SANATTAN… Sanat tarihini değiştiren nesne

Günümüzde seçici bir kurulun olmadığı, sanatçıların belli bir ücret ödeyerek, kendi seçtiği eseriyle katılabildiği, halka açık sergiler kalmadı. Kaldıysa bile bunlar, sanat  pazar ve kurumları dışında, sanatı ancak “hobi” olarak sürdürebilen sanatçılara yönelik marjinal galerilerde düzenlenen sergilerle sınırlı.

1917 yılında New York’da böyle halka açık bir serginin düzenleyicileri, “R. Mutt” imzalı bir tuvalet klozetiyle karşılaşınca, 6 dolarlık giriş ücretini de ödeyen  sanatçının bu “eser”ini sergileyip sergilememek konusunda tartışmaya başlamışlardı. Marcel Duchamp’ın da üyesi olduğu kurulun bir kısmı, kurallar gereği ne olursa olsun her eseri kabul etmek zorunda olduklarını diğerleri ise, bir pisuvarın sanat eseri olamayacağını savunuyorlardı. Sonunda kurul az bir farkla bu ‘pisuvar’ı reddetti.

Sergiyi düzenleyenlerin, Duchamp’ın kendi adı yerine “R.Mut” imzasıyla gönderdiği bu “eser”in tam 87 yıl sonra 2004’de, sanat dünyasının en yetkili 500 ismi tarafından, modern sanatın en etkili eseri seçilebileceğini  düşünmeleri o gün için olanaksızdı. Buna henüz hazır değillerdi.

Tate Modern’de başlayan ‘Duchamp, Man Ray, Picabia’ sergisinde, sanat tarihini değiştiren bu ikonik eser (“aslı” kaybolduğu için daha sonraki yıllarda yapılan  imzalı kopyası) ve daha yüzlercesini görmek mümkün.

Bu üç sanatçının aynı sergide biraraya getirilmesi elbette tesadüf değil. Sergi, yaşama ve sanata anarşist ve nihilist bir perspektiften yaklaşan ve tanıştıktan hemen sonra yakın dost olan bu üç sanatçının çalışmalarındaki paralellikler, birbirlerinden etkilenmeleri ve modern sanatı nasıl kökten değiştirdiklerinin görsel hikayesi. Kronolojik olarak 1910’da başlayan ve 40 yıllık bir süreci kapsayan sergi, üç sanatçının üzerinde çalıştığı ortak konular çerçevesinde tematik olarak düzenlenmiş. ‘Hareket’, ‘Makineler’, Performans’, ‘Cam’, ‘Nesneler’,  ‘Işık’, ‘Şeffaflık’ gibi konular altında biraraya getirilen eserler, üç dostun aynı gelişmelere farklı üslup ve formlarda getirdikleri sanatsal çözümlemeleri içeriyor. Empresyonist, kübist eğilimlerin hissedildiği tuval üzerine yağlı boya resimlerle, geleneksel bir çizgide başlayan sergide, ‘hareket’ konulu ikinci salondan sonra modern sanatı kökten değiştiren eserler bir bir karşımıza çıkmaya başlıyor.

Man Ray’in ne kadar kavramsal bir perspektiften yanaşsa da işlerindeki estetik, piktoryal karakter  ve güzelliğe önem veren çözümlemelerini hissetmemek elde değil. Tuval üzerine resimlerinden fotoğraflarına, ready-made nesnelerinden, bir ütünün altına yapıştırdığı bir sıra çividen oluşan, bugün gerçeküstücülüğün başyapıtlarından biri sayılan ‘çivili ütü’ye kadar onun çalışmalarında kavramsal anlatı yanında, estetik kaygıyı da her  zaman taşıdığını görüyoruz.

Picabia ise, ready-made’le ilgilenmemesine rağmen kafasında şekillenen düşüncenin materyale nasıl dönüşeceği konusunda sınırlar koymayan bir sanatçı. Bazen hiperrealistik, bazen soyut, bazen de başka sanatçılardan ödünç aldığı imgelerden oluşan resimlerinde belli bir üslup tanımlamak olanaksız. Ucuz takvim yapraklarında gördüğümüz, ‘Temmuz, Ekim, vb. güzeli’ fotoğraflarını andıran yağllı boya resimleri, başka sanatçıların imzalarından soyut bir komposizyon yaratarak derlediği tuvaller, kullandığı boyama tekniğinin zayıflığı bize postmodern resmin 60 yıl önceki ilk örnekleriyle karşı karşıya olduğumuzu hatırlatıyor.

