SANATTAN… Sözcüklerin görsel yolculuğu

2001’de uçakların İkiz Kuleler’e doğru uçmasıyla dünyanın politik gündemi değişmişti. Bu saldırının, kültürel yansımaları da en az politik etkisi kadar, onu izleyen yıllarda hissedildi. 11 Eylül saldırısından sonra tepkisini dile getiren İtalya eski başbakanı Silvio Berlusconi, “Bizim Mozart’ımız, Michelangelo’muz var. Onların yok” diyordu. Onun bu sözleri, Batı ile Doğu arasında daha sonra sık sık gündeme gelecek olan “Medeniyetler Çatışması” fikrinin de bir habercisi olduğu gibi, Batın’nın, Doğu ile ilgili düşüncelerinin, bilgisizlik ve önyargılar üzerine kurulduğununun da bir özetiydi.
 
Batı, elbette Bush, Berlusconi ve benzerleriyle sınırlı değil. “Medeniyet Çatışması”nı ilan edenler, politik arenada medeniyeti korumak adına, tarihte görülmemiş barbarlık örneklerini verirken, halk arasında Doğuya karşı bir ilgi de başladı. İnançları uğruna çekinmeden ölen,  giyimlerinden yemeklerine, aile yaşamlarından, dünyaya bakışlarına kadar her yönüyle farklı olan bu insanlar kimdi? Bu bağlamda düşündüğümüz zaman bu gelişmeyi, ‘11 Eylül’ün yarattığı tek “olumlu” sonuç olarak değerlendirebiliriz.

İşte böylece doğu ve onun yarattığı değerler, onların medeniyet denilen insanın birikimine katkıları mercek altına alındı. Batıda, ‘öteki’nin kültürü ile ilgili çok sayıda kitap yazıldı, doğu edebiyatına ait kitaplar çevrildi. Batı metropollerinin en elit müzeleri kapılarını Doğuya açtı. Geçtiğimiz günlerde bu kervana, Londra’daki ‘British Museum’da katıldı. Bu yaz sezonu (18 Mayıs-3 Eylül) Orta Doğu kültürünün merkeze alındığı etkinlikliklerde, film, performans, müzik, halka açık tatışmalar, seminerler izlenebilecek. Bu çerçevede bir de resim sergisi açıldı. “Sözcüklerin Sanat içindeki Yeri: Modern Orta Doğunun Sanatçıları” adlı sergide, aralarında Irak, Suriye, Saudi Arabistan, Libya, Lübnan, İsrail ve Türkiye’nin de bulunduğu orta-doğu ve Kuzey Afrika ülkelerinden 80’i aşkın sanatçı biraraya geldi.
 
Metin ve sözcüklerin sanat eserlerine esin kaynağı olması ve İslam dininde kutsal metinlerin yazıldığı Arapçanın, orta-doğu sanatı içindeki yeri ve etkilerini irdeleyen bu sergi, ‘Kutsal Metin’, ‘Edebiyet ve Sanat’, ‘Sözcüğün yapısını Sökmek’ ve ‘Kimlik, Tarih ve Politika’. olmak üzere dört ayrı bölümde düzenlenmiş:
 
Türkiye’den, 1999 yılında kaybettiğimiz Erol Akyavaş’ın ‘Miraçname Dizisi’nden iki eseri ‘Kutsal Metin’ bölümünde yer alıyor. Doğu minyatür tekniği ve Batının sembolizmiyle örülmüş, baskı tekniğiyle yaptığı bu eserlerde Akyavaş, peygamberin meleklere ulaşmasını, ayakları dünyada, başı allah katına uzanan beyaz bir horozla betimliyor. İkinci eserinde ise, allahın 99 adı ayrı yazılarak, gökyüzünde yıldızları andıran mavi bir kompozisyon oluşturulmuş.
 
Sergiyi gezerken eğer Arapça bilseydim, eserlere yaklaşımımda bir değişiklik olur muydu diye düşündüm.  Belki daha yakıcı soru, bu eserlerin ruhunu yakalayabilmek için inanmak gerekip gerekmediği olabilirdi. Her şeyden önce, sergide her eserin yanında ve bölümleri açıklayan yeteri kadar bilgilendirme olduğu için, merak edilebilecek her nokta aydınlatılmış. Kaldı ki, bu eserlerin çoğunda, çizgi ve sözcükler (anlam) arasında varolan sembayotik ilişkiyi anlamaya çalışmak, bir müzik parçası eşliğinde dans etmek için lirikleri anlamakta israr etmek kadar anlamsız olurdu.

