SANATTAN… Sanat ve sporun kader birliği

Geçtiğimiz günlerde Londra Olimpiyat Komitesi, 2012 yaz oyunlarının ardından ‘kültür olimpiyatları’nın başlayacağını duyurdu. ‘Kültür olimpiyatları’nın kapsamı ve programı henüz ayrıntılarıyla açıklanmadı. Ancak, bu olimpiyatları duyuran basın açıklamaları, olimpiyat komitesi ve hükümet yetkililerinin konuşmaları, bu projenin ardındaki politik çerçeve hakkında bir fikir veriyor.

Bu bir, “dünya gençliği kültürü festivali” olacak, müzisyenler yeni besteler, sanatçılar yeni eserler üretecek  deniyor; müzeler koleksiyonlarını yeniden yorumlayacak, “dünya hikayeleri” anlatılacak deniyor; bu “herkesin olimpiyatı” olacak deniyor. Görüldüğü gibi, sürekli “dünya kültürü”nden bahsediliyor;  “Dünya” vurgusu elbette tesadüf olamaz.

Sanırsınız ki, 20. yüzyılın başlarında, evrensel değerlerin, aydınlanma ilkelerinin, insanın merkeze alındığı modernizmin ilk yıllarındayız. Oysa tersine, bu değerlerin alaya alındığı, toplumun giderek, din, kültür, etnisite, cinsellik vb. grup ve cemaatlar temelinde yeniden yapılandırıldığı, ayrışmanın kopma noktalarına geldiği, bireyselliğin tek ortak duygu olduğu bir döneme rastlıyor bu sözler. Olimpiyat Komitesi eğer bizim de üzerinde yaşadığımız dünyadan bahsediyorsa ve önümüzdeki dört yıl içinde, İncil’de öngörüldügü gibi, İsa’nın yeryüzüne inip sonsuz barış ve kardeşliği temin etmesi sözkonusu değilse, bu açıklamaların ardında, sanat ve kültürün ötesinde bir takım politik hedefler olmalı.

Spor gibi, sanatın da ütopik bir yanı vardır. Husein Bolt’un yüz metre yarışını kazanacağı tahmin ediliyordu ama böylesine kolay kazanacağını ve dünya rekoru kıracağını kimse öngörememisti. Sanatçının da ertesi gün nasıl bir fikirle geleceğini kestirmek, fikrin materyale dönüştüğünde nasıl bir şekil alacağını görebilmek kolay değildir. Bu nedenle, bilinmeyenin, ulaşilması zor olanın, düşü kurulanın yakınında bir yerlerdedir ütopik alanlar.  Oraya ulaşmaktır, özünde sporla sanatın konusu. Spor bunu açık kural ve ilkelerle belirler; “daha hızlı, daha yüksek, daha güçlü”.   Gerçekte, azim, kararlılık ve disiplinli çalisma sanat üretiminin koşulları arasında da sayılabilir. Ancak sanatta hedef, böyle sınırlarla tanımlanabilecek bir şey değildir. Ancak, bir ‘yolculuk’ olarak tanımlanabilir sanat. Belki de bu sularda ayrılır sanat ve sporun yolları.

Tarihte spor ve sanatın başarısız evlilik denemeleri olmuştur. Akıl ve kasların/bedenin birlikteliği sözkonusu olduğu için, mutlak/mükemmel/yüce beraberlik olarak görülmüştür bu evlilik. Modern olimpiyat oyunlarının kurucularından Pierre de Coubertin, yaşamı boyunca  bu evliliği gerçekleştirmek için uğraşmıştır. 1906 yılında Dünya Olimpiyat Komitesine sanatın yaz oyunlarında yer almasını önerir. De Coubertin bu fikrini şöyle özetler: “Spor, güzelliği  ortaya çikaran,   güzellik için uygun bir ortam yaratan (şey) olarak görülmelidir. Spor, güzellik ortaya çikarir, çünkü, yaşayan bir heykel olan atleti yaratır. Mimarlık, gösteri ve kutlamalar aracılığıyla güzellik için uygun bir ortam yaratır.”(1) Kavramsal olarak kulağa hoş gelmesine rağmen, pratikte hiç de öyle değildir. Her şeyden önce, bu ‘yarışma’ fikri, özünde sanatı/sanatçıyı yabancılaştıran bir kavramdır. Hangi sanat dalları yarışacaktır. Spor oyunlarının kesin kuralları vardır. O takdirde sanatın kuralları ne olacaktır? Sporcular amatör, (en azından o yıllarda öyleydi) sanatçılar ise, profesyonel olduğundan bunun olimpiyat ruhuna aykırı olduğu düşünülür. Coubertin’in açtığı bu tartışmalar sonunda, mimarlık, heykel, resim, edebiyat ve müzik dallarında altın, gümüş ve bronz madalyalar verilmesi ve eserlerin konusunun “direkt spordan esinlenmiş” olması gerektiği konusunda anlaşilır. 1908 Olimpiyatları Londra’dadır. Londra, konuların bir listesini çikarir; Atletler alayı, futbol maçları, disk atanlar, yüzücüler, diye devam eder bu liste. Bu listede yer alan konularla ilgili fikir birliğine varılamadığı ve yeterli zaman da olmadığı için sanat olimpiyatları iptal edilir. 1908 oyunları sanatsız başlar.

