SANATTAN… Sanatçılar ve beyaz perde

SANATTAN… Sanatçılar ve beyaz perde

0
PAYLAŞ

Gösterime yeni giren ‘Factory Girl’ filmi 70’li yılların moda dünyasının önde gelen isimlerinde biri olan Edie Sedwick’in yaşam hikayesini anlatıyor. Moda dünyasını yakından izlemediğim için Sedwick’in kim olduğunu bilmiyordum. Gerçekte bu filmin asıl konusunun o olduğuna da emin değilim. Çünkü Sedwick, Andy Warhol’un ‘fabrika’sına yakınlığıyla tanınan, Pop Sanatı çevresinde gelişen olaylar zinciri içinde görülen bir kişi. Yani, Warhol’un Sedwick’i. Gerçekte filmin asıl karakteri de Andy Warhol.

Warhol’un yaşamını anlatan ya da ondan esinlenen ilk film değil zaten ‘Fabrika Kızı’. Şimdiye kadar, Warhol’un yaşamını anlatan ya da kesitler veren 16 film çekilmiş. Gelecekte herkesin 15 dakika ünlü olacağını öngören, sanat üretimini mekanik banallikler düzeyine indirip, ünlü olmayı sanat eseri düzeyine yükselten bir sanatçı için doğal olsa gerek.

Yaşamı filme alınan ilk sanatçı da değildir Andy Warhol. Hollywood’da, özellikle 90’lı yıllardan sonra bir dizi sanatçının biyografik filmleri yapıldı. Hatta, sanatçıların yaşam ve sanatını anlatan bir film türü bile oluştu bile denebilir. Michelangelo’nun yaşamını canlandıran (Charlton Heston) 1965 yapımı ‘The Agony and The Ecstasy’ ya da Vincent van Gogh ve Paul Gouguin (Kırk Douglas ve Anthony Quinn) çalkantılı yaşamlarını anlatan ‘Lust for Life’ filmleri belki de akıllara ilk gelen. Sinema defterime baktığımda aslında yaşamları filmlere konu olmuş sanatçılar listesinin uzadığını görüyorum. Eskilerden başlarsak, 1936 yapımı ‘Gece Nöbeti’, adını da Rembrandt’ın bir eserinden almış. 1952 yapımı ‘Moulin Rouge’, elbette Toulouse Lautrec’ten başkasını anlatamazdı. Anthony Hopkins’in canlandırdığı Picasso (1996), Ed Harris’in ‘Pollock’ı (2000), Salma Hayek’in  ‘Frida’sı (2002) yakın yıllara ait biyografiler. Liste uzayıp gidiyor; Goya, Klimt, Vermeer, Jean-Michel Basquiat, Francis Bacon, Modigliani, Caravaggio ….

Eğer nedeni, 80’lerin sonları ve özellikle de 90’lı yıllardan sonra sanat pazarında başlayan patlama değilse, görüldüğü kadarıyla sinema yönetmenleri sanatçıların yaşamlarının iyi bir film konusu olabileceği görüşünde. Kurgusal karakterlerin tersine gerçek kişilerin yaşamlarını filme aktarmak, hele bu kişi sanatçıysa hiç de kolay değildir. Kurgusal bir karakterin karşılaştırabileceğiniz bir referensi yoktur. İstediğiniz gibi keser biçer, yaratırsınız onu. Gerçekle, sanal bir yaşam arasında kurulması gereken bu denge dışında, sanatçının yaşamını beyaz perdeye aktarma konusundaki diğer zorluk, sanat ve yaşam arasında kurulması gereken kesişme ve paralelliklerdir. Hem, sanatı yaşamdan ayırmadan, hem de sanatsal gelişmesini, kronolojik olaylar dizinine indirgemeden sanatçının yaşamını beyaz perdeye aktarma sorunudur bu.

Biyografik bir filmin, herşeyden önce, bilgilendirme ve tanıtma amacını taşıdığı söylenebilir ancak, sinema da sanatsal bir ifade türüdür. Bu bağlamda yönetmenin karşısına, kendine konu olarak seçtiği sanatçının yaşamı ve sanatına aynı estetik kaygılarla yaklaşma ihtiyacı ek bir sorun olarak ortaya çıkar. Bir resmin  reprödüksiyonu ve gerçeğine bakmak arasındaki fark gibi.

