SANATTAN… Sanat ve tarih

SANAT TARİHİ Mİ, SANATTAN TARİHİ ÇIKARMAK MI?

Londra ‘Tate Modern’ Galerisi’nin sergi düzenleme yönteminin önümüzdeki Mayıs ayında değişeceği açıklandı. Tate Modern’(TM)de eserler 2000 yılında açıldığından beri, alışılmışın dışında, kronolojik bir düzenleme yerine konu temelinde düzenlemişti. Bu konular, Manzara-Madde-Çevre, natürmort-nesne-gerçek yaşam, nü-eylem-beden ve tarih-bellek-toplum başlıkları altında dört ayrı bölümde toplanmıştı.

Yeni düzenleme tarzında ise eserler, Kübizm, Sürrealizm, Soyut Ekspresyonizm ve Minimalizm başlıkları altında sınıflandırılacak. Açıklandığına göre, bu yeni düzenlemenin sponsorluğunu İsviçre’nin en büyük bankalarından biri olan UBS üstlenecek.

Gelenekselin terkedilmesi, yeni yaklaşımlarla bir müzenin iç mekan düzenlemesinin değiştirilmesi, bunu gerçekleştirmek için sponsor bulunması …. buraya kadar sıradan bir sanat haberi olarak görülebilir. Hatta, kamuya ait bile olsa müzelerin, devlet yardımlarının yeterli olmaması nedeniyle özel şirket, kişi ve kuruluşlardan maddi yardım alması olağandır. Ancak biraz eşelendiğinde TM’deki, bu “değişimin” altında, estetik kaygılarla gelişen bir arayış ve maddi yardımla gelen “koşulların”da sadece sanat sevgisini içermediği görülebilir.

Bu sponsorluk anlaşmasına göre, UBS’nin kendi sanat koleksiyonundan eserler de TM’de sergilenecek. 900’u aşkın çağdaş sanat eseriyle UBS, dünyanın en büyük modern sanat koleksiyonuna sahip tekellerden biridir. 1950’li yıllara ait eserlerle başlayan UBS koleksiyonunda Lichtenstein, Warhol, Richter gibi sanatçıların çalışmaları da var. Peki UBS, kendi koleksiyonunu Tate Modern gibi uluslararası sanat dünyasında yeri olan bir galeride sergilemekle ne kazanacak? Bunun yanıtı basittir; koleksiyonun değeri en az iki katına çıkacak, yani kar. Kamuya ait bir sanat müzesinin uluslarötesi tekellere peşkeş çekilmesi de ilk değildir, hele TM’in müdürü Nicholas Serota için artık olağan bir çalışma yöntemi haline gelmeye başladı. Yıllardır ‘Saatchi koleksiyonu’yla yapılan ‘paslaşmalar’dan sonra Serota şimdi, işi daha da büyüttü.

Serota’nun ‘Tate Genel direktörü’ sıfatı yerine bazı çevrelerde ‘Tate Diktatörü’ lakabıyla anılması müzenin açıldığı ilk yıllara kadar dayanır. Galerinin ilk sergi düzeni de tartışmalara konu olmuştu. Eserlerin konu başlıklarına göre sınıflandırılması, sanattan hiyerarşinin kaldırılması, yaşayan-ölü, eski-yeni sanatçıları ayırt etmeden yanyana getirerek bir anlamda galeriye demokratik bir yapı getirmek olarak açıklamıştı. Eski “izm”lerden uzaklaşılmış, eserler sadece konularına göre “eşitlenmişti” ona göre.

Sanatla politika ilişkisi yadsınamaz ayrıca bir sanat galerisi bile olsa, demokrasinin gelmesine kimin itirazı olabilir. Ancak burada sorun politik anlamda bir ‘demokrasi’ değil, sanatın politik amaçlar için kullanılmasıdır. Sanata demokrasiyi getirmek değil, sanatın demokrasinin bir unsuru olduğunu unutturmaya çalışmaktır. Şöyleki; eğer demokrasi tarihsel bir toplum yönetişim biçimi ise, sanat da, içinde üretildiği bu toplum modelini (şu veya bu şekilde) yansıtan, sanatçı eliyle yapılan toplumsal bir ifadedir. Eğer, farklı zaman dilimi, coğrafya ve kültürlere ait tüm eserleri içinde yapıldığı toplumsal koşullardan yalıtlayıp tek bir konu, örneğin ‘natürmort’ başlığı altında “eşitlerseniz” sözkonusu tarihsel koşulları da ortadan kaldırmış olurunuz. Bu da demokratik bir uygulama değil, toplumların özgün tarihsel ve diyalektik gelişimini yok saymaktır. Zaten sanat eserlerinin seçiminde ya da sınıflandırmasında demokrasiden bahsetmek abestir. Sanatta kriter estetiktir, “eşitlik”, “oy çokluğu” ya da “popülerlik” değil.

