiirsel bir anlatımla tasvir edilmiştir. Dijital video kamerayı tercih etmesini ucuzluğuna bağlar Kiarostami. Ancak, bu basit kamera ona ‘10’ (2003) filmini yapma olanağını da vermiştir. ‘10’, Bir saat, onbeş dakika boyunca bir arabanın içinde geçer ve on ayrı hikayeden oluşur. Tahran sokaklarında dolaşan bir kadının, arabasına aldığı yolculularla arasındaki diyaloglar, kadınların boşanma sorunları, kadın erkek ilişkileri, İran yasaları ve gelenekleri çevresinde örülmüş hikayeler, sadece politik bir mesaj değildir. Bunlarda, kameranın dar açısından, bir tuval üzerine yapılmış bir resim gibi, kültürel ve sosyal yaşamla ilgili manzaralar vardır.

‘Yakınlaşma’ (1990) filminde de, gazeteden okuduğu bir haberden yola çıkarak yazdığı hikayeyi, yine olayın gerçek kahramanlarına oynattırır. “İdeal-öz”le, “gerçek-öz” arasındaki ilişki sorgulanır; bu iki “öz” arasındaki farklılığın büyümesiyle, kişinin dengesizliğinin artması gözlemlenir. Gerçek olaylarla, kurgular birbirine karışır. İzleyicide sonunda bu bağlamda bir ‘sonuç’ çıkaramaz. Bu noktada da gerçek hikayesinden kopar, kendi hikayesini yazmağa başlar. İzleyicinin kahramanların özyaşamlarına girmesine izin verilmez. Kendi kurgusunu yapması istenir izleyiciden.

Kiarostami, filmlerinde sık sık kamerayı bir noktada sabit kullanır. Olaylar kameranın önünde olagiderken, izleyici, söylenmeyenle ilişki kurmaya davet edilir. Bu yolla, fotoğrafla film birbirlerine yaklaştırılır. Bu iki araç, olaylar düzleminde, estetik ve felsefik düşüncelerini paylaşır, karşılaştırır ve tartışırlar.

Kiarostami ilk ödülünü, 1989’da Locarno Film Festivalinde, (Bronze Leopard) ‘Arkadaşım Evi Nerede’ adlı filmiyle aldı. 1997’de Cannes Festivalinde, Palme d’Or ve 2000 yılında da, Venedik Festivalinde  Altın Aslan ödülünü aldı.

Kiarostami, İngiltere’de bu bahar  vizyona girecek olan son filmi, ‘Beş’i tanımlarken; onu, şiir, fotoğraf ve film arasında bir yere yerleştirir. Bu yanıtta, çağdaş sanatçının alışılmış snopluğu yoktur onda. “Kendinizi bir film yapımcısı olarak görüyormusunuz?”  sorusunu da, “bir çok mesleğim var, ama hiç biri tam olarak beni tatmin etmiyor. Bazı sinemacılar, daha bir filmi bitirmeden bir diğerini planlar. Bu tür yapımcılarda sanatçı eğilimi yoktur. Ben öyle değilim, ben biraz avareyim.. Marangozluk yaparak oldukça fazla zaman harcarım, bazen hiç bir şey, bir parça tahtayı kesmek kadar mutluluk vermez.” diye yanıtlar.

Yaşamın bütünlüğüne işaret eder, belkide bu yanıtlarıyla. Hiç bir şeyin tek başına, bir boşlukta yaratılmadığına ve yaşamın bir ilişkiler yumağı olduğunu söylemek ister. Bir tahta parçasını kesmenin, film yapmakla bağlantısını kurmağa çalışır.

______________

* Sanatçı / Londra’da yaşıyor

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.