SANATTAN… Sanattan ne beklenir?

Sanat ve politika sözcüklerinin böylesine yanyana, iç içe ve sık telaffuz edildiği bir çağ herhalde yoktu. Bu, New York’tan sonra dünyanın ikinci büyük sanat pazarı olan Londra’da yaşamakla mı, yoksa ortaya çıkan yeni toplumsal yapılanmaların dili, insan davranışlarını ve kamusal yaşamı yavaş yavaş şekillendirmeye başlamasıyla mı ilintili merak ediyorum.

Geçen gün ICA’da (Çağdaş Sanat Enstitüsü) açılan ‘Irak Savaşına Anıt’ konulu sergiyi bir arkadaşla gezerken, estetik ağırlıklı konular yerine daha çok politikadan konuşmamızı farkederek düşünmeye başlamıştım. Tabii beni bu konu üzerinde düşünmeye yönlendiren sadece bu sergi değil, son yıllarda politikanın sanatla olan flörtüydü.

‘Flört etmek’ fiilinde her ne kadar karşılıklı bir “aşk” edimi hakim görünse de, belirleyici olan alt anlamlar, yenilik, adı konmamışlık ve  gizliliktir. Bu anlamda, politika ve sanat arasındaki ilişki ıssız köşelerde buluşma devresini çoktan aştı. Hatta, bu ilişkiden olan çocuk yürümeye başladı. Ama sanat, politik anlamda genelde pek ciddiye alınmadığı için bu ilişkiden doğan çocuk görmezden gelinir.

Sanatın gelişmesi, toplumsal refahla paralel gittiği bir gerçektir. Ama siyasetin, sanatla olan düşünsel alışverişi, hiç bir zaman böyle paralel bir düzlemde seyretmemişti.

İngiltere’nin en prestijli plastik sanatlar ödülü ‘Turner Prize’a bu yıl aday gösterilen sanatçıların işleri temel alındığında, bu yılın en ‘politik yıl’ olduğu konusunda bir görüş birliğine varıldı. Adaylardan biri Irak Savaşını protesto eden Brian Haw’un gösterisini Tate Britain salonlarına taşıyan Mark Wallinger.(*) Bu sergi sürerken yine ‘Turner Prize’ı daha önceki yıllarda kazanan Steve McQueen, Irak Savaşında ölen 98 askerin portrelerinden oluşan pul tasarımıyla hükümeti rahatsız etmiş, savunma bakanlığı pulların resmi olarak basılması engellemişti… Guardian gazetesi geçen hafta “Politika ve Sanat” konulu bir tartışma ve konferanslar dizisi başlattı… Önümüzdeki ay ‘Royal Society of Arts’ “sanat ve çevrebilim” konulu programını açıkladı… Son bir kaç ayı kapsayan bu örneklerle bile görüldüğü gibi sanatın yoğun bir şekilde politize olduğu bir döneme girdik.

Bu süreç, doğal olarak sanattan beklentilerin gözden geçirilmesini de gündeme getirdi. Eğer  sanat, ekonominin önemli bir kalemi olduysa, günlük politikaları etkileyecek kadar yaşamın dokusuna sindiyse, ondan beklentilerimiz ne olmalıdır? Sanat ne sunmalı yaşamımıza? Sanattan aldığımız bireysel haz yeterli mi, yoksa daha derin toplumsal beklentiler içinde olmalı mıyız? Yaşamı süsleyen bir olgu, bir eğlence olarak mı kalmalı, yoksa kendine bazı politik hedefler koyarak toplumda ciddi dönüşümlerin bir aracı olarak, siyasi kurumların bir parçası mı olmalı?

Sanattan beklentilerin başka alanlara kayması sorunu yanında, neden bu beklentilerin arttığı, bunu hangi olayların tetiklediği sorusu da var.

Daha önceki yazılarımda da bazı açılardan değindiğim, politikaya olan umutların sönmesi, ortak siyasal projelerin olmaması insanları yeni arayışlara yöneltiyor. Sanatın, özünde imgelemle, yaratıyla ilgili olması kaynak arayışlarında onu ilk sıraya yerleştiriyor. Bir tarafta, yiyeceğimize, içeceğimize bile karışan, nasıl seyahat edeceğimizi, nasıl alışveriş edeceğimizi tarif eden, bir ‘uzmanlar’ ordusuyla yaşamımızı “düzeltmeye çalışan, soğuk politika, diğer tarafta, yaptıkları hiç bir zaman kesin olmayan, sürekli yeni gerçeklikler üzerinde fikir yürüten, duyumları öne çıkaran sanat.  Bir tarafta sorgulayan, yanlışlar yaparak öğrenen, uzlaşan sanatçılar, diğer tarafta, soru sorsa bile yanıtını önceden bilen, sözlerini tutmayan, dinliyormuş gibi yapıp kendi bildiğini yapan, sadece kendilerinin doğru olduğunu ileri süren, gelecek hakkında fikri olmayan politikacılar. Böyle bir ikilem içinde, politikanın monoloğundan bıkan insanların içgüdüsel bir yönelimle sanatla diyaloğu seçmesi doğal bir seçim gibi görünüyor.

