SANATTAN… Sanata Midas dokunuşu

Küresel kapitalizmin en asalak yatırım ve finans kuruluşlarının, bankaların ardı ardına battığını, devletleştirildiğini ya da hazineden verilen paralarla “kurtarıldığını” hemen her gün okuyoruz, duyuyoruz. Ancak pek haber alamadığımız konu, bu küresel şirketlerin battığında sahip oldukları sanat koleksiyonlarına ne olduğudur.

Bu şirketlerin milyar dolara varan değerde sanat koleksiyonları olduğu biliniyor. Sanat eserleri, söz konusu şirketin mal varlıkları arasında sayıldığına göre, şirket battığında, başka bir şirket tarafından satın alındığında ya da devletleştirildiğinde bu koleksiyonlara kim sahip çikiyor?

Örnegin, ‘Lehman Brothers’ın 3.500 parça sanat eserine sahip olduğu biliniyor. Aralarında, Jasper Johns, Andreas Gursky gibi, eserleri milyonlarca dolara satılan sanatçılar da bulunan bu koleksiyona ne oldu?

“Eşitsizlik” kapitalizme yapılan en haksız eleştirilerden biridir aslında. Kapitalizm, gerçekte, her ‘şey’i metalaştırarak eşitlemiştir. Her şeyin bu temelde eşit olduğu değerler sisteminde, şüphesiz sanatın ayrıcalıklı bir yeri olamaz. Bu anlayışla, eğer bir şirket zor durumdaysa, tüm mal varlığı satışa çikarilir. Bir sanat eserinin, bu bağlamda, şirket  binası, tahviller veya ofis eşyalarından farkı yoktur. Koleksiyon da, en yakın müzayede salonunun yolunu tutar.

Amerika‘da ‘İkiz Kuleler’in yıkılmasından, gerçekte, daha derin ekonomik yaralar açan, Enron skandalının mağdurlarından biri olan Arthur Andersen muhasebe şirketi 2002 yılında battığında, Şikago’daki şirket binasının ilk iki katını sanat galerisine çevirmis, iki bin parçalık koleksiyonu beş gün içinde satıp bitirmişti. Yine, The Wall Street Journal’a göre, New York’ta, hakkında 430 milyon doları iç etmekten soruşturma sürerken, komisyon şirketi Refco Inc. elindeki 321 fotoğrafı, üç gün içinde Christie müzayede salonunda 9.7 milyona satmıştı.

Baştaki soruya dönersek, Lehman Brotheres’ın koleksiyonun da akibeti farklı olmayacak; kurtlar sofrasında paylaşilacak.

Kapitalizmin doğasında vardır, dokunduğunu altına çevirmek. Özellikle küresel şirketlerin ‘Midas dokunuşu’nun nelere mal olduğunu bugünlerde herkes, neredeyse kendi deneyimleriyle yaşiyor, görüyor. Sanatsal değerleri, satış değerleriyle eşit olduğundan, sanat eserlerini elden çikarmasi için büyük krizler de gerekmez bu şirketler için. Bazen, bir şirketin el değiştirmesiyle birlikte değişen “zevk”, hatta, yeni taşinılan binanın duvarlarının renginin koleksiyona uymaması bile yeterlidir, sanat eserlerini müzayede salonuna yollamak için. Daniel Grant, The Wall Street’te bir dizi örnek sayıyor. Dünya yiyecek devlerinden Unilever, aralarında, Henri Cartier-Bresson, Diane Arbus, Robert Frank’ın da bulunduğu 92 parçalık siyah-beyaz fotoğraf satın alır. Bir sanat uzmanı yardmıyla eserler Şikago’daki Unilever merkezine yerleştirilir. Ancak, 2003 yılında şirketin taşinması gündeme gelir. Klasik mimarisi ve yumuşak renklerden oluşan duvarlarında iyi duran siyah-beyaz fotoğrafların, canlı renklerle süslenmiş, yeni modern binaya uymadığı düşünülür. Ayrıca, şirket yönetimi, duvarların, sanat eserleriyle değil, şirketin ürettigi ürünlerin fotoğraflarıyla doldurulmasını istemektedir. Tüm koleksiyon satılır.

Bu hafta sonu dünyanın en büyük sanat fuarlarından biri olan Frieze Londra’da başlıyor. Sanat dünyasının merakla beklediği, ekonomik dünyada yaşanan resesyonun, sanatsal bir krize dönüp dönmeyeceği. Şüphesiz, yine bunun kriteri satışlar olacaktır. Eğer rakamlar geçen yıllara göre düşerse, sanatın da bir “resesyon” içine girdiği kabul edilecektir.

Sanat pazarı, finans dünyasındaki dalgalanmaları biraz geriden izler, ama bu defa yaşanan kriz bu mesafeye izin vermeyecek kadar ciddi görünüyor. Öndeki arabanın ani fren yapması halinde durabilmek için bırakılması gereken güvenli mesafenin önemi bazı durumlarda hayatidir.  Sanata kaynak ayırabilen şirketlerin, kriz böylesine yakınken, frene basmaması, hele gazı artırması beklenemez. En azından, gelecekteki değerini kestirmenin zor olduğu çagdas sanat eserleri konusunda.

Ayrıca, sanat eseri, alınıp depoya atılan ve zamanı gelince çikarilip satılan mallara göre, saklanması çok daha zor bir “mal”dır. Sanat eserlerinin güvenliği, sergilendiği yerlerin sürekli olarak belli bir ısı derecesinde korunma gereği, periyodik bakımlarının yapılması, masraf getiren işlerdir. Ciddi kaynak sorunlarının yaşandığı şu günlerde, ‘yıldız’ statüsüne yeni ulaşmış bir sanatçının eserini almadan önce iki defa düşünecekleri kesindir.

Piyasadaki bu iniş çikislar  sanatçıları da etkilemiş görünüyor. Öylesine ki, bazı sanatçılar kullandıkları malzemeyi bile pazarın ihtiyacına göre ayarlamaya başladı. Sanat değerleri düşse bile en azından altın değeri üzerinden satarım düşüncesiyle olsa gerek, değerli taş, altın ve mücevherlerle üretilmis sanat eserleri giderek artıyor. Damien Hirst’ün elmas, altın takıntısı malum, şimdi de Marc Quinn, ünlü model Kate Moss’un altından 50 kiloluk heykelini yaptı. Antik Mısır’dan bu yana yapılan en büyük altın heykel olan ‘Siren’ adlı heykel, British Museum’da sergilenmeye başlandı.

Kapitalizmin dokunduğunu altına çevirmesi ironik bir benzetme olmaktan çikti, sanat alanında bir gerçeğe dönüştü. Yakında Phrygia Kralı Midas gibi, yediğimiz, içtiğimiz şeylerin de altına dönüşmesiyle, açlıktan ölmeye başlarsak şaşmamak gerek.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.