SANATTAN… Sanatçı gözüyle devrimler çağı

SANATTAN… Sanatçı gözüyle devrimler çağı

0
PAYLAŞ

Portre resminin, portresi yapılan kişiden çok resmi yapan sanatçının karakterini yansıttığı, ortaya çıkan iki boyutlu imgenin, portre sahibinin olduğu gibi sanatçının dünyasını da betimlediğine inanırım. Aydınlanma Çağı’yla birlikte, bireyin toplum içindeki rolü sorgulanmaya başlamasıyla, portrenin bu anlamdaki işlevi de gündeme gelmişti.

18. yüzyılın ikinci yarısında, Rusya’dan İngitere’ye, Avrupa’nın neredeyse tamamı, ilahi bir güç ve hakka sahip olduklarına inanan monarşiler tarafından yönetiliyordu. Eşitlik, özgürlük ve kardeşlik şiarıyla gelen devrim dalgası,  geçici de olsa bu liderlerin tanrısal güce sahip olmadıklarını sergilemişti.

Londra, ‘Royal Academy’de açılan, “Yurttaşlar ve Krallar- Devrim Çağında Portre-1760-1830” konulu sergi, kültürel değişimler, politik ayaklanmalar, ve ekonomik-toplumsal dönüşümler geçirdiği yıllarda Avrupa’da yapılan portreler gözüyle, bu yılları mercek altına alıyor. Sanatsal perspektiften de, dünyayı sarsan bu yılların portre sanatında yaptığı dönüşümü  irdeliyor

Aralarında Delacroix, Gericault, Goya ve David’inde bulunduğu yüze yakın sanatçının portre çalışmaları dokuz ayrı başlık altında sergileniyor. Bir yanıyla sanatla politika arasındaki kopmaz bağ dramatize edilirken, diğer yandan da, birey olarak sanatçının derin toplumsal gelişmeler karşısındaki konumuna da bakıyor.

Aydınlanma çağı, sadece yeni yönetim şekilleri getirmemiş, epistemolojik dönüşümler bilgiye olan özlemi de canlandırmıştı. Her alanda hissedilen kökten değişimler, sanata da yansıdı. Gerçeğin tasviri bu değişimlerin renklerini aldı.  Portre de değişti. Ressamın karşısına oturan kişinin tuval üzerindeki temsili, benzerlikle sınırlı kalamazdı artık. Portre sahibinin statüsü, toplum içindeki başarıları, kültürel derinliği de yansımalıydı tuvale. Üstelik tüm bunlar geniş bir açıdan, içinde yaşanılan tarihsel anın içine yerleştirilmeliydi. Portre sahibinin Aydınlanma Çağı’na katkısı görülebilmeli ve bu iki boyutlu imge yoluyla, fikirlerini çağdaşlarıyla paylaşması gerekiyordu. Bu nedenle, resimdeki her ayrıntı özel sembolik bir önem kazandı. Portre sahibinin duruşu, elbiseleri, arka planda tasvir edilen alan ve nesneler kimliğin bir aynası oldu.

Fransız, İngiliz, Rus ve İspanyol krallarının portreleriyle başlayan sergi, başlıklar kronolojik olmasa da, toplumsal dönüşümlerin sanatsal izdüşümlerini izleyerek sürüyor. 1789 Fransız Devrimi öncesi, monarşi liderlerinin asaletini, sıradışı bir varlık olduklarını göstermeye çalışan portrelerden, devrim döneminin yeni filizlenen düşüncelerini yansıtan yorumlara doğru ilerliyor sergi. 

Aydınlanma Çağı’yla birlikte, eşitlik, özgürlük, bilim, ilerleme, us, doğa, erdem, hoşgörü gibi ilkeler toplum dokusuna girmesiyle, ‘öz’ün irdelenmesi yaygınlaşır. Sanat, bu değerlerin en geniş kitleler içinde yaygınlaşması rolünü de üstlenir. Böylece, sanatçının statüsü değişir; artık zanaatçı değil, toplumda önemli bir görevi olan ‘beyefendi’ olur. Sanatçı öz-portrelerinde görülen, palet, şövale, fırça gibi mesleğin referensleri kaybolur. Bir bilim insanının kostümleri içinde görülmeye başlar sanatçılar.

Heykel ve büstlerde de bu yaklaşım hakim olur. Bu sergide yer alan, beyaz mermerden klasik üslupta yontulmuş Voltaire heykeli bu yaklaşımı en iyi örnekleyen eser. Çıplak olarak görünen Volatire, bir filozofun dünyevi statüsünü, idealleştirilmemiş bir varlık olarak insanlığını ve bir düşünce adamı olarak yüzüne verilen ifadede yoğunlaşır.