Şüphesiz, bu sergide öne çıkan Duchamp. Üç sanatçı arasında onun tematik etkisi ve kavramsal otoritesi her bölümde hissediliyor. Sanatı, bugün gelinen, “sanat, sanatçının, sanattır dediği her şeydir.” cümlesiyle özetlenebilecek noktaya taşıyan bir sanatçı olan Duchamp’ın resimden, ready-made’e, (buluntu-nesne) fotoğraftan, enstelasyona kadar her çalışması, onun fikirlerinin çağdaş sanat üzerindeki etkisini sergiliyor. Her eseri, bir diğerinden farklı ve başlı başına bir sanat stratejisi temelinde yaratılmış sanki. Onun sanat stratejisi geliştirmekteki ustalığı sadece sanatın kurallarını alt-üst ettiği ready-made’le de sınırlı değil. Kadın kılığına girerek çektirdiği fotoğraflarla yarattığı ikinci-kimlik, Warhol’dan çok önce portresini “Wanted”  posterinin altına yerleştirmesi, daha 1919’da “Fransız havası”nı cam bir kasede “saklaması”, saçlarını çeşitli şekillerde traş etmesi, erotisizme yaklaşımı, sanatı bıraktım deyip kendini satranca adaması, ondan sonra bu damardan gelişen sanatın, gerçekte onun açtığı bu alanda üretilen versiyonlarından başka bir şey olmadığı gerçeğini açığa çıkarıyor. Kısaca, 20. yüzyılda ortaya çıkan Gerçeküstücülük, Dada, Minimalizm, Pop-art gibi akımların çoğuna ebelik yapmış bir sanatçı Duchamp.

Kavramlar ve görsellik arasındaki çatışmanın bir ‘pisuvar’la başladığı fikri yaygın olmasına rağmen aslında Duchamp’ın ilk ready-made çalışması, bir taburenin üzerine yerleştirdiği bisiklet tekerleğinden (1913) oluşan eseridir. (O da sergide yer alıyor) Ancak o tarihte henüz kavramsal olarak bu sorunsalı çözümleyebilmiş değildir. Ready-made konseptini ABD’ye gitmeden bir iki yıl önce düşünmeye başlaması onun bu göçünün amacını da açıklıyor belki. 1915 yılında Avrupa I. Dünya Savaşı’nın ateşleri içindedir. Çok sayıda sanatçı yanında dönemin başka bir sanat devi olan Braque’da cephede savaşırken Duchamp’ın Fransa’yı terkedip New York’a gitmesinin nedeni, sanatçı sezgilerinin toplumsal sorumluluklara, hatta insani duyumlarına üstün gelmesi ya da onun sanata olduğu gibi yaşama da nihilist bir perspektiften bakması olabilir mi?

Bir nesnenin anlamını değiştirmek için, ille de onun şeklini değiştirmek gerekmediğini; anlamın, nesnenin içinde bulunduğu mekanı değiştirerek de değiştirilebileceğini göstermeden önce kendisinin de başka bir coğrafyaya gitmesi gerekiyordu belki de. Ya da tarih ve geleneklerin Amerikaya göre çok daha köklü olduğu Avrupa’nın böyle radikal bir “eylem”e henüz hazır olmadığı düşüncesiydi Duchamp’ı Amerika’ya taşıyan.

Nedeni ne olursa olsun hisleri onu yanıltmaz. Paris’de ilgi görmeyen, kubist üslupta boyadığı “Merdivenlerden İnen Nü” New york’ta olay yaratır. Kısa sürede Amerikan avangartının başına geçer. Manhattan’da kurulan bağımsız sanatçıların da lideri olur. Artık kendi kişisel devrimini yapmaya hazırdır.

Duchamp’a kadar sanatçıların, kendinden önce gelen estetik damarı uyarladığı, yeniden yorumladığı ve geliştirdiğini kabul edersek, ‘pisuvar’la birlikte onun, sanatın bu tarihsel gelişimine baltayla saldırdığını söyleyebiliriz. Bir dükkandan satın alınmış bir nesneyi böylesine köklü ve devrimsel yapan, sanatçı yetenek ve emeğiyle, eserin estetik değerleri arasındaki bağları koparmasındadır. İşte bu nedenle Amerika’dan başka bir yerde gerçekleşmesi mümkün değildi bu dönüşümün. Tarihin dışında, daha önceki estetik değerlere duyumsal bağlardan uzakta bir yerde ortaya çıkması gerekiyordu bu kopuş. Duchamp’ı harekete geçiren sezgiler de bu olmalı.

