SANATTAN… Turner Prize: Küresel sanat ödülü

‘Turner Prize’ (Turner Ödülü) sanat takviminde önemli günlerden biridir. Her yıl bu zamanlar, adaylar belirlenmiş olur ve ‘Tate Britain’da (Sadece geçen yıl Tate Liverpool’da düzenlenmişti) adayların sergisi başlar. Aralık ayının başinda da ‘Channel 4’da canlı yayında ödül sahibini bulur.

TP (Turner Prize) 1984 yılında, Britanya’da çagdas sanatı desteklemek ve geniş kitlelere açmak amacıyla kurulan, 50 yaşin altındaki Britanya vatandaşlarına  verilen bir ödüldür. Adaylar belirlenirken, sanatçının, tüm kariyeri boyunca gerçekleştirdiği eserler değil, son 12 ay içinde yaptığı eser ve sergiler dikkate alınır. Sözkonusu olan sanat olduğu için, kuralların kesin bir dil ve sarihlikte belirlenmesi beklenemez tabii. Yine de, kurallarına baktığımızda, en azından ilk yıllarında TP’ın, Britanyalılara verilen ‘ulusal’ bir ödül olduğuna şüphe yoktur. Ancak, ödül kuralları, açıkça belirtilmemesine rağmen, dünyadaki politik gelişmelere paralel olarak süreç içinde değişmiştir. ‘Britanya vatandaşi olmak’ kuralı 90’lı yıllarla birlikte, ‘Britanya’da yaşamak’ ve giderek, ‘sanat üretimini Britanya’da sürdürmek’e kadar gelmiştir. (2004 yılında ilk defa bir Türkiyeli de -Kutluğ Ataman- aday gösterilmişti.)

Bu yıl da, değişen toplumsal dokuyu teyit edercesine, adaylar arasında, Polonya ve Bengaldeş doğumlu, Goshka Macuga ve Runa Islam’ı görüyoruz. Bu gelişme, TP adaylarını belirleyen seçici kurulun, (Yani Nicolas Serota’nın) toplumdaki değişime duyarlılığıyla açıklanabilir mi? Sanmıyorum.  Bu durum, en başta, değişen toplumsal dokunun, kültür ve sanat üzerindeki doğal yansımasıdır. İkinci olarak da, günümüzde sanatçıları temsil eden galerilerin aynı anda bir kaç ülkede şubeleri olduğu için, Britanya’da yaşamasa bile galerinin adresine göre sanatçının aday gösterilebilmesidir. Örnegin, Macuga’yı temsil eden galerinin Londra, New York ve Münih’te şubeleri vardır. Diğer bir deyişle, çok kültürlü bir karaktere bürünen TP, küreselleşmenin  “mağdur”larından biridir. Bu  bağlamda, aday gösterilecek sanatçıların, geldikleri coğrafya ya da etnik kökenleri artık önemini yitirmeye başlamıştır.

Sadece TP’da değil, genelde sanat dünyasında yabancıların, azınlıklara mensup sanatçıların ayrımcılığa uğradığına  nadir tanık oluyoruz. Oysa, sanat dili, üslup ve ifade şekillerine gelince, aynı şeyleri rahatlıkla söylemek hiç de kolay değildir. Bu konuda ‘resmi’ sanat kurumlarının yazılı olmayan ama yine de güçlü bir şekilde hissedilen açık kuralları vardır. Örnegin, TP’a aday eserler, ‘küresel sanat’ın minimum özelliklerini taşimalıdır.

Nedir bu ‘küresel sanat‘?

Küresel sanatın genel karakterlerini şöyle sıralayabilirim: Her şeyden önce, küratörlerin yazılı açıklamaları olmadan anlaşilması zor, donuk; tamamen biçimsel ve akademik bir çalismayla üretilmis, duyumsallıktan uzak ve görsel olarak zayıf eserlerdir. Anti-estetik bir perspektiften hazırlandığı için, anlam ve içerik derinliğine yorumlanması umuduyla çogu zaman, çok sayıda nesne ve malzemenin birbirine suni olarak ilişkilendirilmesinden oluşan karmaşik düzenlemelerdir. Kavramsal olarak da, dünyaya kataraklı bir bakışın ürünleridir. Dünyanın neresinde gösterilirse gösterilsin aynı tepkileri alan bu eserlere genellikle uluslararası bienallerde rastlamamız elbette tesadüf değildir. Çünkü, bu sanatsal ifade türü, küresel kapitalizmin görsel dilidir .