İronik olan, bu akıntının içine politikacıların da dalmasıdır. Onların eğilimi elbette itkiseldir. Kendilerinin değişmesi yerine, insanları değiştirmenin daha kolay olduğunu düşündüklerinden, giderek daha fazla sanata yönelmektedir politikacılar. Politikadan çekilip medyada çalışan, parlamenter görevlerini sürdürürken, kültür sanat programlarında boy gösteren milletvekilleri az değildir İngiltere’de.. Siyasetin azgın sularında karşılaşmaktansa, sanatın kıyılarından halka seslenmeyi yeğlemektedirler.

Örneğin Irak savaşı: Öncesinde savaşı önlemek, sonrasında da yapılan yanlışlıklar konusunda bir sorumlu bulma çabalarının fiyaskosu şimdi sanatı, bu çöküşü sorgulama sürecine kattı. Peki sanatın bu sorgulamayı yapabilecek siyasi yapısı var mı, daha da önemlisi, olmalı mı?

Tarihsel olarak buna yanıt ararsak akla ilk gelen Guernica, şüphesiz. Medyanın henüz bugünkü kadar etkin olmadığı 70’li yıllarda Vietnam savaşının bilince çıkmasında büyük rol oynayan, düşen nükleer bombalardan, yanıklar içindeki çıplak bedeniyle kaçmaya çalışan Vietnamlı küçük kız imgesi de sayılmalı. Biçemleri farklı olmasına rağmen bu iki yapıtı birleştiren nokta, savaşı konu almalarının yanısıra, sanatsal değerleridir. Hiç bir zaman gözümüzün önünden gitmeyecek olan, dehşet içinde kaçan Vietnamlı kız imgesinin Vietnam savaşının sembolü olmasının nedeni, vahşeti bir imgede betimlemesidir. Ancak, eğer bu fotoğrafın karelenmesi, ışığın ayarlanması yani teknik ve estetik değerleri mükemmel olmasaydı böylesine belleklere kazınabilir miydi? Bunu başarmasıyla bu fotoğraf, Guernica ve Goya’nın savaş gravürleri düzeyine girerken, sanatla siyasetin ayrı kamplardaki yerlerine de işaret ediyordu aslında.

‘Guardian’ gazetesinin tartışmasında Neal Lawson Politika ve sanatı, “yağ ve su”ya bezetiyor. Yani karışması imkansız iki sıvı. Politikacılar halkın “doğru şeyleri” yapmasını ister. Sanatçılar ise, eleştirel bir ayna koyar insanların önüne, diyor.

Post-ideoloji dünyası da diyebileceğimiz günümüz toplumunun politik gerçeği oldukça farklıdır. Siyasi anlamda, sık sık tek kutuplu bir dünyadan bahsedilmesine rağmen, toplumsal olarak çok boyutlu ve katmanlıdır, günümüz dünyası. Bugünde sanattan aynı düzeyde bir yanıt beklemek, bu bağlamda bir yanılgı olabilir. Picasso Guernica’yı, en temel insani değerlere estetik katarak boyamıştı. Neyin resmini yapacağını, hangi renklerin neyi temsil ettiğini çok iyi biliyordu. Kendinden emin olduğu için işi kolaydı; sanatsal içgüdülerinin dizginlerini bırakıp gitmesiyle Guernica çıkıverdi ortaya.

Çağdaş sanatçılar ise, dünyayı yorumlamak konusunda o kadar şanslı değiller. Herkes kendi başına, farklı bir perspektiften bakmak zorundadır dünyaya. Bu temelde de ortaya çıkan eserin ortak paylaşımı zorlaşır. Örneğin, çoğunlukla karşı olmasına rağmen, yığınların sessiz kalmasıyla onayladığı Irak savaşına, sanatçıların tepkisinin de aynı sanatsal sessizliği içerdiğini düşünmemiz ilginçtir. Mark Wallinger’in enstelasyonu bu temelde şimdiye kadar İngiltere’de savaşa “karşı” (karşı dememe rağmen gerçekte, yapıtta sanatçının bu fikirde olduğuna dair bir iz yoktur.) ya da savaşı dolaysız işleyen ve en temel sanat kurumlarında sergilenen en önemli eserdi. Bu yapıt bile sadece, daha önce yapılmış bir protesto gösterisinin simülasyonudur.