Müzenin görevlerinden biri, sergilenen sanat eserleriyle izleyici arasındaki ‘mesafeyi’ ortadan kaldırmaktır. Bu, sergiyi basitleştirerek değil, izleyiciyi bilgilendirerek olabilir. Bu da iki yönden önemlidir. Bir, estetik anlamda izleyicinin eserle bağlantı kurması. İki, izleyicinin eserin içinde yapıldığı tarihsel-toplumsal koşullardan haberdar olmasıdır. Bu iki olgu birbirini tamamladığı/tanımladığı oranda izleyicinin sanat eserlerine ‘yaklaşması’ kolaylaşır. Örneğin, Picasso’nun ‘Guernica’sına, o eserin yapılış nedenlerini bilmeden yaklaşmak olası mı ya da başka bir açıdan bakarsak, Guernica’yı sadece sembolizmle örülmüş piktorial bir anlatı olarak görmek mümkün müdür?  Bir sanat eserinde estetik değerler herşeyin –politik mesajının da-üzerindedir. Aksi halde, sanat eserinden bahsetmek bile güç olurdu. Fakat bu noktadan sonra, eserin konusu, renk, kompozisyon, üslup vs. olduğu gibi, eserin içinde yapıldığı özgün koşullar da gündeme gelir. Tüm bu özelliklerin bilince çıkmasıyla sanat eseri bir bütünlük kazanır ve izleyiciye ‘yaklaşır’

Tate Modern’de konu temelli düzenlemeyle yapılmak istenen neydi?

Bu çaba öncel olarak, postmodern yapılanmanın özelliklerinden biri olan, tarihten ürkme sezgisiyle açıklanabilir.

Kültür, modernizmde metayla zıt bir pozisyonda iken, ilk defa çağımızda metanın bir parçası oldu, kitle tüketim maddesi haline geldi. Metanın muhakemesini, yargılamasını yaparken, ona katıldı ve anamal oldu. Bu anlayış, markalardan, imgelere, toplumsal anlatılardan, sanata kadar girdi. Meta olan bir ‘şey’ tüketilmeli ve modası geçtiğinde de atılmalıdır. Kısaca, ‘geçicilik’ bugünkü kültürün en temel özelliğidir. Sürekli olarak “şimdi”yi yaşayan bir kültür, tarihsele ilgi duymaz. Böyle bir dünyada tarih, ancak anamala ayak bağı olur.

Toplumun tarihiyle olan bağları, onun bir parçası olan kültürüyle süreklilik kazanır. Sanat da, bu yapıda en önemli öğelerden biridir. Sanatın “eşitlenmesi” ile işte bu bağlardan biri koparılmaya çalışılmaktadır. Serota bir konuşmasında, TM’nin görevleri arasında, “izleyici ile sanat arasında özel ve yakın bir ilişki kurulmasını” sayıyordu ve “geçmişi sürekli olarak yeniden yorumlama olduğu gibi, oradan, bireyin bugüne baktığı bir pencere yaratmak sorumluluğumuzun da olduğunu” vurgusunu yaparak, bu ilişkiyi estetik çerçeveden çıkartıp ustaca, politik bir gündeme bağlıyordu. Burada anahtar deyim ‘geçmişi yeniden yorumlama’dır. Serota’nın tek başına böyle bir “görevi” üstlenmesinin garipliği bir yana, burada amaç, tarihin çok sayıda versiyonlarını yaratarak bir tür, habercilikte kullanılan ‘desinformasyon’ (bilgi kirlenmesi) ortamı yaratmaktır. Böyle bir ortam içinde de tarihsel bilgilendirme değil ancak bir anakronizm oluşur. Bu bağlamda, Serota’nın sunduğu “pencere”, yapay bir “eşitlemecilik” üzerine kurulmuş, tarihin gerçekten anlaşılması doğrultusunda geçmişe değil nebülöze açılan bir penceredir.

Örneğin, TM’in ‘Manzara’ bölümünde Monet’in ‘Nilüfer Çiçekleri’(1916) ile Richard Long’un, nehirden alınan yaş çamurun tuval üzerine sürülmesiyle yapılmış ‘Şelale’ (2000) resimleri karşı karşıya asılıdır. Şimdi burada, konu düzenlemesi yönteminin izleyiciye öğrettiği nedir; kullanılan farklı malzemeler mi yoksa sanatçıların farklı dönemlerde yaşadıkları mı, ki bu iki olguda zaten ilk bakışta bellidir, peki bu iki eseri karşılıklı koymakla nasıl bir kıyaslama yapılmaktadır?

Bu sınıflandırma gerçekte, iki resmin kendi içinde taşıdığı değerleri önemsizleştirmekte ve sığ bir platform üzerinde eşitlemektedir. Çünkü, ne Monet’in ‘Nilüfer Çiçekleri’ sadece bir manzara resmidir ne de Long’un manzarası kille yapılmış basit bir tasvirdir. Bu karşılaştırmanın, sanat ve doğa arasındaki ilişkinin dönemlere özgü yansımaları ve gelişmeleri hakkında bilgi verebileceği de ileri sürülebilir, peki bu gelişmeyi başka türlü anlamamız mümkün değil midir?

