SANATTAN… Yaratının kökleri – Yazarın Ölümü

SANATTAN… Yaratının kökleri – Yazarın Ölümü

0
PAYLAŞ

Fransız edebiyat eleştirmeni Roland Barthes, yazarın ve metnin birbirinden faklı iki varlık olduğunu söylerken, okuyucunun edebi bir yazıyı değerlendirmesi sırasında yazarın kimliğini, politik görüşlerini, din ve etnik köken vb. özelliklerini göz önüne alma eğilimini eleştiriyordu. Bir eseri anlamak için yazarın kimliğini bilmek zorunda değiliz diyordu. “Yazarın Ölümü” adlı eleştiri yazısında, edebi bir eserin, yaratıcısından ayrılmasıyla metnin, tek yönlü bir yorumun zulmünden kurtarılacağını ileri sürüyordu. Böylece eserin gerçek anlamı, yazarın “tutku” ve “zevk”lerinden kurtulup, okuyucunun izlenimine, takdirine geçecekti. Yani bir anlamda sadece edebiyatta değil, sanatın her şeklinde, egemenliği yaratıcıdan alıp, tüketiciye veriyordu, Barthes. Bu konuda öylesine iddialıydı ki, “yazar” (Auteur) tanımlamasını bile kullanmaktan kaçınıyor, yerine “yazıcı” diyordu. Tabii burada amacı, içerik olarak, yazar/yaratıcının elinden aldığı otoriteyi, (Autorité) tanımsal olarak da ilan etmek, yaratıcı ve eser arasındaki zincirleri tamamen koparmaktı.

Elbette, bir sanat eserinde çok sayıda anlam katmanları vardır. Okuyucunun esere yüklediği anlamlar her zaman yaratıcının niyetiyle uyuşmayabilir. Bu anlam katmanlarının çokluğunu, eserin zenginliği olarak da nitelendirebiliriz. Yine de, bir eserin içinde üretildiği kültürle, ki buna yaratıcının kimliği de diyebiliriz, eseri arasına böylesine kalın bir çizgi çizmek, yaratıcı sürecin doğasını küçümsemek gibi gelir bana. İçinde yaşadığı koşulların, yaşanan deneyimlerin sanatçı üzerindeki etkisi, hatta onu yaratmaya teşviki gözardı edilir sanki.

Geçenlerde, Londra’da bir üniversitede yaptığı söyleşisine katıldığım Aydın Mehmet Ali’nin son kitabı “Bize Dair-Pink Butterflies” bana yukarıda bahsettiğim ‘yaratı alanı’nın belki de düşündüğümden de önemli olabileceğini bana hatırlattı.

Kitabın adından da anlaşıldığı gibi, iki dilde yazılmış. Hatta bir değil, iki yazarı var.  “Bize Dair” başlıkla Gülfidan Erhürman’ın şiirleri, “Pink Butterflies” başlığı altında da Aydın Mehmet Ali’nin öyküleri bir araya getirilmiş bu kitapta. Mehmet Ali ve Erhürman iki kızkardeş. Biri İngiltere’de, diğeri de Kıbrıs’da yaşıyor, daha doğrusu yaşamaya zorlanmış, 1963 yılından beri. Söylediklerine göre, uzun bir süre birbirlerinin yazdığından bile haberleri yokmuş. Mehmet Ali, İngilizce öyküler, Erhürman ise, Türkçe şiirler yazıyor. Şekil ve dil olarak farklı olmalarına rağmen kullandıkları üslubun, politik kimliklerinin, düşüncelerinin benzerliği çarpıcı. Neredeyse ‘kültür ikizleri’ Mehmet Ali ve Erhürman. Savaşın, toplum ve bireyler üzerindeki etkisini, yabancılaşmayı, toplumdaki kadının rolünü iki dilden, farklı formatlarda fakat aynı “ağız”dan okumak mümkün bu kitapta. Bu benzerlik kardeş olmalarına bağlanabilir. Yine de, farklı coğrafya ve kültürler arasında geçen kırk yılı aşkın bir yaşam, tek yumurta ikizlerini bile değiştirmeye yeterli olabilirdi. Ama öyle olmamış. Yaşanan yoğun anılar, kaybolan arkadaşlıkların, uzakta kalan sevgilerin bıraktığı izler, düşen kırmızı bir yumağın topunu, elde kalan ucundan takip edercesine, yaratı sürecine şekil veren bağlama götürüyor okuyucuyu.

