SANATTAN… Sanatçının suç işleme özgürlüğü

İngiltere’de hükümet bu hafta üçüncü kez, ‘Din Düşmanlığına Tahrik’ yasa tasarısını avam kamarasından geçirmeğe çalıştı. Yasa tasarısı, tutucu, gerici ve bağnaz kişilerin, faklı din mensuplarını, onların dini inanışları temelinde eleştirmelerini ve üstü kapalı ırkçılık yapmalarını önlemek amacını taşıyor.

İlk bakışta kendini demokrat, liberal diye tanımlayan herkesin desteklememesi için hiç bir neden görülmeyen bu yasa tasarısı, İngiltere’de sanat çevreleri, ırkçılığa karşı, kişi hak ve özgürlüklerini, azınlık haklarını savunan grupların tepkisini aldı.

Bu tepkinin kaynağı, İngiltere’deki hükümetin müslüman azınlığın desteğini kaybettiği seçimlerden hemen sonra böyle bir yasayı gündeme getirmesinin, onları tekrar geri kazanma temelinde politik bir manevra olması yanında, bu yasanın, sanatın her kesimine, düşünce ve konuşma özgürlüğüne getireceği sınırlamalardı.  Tiyatrodan, plastik sanatlara, şiirden, komediye kadar her türlü sanat tarzının sansür altına alınmasına yol açabilecek olan bu yasa tasarısı muğlaklığıyla da politik çevreleri rahatsız etti.

Yasanın kesin bir dille yazılmaması nedeniyle, politik amaçlarla kullanılabileceği ve sanatın sesini kısabileceği tepkilerine, sanatçılara hiç bir kısıtlama getirmeyeceği yönünde güvenceler veren hükümet, bu yasa kapsamında suç işleyen bir kişinin ancak ‘Hukuk Müşaviri’nin (İngiltere’de en yüksek hukuk mercii) onayıyla yargıç karşısına çikarilabileceğini açıkladı. Ancak bu teminat, güvenden çok şüpheyi artırmaya yaradı. Çünkü, Irak savaşının uluslararası hukuğa aykırğ d olmadığı ve  Irak’ta kitle imha silahlarının varlığı konusunda rapor veren de aynı kişiydi. (Ki bu raporda verilen gerekçeler hala açıklanmamıştır)

Hükümetin iddialarına göre bu yasanın amacı, Yahudilik ve Sihlik gibi ırk temelinde yapılanmış din gruplarına mensup kişilerin zaten varolan yasalarla korunduğu, ancak farklı ırklardan gelen ve bu nedenle de yürürlükteki yasalar kapsamına girmeyen müslümanların yasal himayesidir.  (Hristiyanları koruyan ayrı bir yasa eskiden beri vardır ve bu yasanın çağdaş toplumda yeri olmadığı tartışmaları ise hala sürmektedir)

Hiç bir dinin eleştiriden muaf olamıyacağı gerçeği bir yana, yasada tasvir edildiği gibi,  ‘bir dini inanışa sahip olan ya da olmayan’ bir kişiye yapılan düşmanlığın önüne geçilmesi hedefleniyorsa, o zaman aynı şekilde hor görülen ateistleri koruyan bir yasanın da gündeme gelmesi kaçınılmazdır.

Bu bağlamda, bir inanç ya da bir düşünce çevresinde bir grup oluşturan kişilerin korunmasıyla ilgili yasaların gündeme gelmesi, “demokrat”lığın bir ölçüsü haline gelmiştir. Bu, cinsiyet, cinsel tercihler, son yıllarda popüler olan çesitli mezhepler, hatta tuttuğunuz futbol takımına hakaret edilmesinin bile yasalarla korunmasını getirebilir.

Kimliğini mensup olduğu bir gruptan alan her kişinin, diğerlerinin düşmanca düşüncelerine karşı kendisini yasalarla güvence altına almak istemesi doğaldır. Bir anlamda, tartışma ortamının ortadan kaldırıldığı, “sterilize” edilmiş bir toplum yaratma özlemiyle hareket eden, iktidardaki ‘Yeni İşçi Partisi’ dolaylı olarak, düşünce  ve basın yayın özgürlügüne de el atmağa çalışmaktadır.

Son yıllarda toplumsal yaşamı düzenleme ve güvenlik söylemiyle, artan bir hızla, kişi hak ve özgürlüklerin geri alınması doğrultusunda  bir dizi yasa çıkarıldı ya da çıkarılmağa çalisiliyor. Kamuya ait yerlerde sigara içmekten, sağlıklı yemeğe kadar, devletin “himayesi” altına alınmağa çalışılan toplumda, ‘siyaseten doğruluk’ kavramı bir tür ‘din’ haline geldi.

Burada sorun, kişilerin düşmanca düşüncelere karşı yasalarla korunup, korunmaması değil, bu “hak”kın korunması için hükümetin ya da polisin devreye girip sansür ve yaptırım uygulamasıdır. Konuşma özgürlüğüne ve sanata devlet, polis müdehaleleri yeni bir olgu değildir. Özellikle Türkiye’de yaşayan sanatçı ve aydınlar özdeneyimleriyle bunu iyi bilirler.

1987’de New York’lu sanatçı Andres Serrano’nun, kendi idrarıyla doldurduğu bir kavanoza, üzerinde İsa’nın bir resmi olan plastik bir haç koyarak gerçekleştirdiği, ‘İşeyen İsa’ adlı işi Reagan yönetiminin hışmına uğramıştı.  Serrano, sağdan gelen hakaret ve saldırılara maruz kalmış ve serginin sponsoru olan NEA’nın, (Ulusal Sanat Fonu) ABD başkanlarının bilinen yöntemiyle, ödenekleri kesilmişti.

Burada altı çizilmek istenen,  hangi sanatın iyi, hangisinin kötü olduğuna devletin karar vermesidir. Elbette bu,  sanatçının içinde yaşadığı topluma karşı görevleri, sorumlulukları ve izleyicinin  hakları  olmadığı anlamına gelmiyor. Ancak bunu kontrol eden mekanizma içine devletin girmesi, tartışmayı ortaya çıkaran olgunun yani sanatın ortadan kaldırılmanı getirir.

Sanatta mutlak bir ‘laissez faire’ (hükümetin müdehale etmeme prensibi) belki hiç bir zaman mümkün olmadı. Ne ki bu prensip, toplumun kendi kültür ve gelenekleri çerçevesinde şekillendirdiği bir seri etik kuralın, sanatın oluşmasında ‘organik’ bir rol almasıyla ileri götürülebilir.  Bu sürecin içselleştiği bir toplumda sanatçılar hiç çekinmeden, düşünceleriyle şok edebilir, önyargıları sarsabilir, bağnazlığı eleştirebilir.

Diğer bir deyişle demokrasinin işlemesi, sanatçının, aydının ‘suç işleme özgürlügü’ ile,  toplum normları arasındaki sembiyotik ilişkinin var olmasıyla ilgilidir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.