O çağda henüz fotoğrafın bulunmadığı gerçeğinden hareketle, bu portrelerin belgesel özelliğinden de sözedilebilir. Döneme damgasını vuran şahsiyetlerin yüzlerini bu resimlerden tanıdığımız düşünülürse, doğrudur da. Yine de, tarihsel bir panorama değil, portrelerin şahsiyetinde yapılan sanatsal bir yolculuğa tanık oluyoruz ‘Yurttaşlar ve Krallar’ sergisinde.

1793’de giyotine giden XVI. Louis’le, bir suikasta kurban olan devrimci Jean-Paul Marat portrelerini aynı salonda görmek mümkün bu sergide. Çarpışan ideolijiler yanında, değişen üsluplara da tanık oluyoruz bu portrelerde. Rayından çıkan devrim sonrasında değişen Avrupa’ya monarşi geri gelir, ancak değişim, toplumun olduğu gibi sanatın dokularına da girmiştir, geriye dönüş yoktur bundan. Belki, Ingres’nin Napolyon Bonaparte portresi buna bir istisnadır. Ingres’nin, ‘Fransa İmparatoru’ adlı portresinde, yüksekçe bir kaide ve bir taht üzerine yerleştirilmiş Napolyon, bir tanrı gibi betimlenmiştir. İnsan boyutlarından büyük bir tuval üzerinde, bir maske gibi solgun yüzü dışında ten rengi görülmez vücudunda. Eller bile eldivenle kapatılmıştır. Ingres’nin fırça izi göstermeyen boyama tekniği de bu amacına hizmet eder. Çağdaş, dijital bir fotoğraf gibidir adeta. Yapıldığı 1806’daki etkisi şüphesiz, tanrısal bir varlığın portresidir.

Bu serginin altını çizerek gösterdiği olgu, toplumsal dönüşümlerle  birlikte değişen sanatsal yaklaşımlardır elbette. Ama, birey olarak sanatçının bu dönüşümler içinde, her şeyden önce günlük yaşamda karşılaştığı pratik zorlukları da gündeme getiriyor. Saray çevresinde çalışan ressamın, hanedanın düşmesiyle sürgüne gitmesi, Fransız Devrimi ile birlikte, fırçasını cumhuriyet ilkelerine adayan sanatçılar, ayaklanmaların sanatın konularına getirdiği dramatik nüanslar, kısaca, sanatçının bir birey olarak toplumdaki yeri, özgün gözüyle olayları yorumlaması ve kayda geçirmesi. Sergiye, başından sonuna film kareleri gibi yanyana getirilerek bakıldığında bu durum, hem sosyal hem de estetik olarak seçilebiliyor. İlk başta kralların, ekonomik-sosyal olduğu gibi, sanatın da konusunu dikte ettiğini gözlemlerken, 19. yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde artık yavaş yavaş belirmeye başlayan burjuvazinin etkisi hissediliyor. Kralın ve buyruğundaki tebaa yerine aile yaşamı konulara giriyor. Burada kadının rolü işleniyor.  Daha önce veliahtsa resimde görülebilen çocuklar artık tek başına bir resmin konusu olabiliyor.

Sergiyi gezerken, Osmanlı İmparatorluğu bu ‘resmin’ neresinde diye sormamak elde değil. Avrupa’da tüm bunlar olurken Osmanlı İmparatoluğu’nda neler oluyordu diye düşünmemek, tarihsel olarak, Avrupa’nın içinde bulunduğu karmaşık dönemin dışında tutulamayacağı, hatta dolaysız olarak bu süreci etkilediği kabul edilirse, Osmanlı İmparatorluğu’nun resim sanatı formatında temsilinin neden olmadığını sormamak elde değil.

 “Hasta adam” olma yolunda hızla ilerleyen Osmanlı, ekonomik-politik olarak diğer imparatorluklardan farklı değildi belki ama, Osmanlı’nın böyle bir panoramasını izleyemememizin asıl nedeni, dönemin, sanata, özellikle de temsili sanata bakışındaki hastalıklarıdır.

Sanatçı din adına konan hurafelerle sınırlanmasaydı, özellikle de portre sanatı neler bırakırdı bugüne? Tarihsel olayları nasıl betimlerdi Doğulu sanatçı?

Doğuya genellikle Batılı sanatçı gözüyle bakmak zorunda kalırız. Anadolu sanatçıları nasıl bakardı Batıya, belki de daha önemlisi, kendi toplumunu nasıl yorumlardı Doğulu sanatçı?

Bu soruların yanıtını vermek imkansız, ancak şunu söylemek sanırım abartma olmazdı; soyut sanat Batıya en az yüz yıl önce gelirdi.

Daha da acı olan, benzer soruları, bugün, 21. yüzyılda hala sormaya devam etmemiz.

‘Citizens and Kings- Portraits in the Age of Revolution, 1760-1830’ sergisi, 20 Nisan’a kadar ‘Royal Academy of Arts’ salonlarında.

 

 

 

BİR CEVAP BIRAK

five × three =