Bir kaç şiir dışında, birbirlerinin yazdıklarını ötekinin diline çevirmeyi de uygun bulmamışlar. Her öykü ve şiirin “ses buldukları dilde” kalmasını istemişler. İyi de yapmışlar. Evet kitabın bu özelliği, bir yandan iki dili bilme zorunluluğunu getiriyor. Ama, kitabı tek bir dilde yayınlamak iki kardeşin öykülerini, daha da önemlisi yaşamlarını iki boyuta indirgemek olurdu. İki dili bilen bir okuyucunun, Türkçenin nerede bittiğini, İngilizcenin nerede başladığını farketmeden, tüm kitabı aynı hikayenin bölümleri gibi okuyabilmesini sağlayan da bu özelliği olsa gerek.

Türkçe ve İngilizcenin birbirini ratgele (Ya da belli bir amaçla yapılmış bir dizge varsa bunu ben algılayamadım) izlemesi kitabın genelinde olduğu gibi, Mehmet Ali’nin öykülerinde satır aralarına da giriyor. Bellek, dille yaşam bulduğu için Kıbrıs’ta İngiliz askerleriyle yaşanan anılar İngilizce, Rumlarla olanlar, Rumca kazınmıştır belleklere. Öylede anlatılmalıdır, aynen yaşandığı gibi. “Şefika’ba” adlı öyküsünde yazar kendi de sorgular, çoğu zaman kısaca bellek dediğimiz kültürün bu izlerini; “Which culture left its footprints on my language?” Bu sorunun yanıtı kullandığı dilin kendisinde midir, yoksa İngilizcenin yazarın kendini ifade aracından başka bir şey olmadığı söylenebilir mi?

Bazı sözcükler ve anılar başka bir dile çevrilmez ya da çevrildiğinde yavanlaşır, ağırlığını yitirir, yaşamdan uzaklaşır. Böyle sözcülerin, öykülerin anlatılabildiği tek bir dil vardır: Doğduğu topraklar üzerinde yaşamayan ya da farklı kültürlerin istilasına uğramış, göç etmeye zorlanmış kişilerin dilidir bu. Yersiz-yurtsuz dilidir bu.

“Bize Dair-Pink Butterflies”, iki farklı coğrafyada yaşayan, iki farklı dilde yazan iki kardeş yazarın aynı kitaptaki ‘işbirliği’ni de gündeme getiriyor. Edebiyat dünyasında, birlikte yazılmış bilimsel, araştırma kitap örnekleri çoktur. Birlikte roman yazanlar da vardır. Film performans gibi sanat formatlarında ise işbirliği neredeyse kaçınılmazdır. Görsel sanatlarda da, çağdaş sanat pratiği içinde sanatçıların işbirliği yapmaları günümüzde oldukça yaygın bir olgu. Bunların en ünlüsü şüphesiz Gilbert ve George. Onlar sadece sanat pratiklerini değil, yaşamlarını da birleştirmeleri açısından özgün bir örnektir. Onlarca yıldır binaları ‘sarıp’, ‘sarmalayan’ Christo-Jean Claude çifti, hala Tate Modern’de sergileri süren İsviçreli sanatçılar Peter Fischli ve David Weiss akla ilk gelenler. Deleuze ve Guattari ise, eserlerinde felsefe ve psikolojinin mükemmel bir evliliğini kuran akademik dünyanın devleridir.

