SANATTAN… Ulusal kimlik ve sanat zevki

SANATTAN… Ulusal kimlik ve sanat zevki

0
PAYLAŞ

Londra’daki ‘National Gallery’nin, Büyük Britanya müzelerinde bulunan halkın en sevdiği resmi seçme kampanyası, süregiden ‘Britanyalı olmanın anlamı’ tartışmalarına sanatsal bir boyut ekledi. Britanya’da en popüler kişi, nesne ve yerleri belirleme çalışmaları gerçekte kimlik tartışmalarıyla paralel gidiyor. Daha önce, en büyük Britanyalı ünvanını Winston Churchil almıştı. Ondan sonra, en popüler besteci, filozof, kitap, yazar, komedyen, aşçı, bina, tatil yeri gibi yaşamın neredeyse her alanında “en büyük”lerin (buna en popüler demek daha doğru olur) aranması sürüyor. Bu kampanyalar özünde, gittikçe önemini yitiren ve belirsizleşen ulusal (özellikle de Britanyalı olma) kimliğin kalıntılarının bir ‘harita’sını çıkarma çabası olmasının yanısıra, değişmekte olan toplum hakkında da ilginç veriler ortaya çıkarıyor.

Şimdi bu popülerlik listesine bir de ‘en popüler resim’ eklendi. Bu arayış süreci, halkın kendini nasıl tanımladığı, ‘biz kimiz’ sorusuna nasıl yanıt verdiğinin yanısıra, estetik duyarlılığı ve kültürel değerleri konusunda da bazı veriler ortaya çıkarması bakımından ilginç sonuçlar veriyor.

Eskiden daha belirgin olan sınıf, bölge, ırk ve milliyetler arasındaki farklar, küresel dünyada birbirine yaklaştı, karıştı. Adada kendini Britanyalı olarak tanımlayan insanlar azaldı. Seyahatlerin kolaylaşması, teknolojinin getirdiği olanaklar ve göçlerin de etkisiyle Britanya’da ortaya çıkan çok kültürlülük ortamı kişileri, İskoçyalı, İrlandalı, Galli ya da Asyalı-Britanyalı, Afrikalı-Britanyalı, Müslüman-Britanyalı gibi etnik köken, din ve vatandaşlığı yanyana getiren eklektik, melez kimlikler üretmeğe yöneltti. Böyle bir ortamda eski anlamda, ortak sanatsal bir ‘zevk’den bahsetmek de zorlaştı.

Ulusal kimliklerin silinmeye başlamasıyla, ulus-ötesi pazarın sunduğu olanaklar  halkın sanatsal tercihlerini de şekillendirmeğe başladı. Geçtiğimiz aylarda İngiltere’de yapılan başka bir araştırma, halkın sanatsal tercihlerinde, galeri ve müzelerden çok, ‘IKEA’ gibi ev eşyası satan   büyük süpermarketlerin, ’Changing Room’ gibi evlerin iç dekorasyonlarının değiştirildiği TV programlarının daha etkili olduğunu ortaya çıkardı.  İKEA’nın ürettiği tuval üzerine baskı “resimleri” ve reprodüksiyonlarda öne çıkan ortak zevk ise, yine aynı araştırmanın sonucuna göre, soyut ağırlıklı ‘minimalist, büyük kahverengi lekeli’ tuvaller.

Bu eğilimin  göstergelerinden biri de halkın, sanat eserlerini değerlendirme konusunda sanat eleştirmenlerinin ‘iyi’ olarak gördüğü ya da kurumlaşmış usta sanatçılardan uzaklaştığıdır. 5 yıl öncesinin en popüler sanatçılarından biri olan Mark Rothko’nun hızlı bir düşüş içinde olduğu da belirlenen araştırmada daha önce adı hiç duyulmamış sanatçıların eserlerinin popüler olduğu da ortaya çıktı. Örneğin, son birkaç yılın en popüler ressamı Jack Vettriano’dur. O da kim diyeceksiniz, evet ben de bu araştırma sonucunda bu sanatçının varlığından haberdar oldum. Yakın bir zaman önce, ‘Şarkı Söyleyen Kahya’ adlı resmini 744.800 Sterline satan Vettriano, sadece resimlerinin reprodüksiyonlarından yılda 500.000 Sterlin kazanmaktadır. Ancak bu sanatçının değil Britanya’da herhangi bir müzede eseri bulunması, henüz ciddi  bir galeride sergi açma fırsatı bile verilmemiştir. Bunun nedeni, galeri ve müze müdürlerinin Vettriano’nun resimlerini sergilenmeye layık bulmamalarıdır. Yani, Britanya halkı tarafından Picasso, Van Gogh, Dali, Monet’ten daha fazla sevilen Vettiano’yu eleştirmenler, ciddi bir galeride sergi açabilecek kadar  yetenekli görmemektedir.

Araştırmayı yürüten psikolog Alison Kidd, ‘bildik’ sanatçılardan uzaklaşma eğilimini, kişilerin evlerine asmak üzere her yerde görülen, bilinenden farklı imgeler arayışı içinde olmalarıyla açıklar. Seçim nedenleri arkasında, kişilerin bireysel farklılıklarını kanıtlama isteği vardır. Komşusundan, arkadaşından farklı bir resim arayışı içinde geleneksel resimlerden uzaklaşan insanlar bu defa da pazarın sığlığında kitleselleşirler. Londra’nın en büyük mağazalarından biri olan John Lewis’de resimler sanatçılara göre değil, ‘renk’ ve ‘ruh haline’ göre sınıflandırılır.

İngiltere’deki seçkin kültürel kurumların, toplumun tarihsel, edebi ve sanatsal kodlarını ortaya çıkarma ve bir sisteme bağlama isteminden kaynaklanan, ‘en popüler’i bulma  girişimleri, sanatsal anlamda tersi bir sonuca götürebilir. Eskiden, ’biz kimiz’ sorusuna kesin yanıtlar veren ada halkının, post-sömürgecilik çağında ortaya çıkan yeni kimliğini (ya da kimliklerini), kültürel ürünlere yansıtmakta ciddi güçlüklerle karşı karşıya olduğu açık. Bu yeni arayışları başlatan da, toplumun ekonomik ve sosyal gelişmesiyle, organik bir ilişki içinde olması gereken kültürel ürünlerin, ‘ulusal anlatı’yı yaratamamasıdır. Geleneksel anlamda ulusal değerlerin artık varolmaması nedeniyle de, National Gallery gibi yüksek kültürün mekanları bile kitle kültürünün ayak izlerinden halka ulaşmağa çalışmaktadır. Ulusun ne olduğu tanımı yapılamayan bir yerde, onu yansıtan bir kültür ürünü beklemek, klişe deyimiyle, arabayı atın önüne yerleştirmektir.

Çoğunluğun tercihinin izlenmesi, kabul edilmesi her koşulda bir demokrasi sorunudur, ama bu, seçimin doğru olduğunun garantisi değildir. Siyasette demokrasinin derinliği, muhalefetin gücüyle ölçülür. Sanatta bu derinliği, seçeneklerin niteliğiyle belirlemek yanlış olmaz sanırım. Halk, yüksek sanat elitinin diktesinden kurtulup, zevkini, kendi demokratik kararıyla belirleme hakkını kullandığı söylenebilir, ancak sorun, fertlerin kendi başına, bireysel zevkini belirleyebileceği nitelikli bir demokratik  ortamın var olup olmamasıdır. Bu bağlamda soru şudur; bu gelişmeler, zevkin demokratikleşmesi mi, yoksa kültürsüzlüğün yaygınlaşması mıdır?

BİR CEVAP BIRAK