Pisuvar’dan sonra artık sanata aynı gözle bakmak, eski değerlerle yorumlamak mümkün değildi. Pisuvarın sergilendiği yıl ‘The Blind Man’ adlı bir sanat dergisi, kavramsal boyutta açılan bu yeni alanı şöyle açıklıyordu: “R.Mutt’ın bu pisuvarı kendi elleriyle yapıp yapmadığı önemli değildir. Onu, (eseri) o seçmiştir. O, yaşamın içinden bir nesneyi aldı, onu yeni bir ad ve düşünce altında sergileyerek,  nesnenin işlevsel önemini ortadan kaldırdı ve o nesne için yeni bir düşünce yarattı.”

Bu temelde 1917’de seçici kurulda başlayan ‘pisuvar’ın bir sanat eseri olup olmadığı tartışması elbette bitmedi. Bu nesne, öncesi ve sonrası olarak sanat dünyasını ikiye ayırdı. Bugün artık sadece, gözle, us arasında bir ayrımı değil, bazılarına göre, kültürlü olup olmamanın sınırlarını da belirliyor ‘pisuvar’. Sık sık duyduğumuz, “Bunu ben de yapardım.” anlayışıyla dile getirilen, sanattan anlayıp anlamamanın cisimlendiği bir nesnedir bu yapıt.

Beuys’a sorarsanız herkes sanatçıdır. Gerçekten de herkes bir nesne bulup, bu bir sanattır deyip sergileyebilir. Ancak, bir ready-made nesnenin, “bunu ben de yaparım” düşüncesini oluşturması herşeyden önce, kişinin daha önce yapılan sanat eserlerini görmüş olmasından ve bu konudaki birikiminden ileri gelir. Kişi, daha önce Raphael’in, Rembrandt’ın, Mıchelangelo’nun, yapıtlarını gördüğü için böyle bir sonuca varır. Bu bağlamda, sanata yaklaşımda, estetik güzellikle, bir nesnenin betimlediği kavramsal bir düşünce arasında yapılacak bir seçim, kültürsüzlüğün bir sonucu olabileceği gibi, bir tercih sorunu da olabilir. Diğer bir deyişle, kişinin Duchampçı geleneği reddetmesi onun bu konsepti anlamamasından değil de, hoşlanmamasından da kaynaklanabilir. Yani birey, bilinçli bir seçimi sonucu, Tracy Emin’in ‘yatağı’ yerine Picasso’nun bir resmini tercih edebilir. Yoksa, Duchamp’ın sanat yaklaşımlarında açtığı yeni alanı reddetmek değildir amaç. Her ne kadar bu damar anti-art olarak görülsede, sanatın sonunu getirmediğini, ancak onu farklı bir boyuta sıçrattığını, geleneksel anlamda yeteneği de farklı bir alana kaydırdığını (Düşünce üretmek de yetenekle ilgilidir) görmekle, ama ne olursa olsun sanatın “güzellik”le ilgili olması gerektiğine inanmakla da ilgilidir. Nasıl ki, Vermeer gibi resim yapamıyorsanız, felsefik ve kavramsal gerekçelerini açıklamadan bir nesneyi Tate Modern koleksiyonuna koyması için Nicholas Serota’ya da veremezsiniz.

Diğer yandan, Duchamp’ın pisuvar’la birlikte sorgulamak istediği fikirlerle, ready-made’in bugün vardığı nokta arasında farkı da görmek gerekir. Her şeyden önce, o zamanın aykırı düşüncelerini temsil eden nesneler, bugün artık ana-akım müzeleri içinde baş yapıt olarak değerlendirilmektedir. Duchamp’ın işlerinde sorguladığı sanatçı kimliği ve orijinallik  bir anlamda sanat pazarını hedef almasına rağmen, bugün onun elini sürdüğü her “şey”in milyonlarca dolar değerinde olması ironiktir. Geleneksel sanat anlayışının, deha, üstün insan sanatçı imgesini yıkmak istemesine rağmen bugün kendisi neredeyse sanatın son peygamberi sayılmaktadır.

Bir söyleşisinde Duchamp, şişe kurutucularını, (Fransada o yıllarda tekrar kullanılması için şişelerin yıkandıktan sonra asıldığı metal parmaklık) kar küreklerini, orijinallerin değerini düşürdüğü için ready-made olarak imzalamaktan hoşlandığını söylüyordu. Bu düşünceyle, sanatın kurumlaşmasına, otoritelere, sanat pazarına saldırıyordu. Ama diğer taraftan sanatın metalaşması sürecinin hiç bir şekilde önlenemeyeceğini de kabul ediyordu. “Gün gelecek, pazarın sindirdiği, kabul ettiği her şeyi müzeler de kabul edecek.” diyordu.  Bu aforizması sadece doğru çıkmakla kalmadı, kendi eserleri de aynı pazarın kurbanı oldu.

_______________

“Duchamp, Man Ray, Picabia” sergisi 26 Mayıs’a kadar Tate Modern’de

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.