Bırakın izleyici olmayı, bir hattat sanatçısı açısından bile Arapça bilmenin hatta dini-bütün olmanın sanat üretimi sürecinde belirleyici olduğunu sanmıyorum. Sanatın en temel iki unsuru olan, içerik ve biçim açısından hattat sanatına baktığımızda bu iki öğenin bir madalyonun iki yüzü gibi ayrılmaz bir bütün olduğunu görüyoruz. Bir eserde yer alan sözcük ya da metnin anlamının biçimi belirleyip belirlemediği sorusuna eğer anlam açısından olumlu yanıt veremiyorsak, o zaman bir hattat işinde yer alan harf, sözcük ya da metnin, eserin bütünü içinde kompozisyonu belirleyen unsurlardan başka bir şey olmadığını da kabul etmek gerekir. Bu perspektiften, sözcüklerin yani anlamın giderek biçime uyarak kaybolduğunu görüyoruz. Çağdaş hattat sanatının giderek soyutlaşmasını da, sanırım böyle açıklayabiliriz.

Hattat sanatı, “anlamdan” uzaklaştıkça, sanatçının içi dünyasının özgün bir ifadesine dönüşüyor ki, bu da özünde sanatla dini bir yol ayrımına getiren noktadır. Başka bir deyişle “imanın”, dinden, sanata kaymasıdır. Bazı eserlerde sözcüklerin artık okunamaz hale gelmesi, kompozisyonun tek bir harfe indirgenmesi ya da tamamen soyutlaşması bu eğilimin bir sonucudur. Hattat sanatçısı, dinin dogmatik ve sabit değerlerinden, estetiğin zaman ve mekana göre değişen değerlerine doğru yöneldikçe daha evrensel bir dil yakaladığını ve izleyiciye de bu oranda yaklaştığını görüyoruz.

“Fikir, fırçanın ucundaysa, daha ileriye bakmaya gerek yoktur.” diyor bir Çinli hattat. Bu sergide de, sözcük ve metinlerin geleneksel hattat sanatı içinde kullanımının nasıl genişleyip, farklı alanlara doğru genişlediğine tanık oluyoruz. Bunda elbette, düşünsel yolculukların olduğu gibi edimsel göçlerin de payını saymak gerekir.
 
Sergide yeralan sanatçıların isimlerinin yanında geldiği ülkeler yazdığından, yarıdan fazla sanatçının doğduğu ülkede yaşamadığı anlaşılıyor. Bu olgu Orta Doğu gerçeğinin bir yansıması. İşgaller, baskılar, kalanları kendi topraklarında mülteci hayatı yaşamaya zorlarken, bazılarını da göçe zorlamış. Bu göçebeliği eserlerde de izlemek mümkün. Metin ve sözcüklerin geleneksel kullanım alanlarından çıkıp Batı sanatıyla uyumlu bir sentez yaratıldığını görüyoruz. Suriyeli Mahmoud Hammad Arapça sözcükleri soyut bir tarzda yerleştirdiği tuvalinde, kübizme yeni bir perspektiften bakmış. 
 
Şimdi Fransa’da yaşayan, Filistinli Kamal Boullata’nın, Malevich, Joseph Albers, Elsworth Kelly’den gelen resim damarını, Arap alfabesinin bir yazılma üslubu olan Kufik tarzla karıştırarak yarattığı geometrik kompozisyon, adeta bir meditasyon nesnesine dönüşmüş.  Irak’lı Shakir Hassan, Bağdat sokaklarındaki yazıları tuvaline aktararak, grafiti sanatına doğudan bir yaklaşım getirmiş. Hassan’ın tarzında Katalan Tapies’e yaptığı dostça göndermeleri de hissetmemek elde değil. 
 
Sözcüklerden, görselliğe ulaşmak için, ya da sözcüklerin arkasındaki resimleri görmek için inançları paylaşmaya bile gerek yoktur. Bunu İsrailli Michal Rovner’in video enstalasyonunda tanık oluyoruz. Batı-doğu, geleneksel-çağdaş, el yapımı-dijital, tüm bu karşıtlıkları evrensel bir dille anlatan Rovner, bize şunu hatırlatıyor; Evet, doğuda Mozart, Michalengelo yoktur. Çünkü, doğu toplumun sanatsal kendini ifade etme yöntemleri farklıdır. Bu nedenle doğuda, hattatlar, neyzenler, halk ozanları vardır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

fifteen − 10 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.