Bu perspektiften sinematik değerlere geçersek, filmdeki her karenin yaşamı betimlenen sanatçının tuvallerinden biri gibi hazırlandığı hissini vermek kolay değildir. Diyelim Caravaggio’nun yaşamını işliyorsunuz, sadece 16. yüzyıl İtalyasını yaratmak yetmeyebilir, onun resimlerinden, (Renk ve kompozisyondan yarattığı dramatik atmosferden) tanıdığımız İtalya’yı da tekrardan yaratmak gerekebilir, onun yaşamına girebilmek için.

Sanatçıyı ‘canlandıran’ (Ona hayat veren, yeni bir bedende aynı ruhu yaratan) aktörün ona olan fizyonomik  benzerliği yanında, sanatçının eserlerinden yola çıkarak aşina olduğumuz ‘ruhu’nu da vermesi önemlidir. Örneğin, kovboy filmlerinden tanıdığımız, eli silahlı, kaba saba Charlton Heston’un (Michelangelo) Sistine Şapeli’nin freskolarını boyadığına inanmak, ya da, mısır tarlalarının önünde  tuvalini kurmuş resim yapan Kirk Douglas’ın (ki, van Gogh’a fiziksel olarak oldukça benziyordu) elinde kırkbeşlik Kolt değilde fırça tuttuğuna inanmak mümkün müdür.

Yaşam ve sanat arasındaki bağı kurmuş olsanız bile, sanatçının kariyerini iki saatlik bir süreye sıkıştırmanız gerekir. Bunu yaparken de, olayları özetlemeye indirgemeden, ya da sadece köşe taşlarını vererek ‘grafik’ bir anlatıya kaçmamak gerekir. Senaryo burada  önem kazanır. İzleyiciler, sanat tarihi okuyarak sinemaya gelmek zorunda değildir. Bu bağlamda, diyalogların enformatik bir düzlemde kalıp, iki boyutlu karakterler yaratma tehlikesine karşı, doğallığını koruyarak sanatçının ruh halini yansıtması da beklenir. Örneğin, ne tür bir olaylar zinciri  ve nasıl bir ruh hali van Gogh’u kulağını kesme noktasına getirmiştir? Ya da Pollock ilk defa ne zaman ve nasıl tuval bezini yere yayıp, boyayı akıtarak resim yapmaya başlamıştır? Bu an, Pollock’ın yaşamında ve kariyerinde en önemli andır. Elbette bunlar, tek bir zaman dilimiyle değil, bir süreçle ölçülebilecek olgular, yılların birikiminin filtresinden geçerek ortaya çıkan bir gelişmelerdir. Bu gelişmeler nasıl bir ‘an’la betimlenecektir filmde? İşte sinematik anlamda sorun, bu anların ruhunu yakalayarak betimlenmesidir.

Yaşam hikayelerinin önceden bilinmesi, sinemada önemli bir nokta olan ‘son’u da ortadan kaldırır. Sürprizlere yer yoktur bu türde. Van Gogh intihar etti. Pollock ve Modigliani kendilerini içkiye vererek kendi ölümlerini hazırladı, Basquit ancak yirmi yedisini görebildi, Frida Kahlo’nun geçirdiği kaza yaşamını değiştirdi, Rembrandt yoksulluk içinde öldü… Bu yönden, sanatın şekillendirdiği yaşamların yorumu daha da önem kazanır, sinematografik betimleme, her karenin valör değerine, skalasına kadar üzerinde düşünülmüş tuvallere dönüşür.

Tüm bu dengeleri kurup, gerçek bir karakteri sinemaya aktarmak kolay değildir. Belki de bu nedenle, bir sanatçının yaşamını en iyi beyaz perdeye aktaran filmlerden biri, ‘New York Stories’dir. (1989) Çünkü Nick Nolte’nin oynadığı ressam Lionel Dobie kurgusal bir ressamdır.

BİR CEVAP BIRAK