1912 Stockholm Olimpiyatlarında da benzer tartışmalar olur. Sanat ve spor etkinliklerini tek bir komitenin düzenlemesinin mümkün olmadığına karar verilerek, ayrı bir komiteye sanat yarışmalarını örgütleme görevi verilir. Daha sonraki oyunlarda ise, eserlerin konusu hakkkında yapılan sınırlamalar gevşetilir. Sanat dünyasından pek ilgi ve destek de görmez bu girişimler. Giderek, sanat ve sporun beraberliği, olimpiyatlar sırasında düzenlenen sergilere kadar indirgenir. Ve 1952 Helsinki oyunlarından sonra da, işin sanat kısmı, olimpiyatların düzenlendiği şehrin insiyatifine bırakılır. Zamanla unutulur gider. Görücü usulü bir evlilik gibi, sanat ve sporun beraberliği baki kalmaz.

1990’larda sanat yine sporla anılır oldu. Fakat bu, De Coubertin’in düşlediği anlamda değildir. Amaç daha çok, olimpiyatların düzenlendiği şehrin, yerel ve özgün kültürünün tanıtılmasıdır. Barcelona yaz oyunlarında Katalan kültürünün tanıtılması için özel çabalar sarfedilmişti. Aynı şekilde, Sidney Olimpiyatları’nda Avustralya yerlilerine yer verilmişti. Yeni biten Pekin Olimpiyatları da doğal olarak Çin kültüründen bir tad sundu.

Londra 2012 komitesinin önerisi ise, ne De Coubertin anlayışı temelinde, ne de yerel kültürlerin öne çikarilmasi amacını taşiyor. Londra’nın amacı, çokkültürcülük politikalarının kültürel gösterilerine yer vermektir. Yine ‘dünya’ vurgusuna dönersek, İngiltere’deki politikaları şekillendiren çokkültürcülük ve kimlik politikalarıyla çelisiyor gibi görünmesine rağmen aslında tam da bu politikaların bir uzantısıdır. Her şeyden önce, ’kültür olimpiyatları’ dendiğinde hangi kültürden bahsedildiği sorulacaktır. Yani bu “kültür”ün adı  konması istenecektir. Diğer yandan, Londra çokkültürlü bir şehir olduğu için belli bir yerel kültürden -en azından birilerini rahatsız etmeden- bahsetmek imkansızdır.  Bu nedenle, ‘dünya kültürü’ gibi her anlama gelebilecek, aynı anda da hiç bir anlamı olmayan bir deyim tercih edilmiştir. Pekin Olimpiyatlarının kapanış töreni sırasında Londra-2012 Olimpiyatlarına ayrılan sekiz dakikalık tanıtma gösterisini eğer izlediyseniz, bahsedilen ‘dünya kültürü’nün ne olduğunu, ’dünya hikayeleri’nin neler anlatacağı konusunda ilk tadı almış olmalısınız. (İki katlı kırmızı bir otobüsün üzerinde, David Beckham, ‘pop idol’ yarışmasını kazanan bir şarkıcı ve 60’ını geçmiş bir ’rock-star’ -herhalde, tarihi unutmadık demek isteniyordu-  popüler kültürün en bayağı örneklerinden birini sergilemişti.)

Çagdas sanat ve spor pratiğinin benzeşen “kader”leri:

insanın iki farklı ifade biçimi olan spor ve sanatın 20 yüzyılın ilk yarısında yaşadığı başarısız flörte rağmen, çagdas sanat ve sporun günümüzde aynı pratiği paylaştığını söylersem, ilk anda,  gözünüzün önüne, bir yanda koşan bir atlet, diğer yanda da resim yapan bir sanatçı geleceği için bu iddiamı pek ciddiye almayabilirsiniz. Ancak benim kastettiğim, bu görüntünün oluşmasından önceki ‘sahne’, sanatçının eserini yapmaya, sporcunun da antremanlara çikmaya başlamasından önceki aşamadır. Sponsor bulabilmek, resmi veya özel kurumları memnun ve ikna edebilmek için sayfalarca form doldurma  aşamasından, üretimin ön koşullarını yaratmaktan bahsediyorum. İşte benzerlik buradadır; yani işin politik yanında. Bir yandan, yaşamını idame edebilmek için ilgisiz bir işte çalismak, diğer yandan, başarılı bir sporcu olmanın veya kendini sanata adamanın zorluklarını anlatmaya gerek yok. Sistem içinde varlığını sürdürebilmenin koşulu ise, bazı kuralları yerine getirmektir. İşte bu aşamada, yaşamda her şey gibi, sanat ve spor da aynı kaderi paylaşir. 