Okuyucu, izleyici olarak biz, ortaya çıkan eserleri izleriz ve onları kendi perspektifimizden değerlendiririz. Ama bu işbirliklerin, yaratıcı süreçte nasıl bir işlevi olduğu, karar verme mekanizmalarının nasıl işlediği hakkında bir bilgimiz yoktur. İşbirliği içinde çalışan sanatçılar da genellikle bu konuda konuşmaktan kaçınır. İki insanın her konuda aynı görüşleri paylaşması mümkün olmadığına göre, bir düşünceyi nasıl geliştirip, bir sonuca varırlar? Düşüncelerin üretilmesiyle, bunların pratiğe dökülme süreçlerini nasıl çözerler? Biri, düşünsel yanında yetkinken diğeri, pratik yanını üstlendiği bir görev dağılımı mı vardır, aralarında? Fikir ayrılığına düştükleri zaman nasıl karara varırlar? Birinin düşüncelerinden ödün vermesi mi gerekir? Evliliklerde olduğu gibi, sanatsal işbirliklerinde de eşlerden biri mi baskındır? Örneğin, son yıllara kadar arka planda olan Jean Claude’un katkılarının Christo tarafından tanınması ya da her yerde birlikte olmalarına rağmen genellikle George’un konuşması gibi.

Mehmet Ali ve Erhürman’ın işbirliği ise biraz farklı görünüyor. Kitabın dizgisi, hangi yazının nerede yer alacağına, hangisinin diğer dile çevrileceği kararlarında bir işbirliği yapılmış olabilir. Ama görüldüğü kadarıyla bu, üretim sonrasında ortaya çıkan bir işbirliği. Yazdıklarını karşılıklı olarak, daha üretim sürecinde etkileyebildikleri bir süreç yok aralarında. Ayrıca, işbirliği yapılacabilecek en zor sanat biçimi de şiir olsa gerek. Bu bağlamda onların işbirliği yaptıkları alan, yazılarını paylaştıkları konularında, imgelemlerini bandıkları ortak kültürde, erkek egemen bir kültürden gelen kadının toplumdaki yeri ve rolünde, yani yaratının köklerinde..

Sanatçılar arasında işbirliğinin 1960’lı yıllardan sonra yaygınlık kazanması, bu döneme rastlayan derin toplumsal dönüşümlerin bir yansımasıdır. Sanatsal işbirliği, kolektif üretimin öne çıkarılması, onun kutlanması olduğu gibi, toplum içinde erimeye başlayan bireyin pozisyonuyla da ilgilidir. Bilim ve iletişim teknolojisi alanındaki gelişmeler bireyin toplumsal rolünü değiştirirken, sanatçının, inzivaya çekilmiş, solipsist bir birey olduğu romantik nosyonunu da etkilemişti. Özgün birey olarak sanatçıdan, anonim, toplumsalın bir parçası olan sanatçıya geçiş bu anlamda, Rönesans öncesi sanatçı tanımlamasına geri dönüşü değil, toplumsal/sanat üretim sürecindeki radikal değişikliklere işaret etmektedir.

Bu bağlam içinde Postmodernizmin, ‘kişilik’ fikrini yapı-söküm yoluyla ortadan kaldırma iddiasına rağmen, insanların hala yaratıcı sürecin, sezgisel, kesin formüllerle açıklanması olanaksız bir esin aralığında gerçekleştiği fikrini taşımaları, bir anlamda birey ve toplum arasındaki paradoksal ilişkinin çözülmediğine işaret ediyor. Eğer gelişmenin kaynağı tam da bu paradoksa, bunun sağlıklı bir çatışma olduğu söylenebilir.

Sanatçılar, kendini ifade ve öznellik gibi sanatın geleneksel nosyonlarını sorgulamak amacıyla da işbirliği yapar. Bu tür çalışmalarda, sanatçı olarak ‘ben’ yerini ‘biz’e bırakır. Bu tür bir işbirliğinde sanatçılar, Gilbert ve George örneğinin tersine, kişiliklerini geriye çeker. Üretim süreci ve sonunda ortaya çıkan eser önem kazanır. “Bize Dair-Pink Butterflies”ın yazarları, yukarıdaki iki eğilimin dışında, özgün bireysel yaklaşımlarını koruyarak bir işbirliği gerçekleştiriyor bu kitapta. İki yazar da, duygularına, düşüncelerine kendi hakim oldukları, ses verebildikleri dilde ve üslupta yazıyor. Tek tek birey ve sanatçı olarak seslerini, politik kimliklerinin, toplumun yapısıyla çatıştığı nokta üzerinde birleştiriyorlar. Böyle bir işbirliği ise, henüz “yazarın ölmediğini” düşündürüyor.

BİR CEVAP BIRAK