Yine de sanat dünyasındaki son gelişmeler, özellikle 90’lı yılların semptomları olan saçma bir ironi, uçarılık ve çocukça bir istekle yürütülen ‘itiraf sanatı’ günlerinin bir oranda da olsa artık geride kaldığını gösteriyor. Postmodernizmin relativizmi, Irak savaşı, ‘terörle savaş’ politikaları ve güvenlik paranoyasıyla birlikte yerini yavaş yavaş daha rasyonel düşünce ve spesifik konulara bırakıyor. Irak savaşı ilk başlarda,  sanatı yaşamdan koparmış, Ebu Garip manzaralarının, ceset yığınlarının, kafa kesme videolarının, topyekün yıkımın pornografik boyutlarda tüketilmesi sanatı anlamsızlaştırmıştı. Bu bağlamda şimdi, politik olanın birdenbire sanatın merkezine taşınmasını nasıl yorumlamalı: Sanatın, üzerindeki şoku atmaya başladığının göstergeleri mi yoksa siyasetin kendi veremediği yanıtları sanatta araması mıdır tüm bu telaşın nedeni?

Yanıt vermese de, bu soruların sorulduğu bir sergi, ICA’daki ‘Irak Savaşına Anıt’ sergisi. Sergi kataloğu konunun gerçekten meydanlara bir anıt dikmek amacıyla açılmış bir tasarım yarışması olmadığını, sürmekte olan bu savaşı, farklı açılardan  sanatçıların görüşleri alınarak irdelenmesi olduğunu vurguluyor. Diğer bir hedefinin de, bugünkü dünyada gerçekten anıt eseri üretmenin mümkün olup olmadığının gündeme getirilmesi olduğu belirtiliyor. Sanırım bu hedefle, “Auswitz’den sonra şiir yazılmaz” anlamında anıt formatını sorgulamaktan öte, sessiz yığınların gölgesinde gerçekleşen trajedilere anıtlar dikmenin anlamı gündeme getirilmek isteniyor.

Konusuyla, yapıtlarıyla sinirli bir sergi bu. Sürmekte olan bir savaşı betimleme sorumluluğunun yarattığı ağırlığı çalışmalarda hissetmemek elde değil. Sergilenen işlerin yüzeyselliği de baştaki bu tedirginliği artırıyor. Kömürleşmiş cesetler, metal yığınlarına dönüşmüş enkazları toplayıp Beyaz Sarayın önüne ya da Londra’daki Trafalgar meydanına yığılmasını öneriyor, Amerikalı sanatçı Sam Durant. Başka bir ‘Turner Prize’ sahibi Jeremy Deller’in tek düşünebildiği, Irak ve İngiltere haritaları üzerinde şehirlerin yerlerini değiştirmek. Yine Amerikalı Nate Lowman “Hiç Bitmeyen Hikaye” adlı işinde, 1950’lere ait, eski, paslanmış benzin pompalarını olduğu gibi galeriye getirerek, Irak’ta neler olup bittiği konusunda bir fikri olmasa da, en azından neden olduğuna bir atıf yapmış sanki.

Sanat, eleştiri yöntemlerinden biridir. Toplumun geri çekilerek kendine bakmasını sağlar. Diğer yandan, bazı durumlarda, örneğin Irak savaşı gibi, sanatçılar da kendi pratikleri dışına çıkıp, bir birey, yurttaş olarak toplumsal gerçeği göğüslemesi gerekir. Resim yaparken, boyadığı resmi görebilmek amacıyla bir kaç adım geri çekilmesi gibi, sanatçının kendi konumunu da kavrayabilmesi için kendi yaşamına da biraz geriden bakması gerektiği zamanlar olabilir.

Hem politikacı hem de sanatçı olmak olası mı bilmiyorum. Ama politikanın ve sanatın birbirlerinden öğrendiği açık. Politika ve sanatın bu yeni flörtü bazı eski soruları yine gündeme getirdi:

Toplumsal sorunları işlerinde irdelemek sanatçının etiksel bir sorunu mu?

İnsanlığı tehdit eden sorunları çalışmalarında öne çıkarmasını isterken, sanatçıların diğer insanlar tarafından dikkate alınacağını düşünüp, onların özel bir güç ve otoriteye sahip olduğunu mu söylemek istiyoruz?

Yanıtları henüz verilmese de, en azından sorular sorma çağının uzaktan görülmesi bile sevindirici.


(*)  ‘Sanat ve Politik Alanların Keşismesi’ (23 Ocak 2007) başlıklı yazımda bu sergiyle ilgili düşüncelerimi yazmıştım.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.