Bu anlamda, TP’a aday olan sanatçıların aynı “coğrafya”dan geldiklerine bir şüphe yoktur. Son yıllarda aday gösterilen sanatçıların ortak noktası da budur.

Bu yılki adaylar daha önceki yıllarda olduğu gibi yaygın olarak tanınan sanatçılar değil. (Runa Islam’ın burada sergilenen işini 2005 Venedik Bienalinde görmüştüm. TP’ın kurallarına göre, sanatçıların son 12 ay içindeki eserleri temelinde aday gösterildiğini hatırlatırsam, Islam’ın 3 sene önce yaptığı bir işin TP’da ne aradığını Serota’nın nasıl açıklayacağını doğrusu merak ediyorum.) Yine de, daha serginin kapısından girerken, bu işleri daha önce bir yerde gördüm düşüncesi, yukarıda bahsettiğim aynılaşma süreciyle ilintilidir.

Bu yıl, TP sergisi küratörü, yarışma kurallarını nedense girişte, duvara yazmak ihtiyacını duymuş. Sıralanan ‘Turner Prize‘ kuralları arasında, halkın da aday gösterebileceği yer alıyor. Neden hala halkın da aday gösterebileceğini ileri sürüyorlar anlamak imkansız. Herhalde, insanların sanat dünyasında “demokrasi”nin varlığına inandıklarını filan düşüyorlar. Bırakın halktan bir kişinin, sanat dünyasında profesyonel olarak çalisan kişilerin bile söz hakkı olmadığı artık ‘resmen’ biliniyor. (12 Ekim 2006 tarihli “Turner Prize’ın perde arkası” başlıklı yazımda bu konuyu geniş olarak yazmıştım) Kaldı ki, bir kişinin nasıl aday gösterebileceği de  belli değildir. “Benim adayım A ya da B’dir,” deyip Serota’ya mektup mu atmalıyız, yoksa telefon mu açmalıyız. Belki de, Tate Modern’in Turbine Salonunda bağırarak bunu ilan etmek en iyisi!

Yine bu kurallara göre, adayların son bir yıl içinde gerçekleştirdikleri yapıt ve sergileri göz önüne alınarak aday gösterilebildiği düşünülürse, pratik olarak, sıradan bir kişinin aday göstermesi veya aday gösterilen sanatçılar hakkında bir fikri olması dahi imkansızdır. Örnegin, Runa Islam’ın aday olmasını sağlayan son sergileri,  Almanya, Fransa ve Norveç’te gerçekleşmiş. Şimdi bırakın sıradan bir sanatseverin bu sergileri görmesini, seçici kurul üyelerinin bile bunları görmediklerini biliyoruz. (a.g.y)

Çagdas sanata karşi ‘sansasyonalist’ suçlamasını sık sık duyarız, özellikle de Brit-art’a. TP, bu yıl  sansasyonelliğini bile yitirmiş görünüyor. Her sene adayların ilan edilmesi ve Tate salonlarında serginin başlamasıyla birlikte başlayan, çagdas sanat tartışmalarını bu yıl yaşamadık. En ciddi gazetelerin sanat eleştirmeleri bile, Britanya’nın en prestijli sanat ödülünü, “bu arada, TP’da başladı” gibisinden haber ağırlıklı yazılarla geçiştirdiler. Çagdas sanata saldırmak için bu ödülü  iyi bir fırsat olarak gören tabloid gazeteleri bile bu yıl TP’la ilgilenmedi.

Tartışmaların bu düzlemde yapılacağını sanki biliyormuşcasına sergi küratörü Carolyn Kerr şöyle diyor: “Empresyonistlerden çok önce, empresyonist tarzda boyadığı resimleriyle Turner’la (Burada bahsettiği, William Turner 1775-1851) alay ederlerdi. Sanat her zaman tartışmalıdır. İşlevlerinden biri de budur; sınamak ve sorgulamak.” Kerr, tarihsel olarak haklıdır. Ancak, burada sorun da zaten bu değil mi; sanatçıların sanat pratiği/üretimiyle ilgilenmemeleri, yeni estetik dil, ifade ve tarz arayışları üzerinde kafa yormamaları ve sanatsal düşüncelerini, sanat yapıtı gibi sunmaları değil mi? (Leckey’in çalistigi üniversitede, sanatla ilgili verdiği seminerin filmini sergilemesi ya da Macuga’nın işlerinin konusunun, sergileme yöntemi olması gibi.)