Konu temelli düzenlemenin, ‘Tate’ adı önüne eklenen ‘Modern’ tanımlamasıyla arasında da  bir çelişki vardır. Klasik modern ve çağdaş eserlerin biraraya sıkıştığı TM Galerisi, ‘Çağdaş’ sanat müzesi olarak da adlandırılabilirdi, ki bu daha anlamlı olabilirdi, çünkü TM’in modern sanat koleksiyonu oldukça zayıftır. 700’ü bulmayan uluslararası eserleri arasında 38 adet Picasso tablosu, fakat ne Picasso ne de Matisse’den bir heykel vardır. Otto Dix, Egon Schiele gibi Alman klasikleri tamamen eksiktir. Futurizm alanında sadece birkaç eser vardır. Sanırım sadece bir ya da iki Mondrian tablosu aralara sıkışmıştı.

Sanatçıların iki dünya savaşı yıllarındaki ‘tepki’lerinin örneklenmek istendiği, ‘Savaş Yıllarında Sanat’ bölümünde ise, dünyanın yaşadığı en büyük yıkımlardan biri olan I. Dünya savaşına ait sadece 8 tuval ve iki heykel yer almaktadır. O zaman sorulması gereken soru şudur; belli bir konu tespit edildiğine göre, koleksiyondaki eserlerin bu konuyu yeteri kadar tasvir etmesinin beklentisi doğal değil midir? Eğer etmiyorsa neden böyle bir düzenlemeye gidilmiştir? Yanıt, tam da bu eksikliği kapatmak olabilir mi ya da daha önemlisi yukarıda bahsettiğim, sanat, politik olarak tarihle oynanan oyunun bir parçası haline mi gelmiştir?

Bu soruların yanıtları tam olarak verilemiyorsa, o takdirde konu temelinde düzenlemenin, iddia edildiği gibi tarih, toplum ve sanat arasındaki ilişkinin ön plana çıkarılması değil tam tersine bu bağların koparılması anlamına geldiği de açıktır. Kaldı ki, estetik arayışlar içinde bulunan yeni bir yöntem olarak sunulan bu düzenleme, 1930’larda New York Modern Sanat Müzesi ilk müdürü olan Alfred Barr tarafından uygulanan ve şematik yaklaşımlarla “izm”lerin evrimini gruplandıran ve daha sonra da pek itibar görmeyen yöntemin yeni bir şeklidir.

Konu temelli düzenlemenin Serota açısından bir avantaji daha vardır. 90’lı yıllarda ortaya çıkan (ki, o zamana kadar İngiltere, gelişmiş ülkeler arasında çağdaş görsel sanatın en zayıf olduğu ülkeydi) ‘Brit-Art’ı (Britanya Sanatı) uluslararası sanat dünyasına kabul ettirmek için de kullanılmıştır. Başka türlü yapılacak bir düzenlemeyle, başkentin kamuya ait tek modern sanat müzesi olan TM’de ‘Brit-Art’ın, şimdiki gibi diğer eserlerin aralarında yer alacağına ayrı bir salonda sergilenmesi gerekecekti, bu da, Britanya’da yaşayan ya da çalışan sanatçıların ürettiği sanat ortak paydası dışında hiçbir referansı ve özgünlüğü olmayan ‘Brit-Art’ sanatçıları için ciddi bir kimlik sorunu yaratacaktı ve daha da önemlisi bu, en büyük Brit-Art koleksiyoncusu olan Saatchi’yi üzecekti.

***
Müzelerin kronolojik düzenleme dışında bir yöntemle eserleri sergilemesi yanlıştır, görüşünü savunmuyorum elbette. Bazen kronoloji, tarihsel sürece de uymayabilir. Örneğin Picasso ve Warholl aynı zamanda hayattaydı. Bu bağlamda sanatsal uygulamalar ya da ‘izm’lerden biri başlayınca, öbürü bitmez. Londra’daki TM Galerisi özelinde altını çizmek istediğim olgu, sanatı çevreleyen politikaların, sanatın konusu olan politikadan çok farklı olduğudur.

TM gerçeği yerine, gündemdeki politikalarla belirlenen konu başlıklarıyla yapılan sınıflandırmayla, tarihsel ve çağdaş sanat arasında kurulacağı söylenen diyalektik ilişki tamamen koparıldı. Bu yanıyla da klasik modernizmle, bugün yaratılan sanat arasındaki mesafe genişletilmiş oldu ve izleyici açılan bu boşlukta bırakıldı.

Bir zamanlar Andy Warhol, “Bütün alışveriş merkezleri müze, tüm müzeler de alışveriş merkezi olacak” öngörüsünde bulunmuştu.  Gerçektende TM’nin, 2000 yılında açıldığı günden beri gösterdiği başarılar genellikle,  sanatsal kavramlar yerine, daha çok ticari mantıkla, sayılarla tasvir edildi. TM, 2.400 yeni iş alanı yarattı, Londra ekonomisine yılda 90 milyon Sterlinlik katkı sağlıyor. 5 yıl içinde 20 milyonu aşkın ziyaretçi geldi. İngiltere’de, kamu eğlence merkezleri arasında en başarılı kurum oldu vb. TM’de önümüzdeki yıl yapılacak olan yeni düzenlemenin sanat severlere ve Serota’ya ne tür olanaklar sunacağını göreceğiz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.