Bu durum kısaca, sanat ve sporun araçsallaştırılmasıdır. Daha basit bir dille, sanat ve sporun politik gündeme bağlanmasının sonuçlarıdır. Bu da, hükümet politikalarının gündemine endekslenmiş sanat ve sporun, toplumsal gelişme, sosyal uyum ve ekonomiye katkısı temelinde yapılan değerlendirmelerin, sanatçı ve sporcuları belli kaynaklara yönelmek zorunda bırakmasıyla ilintilidir. Bu yönlendirme, hükümet açısından öylesine belirleyicidir ki, bazen sanat ve spor arasında bir ayrım bile yapılma gereği duyulmaz. Gündemdeki politik sorunlara hangisi daha iyi hizmet verebilir, sorusunun yanıtına göre belirlenir öncelikler. Örnegin, Londra’nın 2012 olimpiyat oyunlarını üstlenmesiyle birlikte, geçen yıl milli piyango gelirlerinden gelen 30 milyon sterlin ‘Art Council’dan (Sanatçıları destekleyen en büyük resmi kurum) kesilerek olimpiyat komitesine devredilmişti. Şimdi de, kültür olimpiyatları adına olimpiyat bütçesinden 40 milyon ayrıldığı açıklandı.

Sanat illüzyon yanıyla, spora göre, ‘gerçek’e biraz daha uzak durur. Fakat tam da bu pozisyon, onun gerçeği eleştirel bir mesafeden irdelemesini sağlar. Bu mesafenin ortadan  kalkması, yapıtın sadece eleştiri özelligini yitirmesine neden olmaz, estetikten de uzaklaştırır onu. Aynı şekilde sporda da önemli olan, fiziksel aktivite, kendini aşma ve yarışma ruhudur. Spor, endüstrileşmesiyle birlikte, fiziksel/bedensel ve kolektif karakterini yitirmiştir. İşte, sanat ve sporu birbirine yaklaştıran bu metalaşma sürecidir. Spor, estetikleşip, bireyselleşirken kitle gösterisine dönüşür. Sanatsa, toplumsallaşip, fizikselleşir.

Doğu Londra’da oturduğum yere yakın olan ve arada bir koşuya çiktigim Hackney Marsh, Londra’nın en büyük yeşil alanlarından biridir. Burası, 1970’lere kadar, dünyada yanyana en fazla futbol sahası olan alandı. Parkta asılı bir tabela, burada bir zamanlar, yüzün üzerinde futbol sahasının  amatör küme maçlarına evsahipliği yaptığı yazar. Çok sayıda ünlü futbolcunun topa ilk defa buralarda vurduğu söylenir. (David Beckham dahil) Bugün Hackney Marsh’da, saymadım ama  sanırım, yirmi kadar futbol sahası kaldı. İronik olan ise, inşası başlayan olimpiyat köyünün  hemen yanında olan Hackney Marsh‘ın, 2012 Londra olimpiyatları sırasında beton dökülüp park yerine dönüşürülecek olmasıdır.(2) Başka bir deyişle, sporcu üreten bir alan yokedilip olimpiyatlar için otopark yerine dönüştürülecek. Sporun endüstrileşerek, aktivite özelligini yitirmesi ve seyirlik gösteriye dönüşmesinden, işte bu örnekte yaşadığım gibi, üretime karşi, ters bir yöne giren süreci kastediyorum. Spor deyince sadece yıldız sporculardan konuşulması, sanat denince, sadece ünlü sanatçıların eserlerinin değerli olduğu kabulü de aynı paralel politikaların bir sonucudur.

Acı olan, belki de kaçınılmaz olan, giderek yaygınlaşan bu sanat politikalarının, sanatçılar tarafından da artan oranda içselleştirilmesidir. 2012 ’Londra Kültür Olimpiyatları’na hazırlanan sanatçıların, ellerinde kalemleri, desen veya tasarım amacıyla değil, projelerini kabul ettirmek amacıyla, önlerindeki formlarda, çokkültürcülük politikalarına uygun kutucukları işaretlemek için kullandıklarını şimdiden görür gibi oluyorum.

_______________

(1) Jean Dury, “Pierre de Coubertin: Sport and Aesthetics”, Olympic Review, 1986
(2) Nike, ‘Hackney’ markalı spor giysileri üretecegini açıkladı. Yine ironik olan ise, olimpiyat alanlarının yer aldığı Hackney Belediyesinin, bu ismi kullanabilmesi için Nike’dan belli bir ücret almasıdır. Ayrıca Nike, belediyenin logosunu da giyim eşyalarında kullanmayı kabul etti.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.