TP adaylarına göz atar atmaz, her şeyin yukarıda verdiğim ‘reçete’ye uygun bir şekilde düzenlendiği görülüyor. Aday gösterilen dört sanatçı da, film ve enstelasyon çalismalari yapıyor. Günümüzde sanatçıların kullandıkları, malzeme, tarz ve üslup farklılıklarını düşündüğümüzde, oldukça dar bir perspektiften yapılmış bir seçim değil midir bu?

Dört sanatçı da, ögretim üyesi. Yani yaratma sürecinden çok akademik boyutuyla ilgileniyorlar sanatın. Bu arada, adaylardan Mark Leckey, seçici kurul üyesi Daniel Birnbaum’un direktörü olduğu Frankfurt’taki güzel sanatlar akademisinin   sinema bölümünde ögretim üyesi olduğunu ögreniyorum. Son iki yılda TP’ı kazanan sanatçılar da aslında aynı okulda ögretim üyesiydi. Dünya gerçekten küçük olmalı!

***
Cathy Wilkes’e ayrılan büyük salona girdiğinizde ilk göze çarpan, süpermarketlerde kasaların önünde bulunan yürüyen bantlar ve üzerlerinde boş tabak ve kavanozlar; ve bunların yanında, bir tuvalet üzerine oturtulmuş bir kadın  vitrin mankeni oluyor. Sonra bu mankenin başina bir kafes geçirildiğini ve başindan aşağıya doğru, at nalı, patlamış bir balon, deniz kestanesi kabuğu, tahtalar, kahve fincanı gibi birbirleriyle ilgi kurmanın kolay olmadığı nesnelerin sarktığını farkediyorsunuz. Yerde de, üst üste yerleştirilmiş yatsı kiremit ya da tuğla kümeleri duruyor. Onlarca buluntu nesnenin bir araya getirilmesiyle yaratılan bu düzenlemenin nasıl okunması gerektiğini bilmiyorum. Okunması gereken bir şey var mı, ondan da emin değilim. Sergi, küratörlerinden biri, “Günlük yaşam içinde sürekli göz önünde duran nesnelerin dilini arıyor ve bizi onlara yeni bir gözle bakmamızı sağlıyor.” diye yorumluyor bu enstelasyonu.  Ben de buna göre düşünüyorum: “Alışveriş”, “kadın”, “kirli kap kacak“…hımmm… politik olarak sahneden çekilmis, sanatsal olarak, işleye işleye pıhtılaşmış, ‘feminizm’ mesajından başka bir şey gelmiyor aklıma. 
 
Wilkes’ın işlerinden Imgeleminizi epey zorlardığınız takdirde, bazı sürrealist noktalar yakalamanız belki mümkün. Yine de, kirli tabak,, kavanoz, kaşik, çatal, vb’den oluşan düzenleme, her nesnenin, uzun uzun düşünülerek seçilip yerleştirildiği ve bir şeyleri sembolize ettiği havası verilmeye çalisilmasina rağmen, enstelasyonda yer alan her hangi bir objeyi, bir kaçını, hatta yarısını kaldırsanız bile, ne görsel, ne de kavramsal bir etkisi olacak gibi görülmüyor. “Neo-sürrealist” sulara demir atmaya çalissa bile, “ne kadar anlaşilması güç olursa, o kadar akıllı bir eser olarak görülür” taktiğinin yüzdüğü bir karış suda boğulmuş gibi görünen bir yapıt gibi görünüyor bana. Anlamayacağımız düşünülmüş olmalı ki, seçici kurul üyelerinden bir diğeri yetişiyor imdada. Bu yapıtın, “idealleştirilmiş kadın fikri”ni bozmayla ilgili olduğunu söylüyor. Bu açıklama, eserin anlaşilmasından çok, daha da sığlaştırıyor sanki onu. Bir süpermarket kasa bandının, yemekle ilgili kap kaçağın ve bir kadın vitrin mankeninin bulunduğu bir düzenleme başka neyle ilgili olabilirdi ki? Yine eski moda feminizmi düşünmeye dalıyorum.

Polonyalı Goshka Macuga’nın bölümüne girişte, duvardaki yazı, yanlış anlamalara neden olmasını önlemek ya da tamamen cansız bir sergiden en azından bir kaç düşünce üretebilmenize yardımcı olabilmesi için, daha baştan, yapıtların “arşivcilik geleneği, müze ve sergileme yöntemleri”yle ilgili olduğunu açıklıyor. Sergideki imgeler, 20. yüzyılın başlarında yaşayan, Britanyalı modernist, aynı zamanda sevgili olan sanatçılar, Paul Nash ve Eileen Agar’ın yaşamlarıyla ilgili. Onların özel arşivlerinden fotoğrafların kopyalarından yaratılmış kolajlar. Duvarlara boydan boya,  kurşun kalemle, yağmuru betimlercesine atılmış çizgiler, siyah-beyaz fotoğrafların tonlarıyla birlikte, bu sanatçılara veya o döneme bir ağıt, bir mersiye havası vermiş. Köşede duran, şerit halinde kesilmiş camlardan oluşan heykelle, salonun diğer bölümündeki işlerle nasıl bir ilişki var, yine bir muamma.

Başka sanatçıların eserlerini, yapıbouzum yöntemiyle, farklı bir tarzda yeniden üretmek  ve yeni hikayeler yaratmak istediği açık Macuga’nın. Fakat bu hikayelerin ne olduğu, bugünle (hem toplumsal hem de sanatsal) nasıl bir bağ kurulduğu, yapısal olarak eski eserleri söktükten sonra, kendisinin bu sanatçıların yapıtlarına nasıl bir katkı yaptığı ve onları, yeniden nasıl inşa ettiği noktalarındaki açıklamalar için  sanırım yine  küratörlere danışmamız gerekecek.

Diğer aday, Mark Leckey de geçmişteki sanatçılardan almış ilhamını. Ama, Macuga’dan  çok daha farklı bir tarzda. Philip Guston, Baselitz, Koons’un işlerine bazen direk bazen dolaylı atıflarla süslenmiş video ve fotoğraflar salonda biraz gelişigüzel, -belki de bu da amaçlı- serpiştirilmiş. Leckey’in ilgisi, plastik sanatların da ötesinde, çok yönlü. Simpson, ‘Fritz the Cat’ gibi animasyonlara kadar gidiyor. Bir üniversite amfisinde ders verirken çekilmis filmde Leckey‘i, animasyon tekniklerinden, “sanat, gerçeği mi yansıtır, yoksa, kendine yeni bir yaşam mı yaratır?” gibi soruları çagristiran, düşüncelerini açıklarken seyrediyoruz. Popüler kültürün imgelerinden, Homer Simpson’a, Titanik filminden, modernist resme kadar uzanan bir çok  konuda düşüncelerini belirttiği 40 dakikalık filmde, Leckey’in bir dizi ilginç fikri de yok değil.  Eğer bu fikirleri  ’ready-made’ kategorisinde kabul ederseniz, eğlenmek bile mümkün.                

Son sanatçı, Bengaldeşli Runa Islam, görselliğe önem veren ve estetik kaygılarıyla ortaya çikardigi belli olan çalismalariyla diğerlerinden biraz ayrılıyor. İşlerinden birinin adı da buna işaret edercesine “sinematografi”. Işik ve gölgenin, usta bir sinemacı gözüyle yorumlanmış görüntüleri, kamera oyunları, bir noktadan diğerine sürekli değişen odak noktası, etkileyici kurgusuyla film sanatının inceliklerini sergiliyor. Özellikle, Bengaldeşte, bir kişi tarafından çekilen, iki tekerlekli fayton sürücüleriyle ilgili kısa filmi oldukça etkileyici. Eğer birilerinin bu ödülü kazanmasının bir önemi varsa, herhalde Runa Islam’ın alması, en azından bu çabalarini ödüllendirmek açısından anlamlı olabilir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.