SANATTAN… Özgün/sahte sanat sorunsalı

Son günlerde, piyasada dolaşan çalıntı ve sahte sanat eserleri İngiliz basınını oldukça  meşgul etti. İngiltere‘de yayınlanan, 24 Mayıs 2005 tarihli ‘The Independent’  gazetesinin birinci sayfası tamamen bu konuya ayrılmıştı. ‘British Museum’ un önde gelen bilim adamlarından Paul Craddock’un, “piyasada bulunan antik eserlerin çoğu ya sahte ya da çalıntı” olduğu yolundaki demeci, ‘Sanat Piyasasında Skandal’ başlığıyla tam sayfadan verildi. 

Özgün sanat eserine sahip olanların sayısı çok fazla değildir. Olanlara ait eserlerin sahte çıkması ise, sahip olmayanlar için, cep telefonunu çaldırmaktan daha önemli değildir. Bir sanat sever bile olsanız, eğer sanatla ilgili bir yatırımınız yoksa, sanat piyasasındaki dalgalanmalarla ilgilenmeniz de uzak bir ihtimaldir.

Tahminlere göre yıllık 500 milyon Sterlin olan İngiltere sanat piyasasında dolaşan paranın, kamuya ait müzelerin, belediyelerin ve diğer bazı kamu kuruluşlarının da aktif olması nedeniyle, bir kısmının vergi mükelleflerinin cebinden  çıktığı gerçeği, konuya biraz daha yaklaşmanızı sağlayabilir. Yine de bu konuya ilgi sınırlıdır.

Benim burada merak ettiğim ve sorgulamak istediğim konu, bir eserin sahte çıkması halinde sahibinin parasını geri alıp almaması değil, ’sahte’ sanat eserlerinin kendisidir.
Yani, aslından yapılan bir kopya ya da bir sanatçının üslubuyla yapılan bir eserin sanatsal değerleri.

Müzelerde sahte olduğu anlaşılan eser sayısı, II. Dünya savaşından sonra, özellikle de son on, onbeş yılda teknolojinin getirdiği yeni olanaklarla bir artış gösterdi. Yakın bir tarihte, ‘Biritish Museum’daki Azteklere ait, kristal bir kafatası olan ölüm sembolü üzerinde yapılan incelemeler, eserin 19. yüzyılda yapıldığını ortaya çıkardı.

Çoğu zaman eserlerin sahte olduğu anlaşılınca, ‘kopya’lar basına yansıtılmadan sessizce müze depolarına indirilir. Bazen de İskoçya Ulusal Müzesindeki Boticelli tablosu gibi skandal yaratabilir. 1933’de İskoç Ulusal Müzesi’nin satın aldığı Boticelli’nin “Bir Gencin Portresi”nde, 1952 yılında yapılan incelemeler sonucu, Boticelli’nin ölümünden 300 yıl sonra keşfedilen boya malzemelerinin kullanıldığı belirlenmişti. O zaman, müze bir skandala meydan vermemek için portreyi depoya kaldırdı.

Benim bu örnekle altını çizmek istediğim; Boticelli tablosu alındığında zamanın ulusal müze müdürünün portreyi, paha biçilmez bir kazanım olarak değerlendirmesi ve Louvre müzesinde bulunan benzer bir Boticelli portresiyle de bir karşılaştırarak, aldıkları tablonun sanat değerinin çok daha üstün olduğunu öne sürmesidir. Bu özellikleri nedeniyle de müze müdürünün, tablonun Boticelli’ye ait olduğu hakkında hiç bir şüphesi yoktur.

Tablonun orijinal olmadığı anlaşıldıktan sonra Belçikalı ressam Albert Philippot resmi kendisinin yaptığını itiraf etmiştir.

Uzmanların  yanılmalarının ilk örneği değildir bu elbette. Hatta bazı uzmanlar, piyasada satılan sanat eserlerinin %10’la % 40 arasında değişen bir oranda sahte olduklarını ileri sürmektedirler.

Uzmanları böylesine şaşırtanların belkide en tanınmış olanı, 17. yüzyıl Hollandalı ressam “Vermeer uzmanı”, yine Hollandalı Han van Meegeren’dir. Johannes Vermeer’in “Emmaus” ve “Zina Yapan Kadınlar” adlı tabloları, yedi yıl boyunca Rotterdam’daki Boymans Müzesinde kalmış ve  Vermeer uzmanlarından Abraham Bredius’un bile “başyapıt” olarak nitelendirdiği binlerce kişi tarafından ilgiyle izlenmişti. II. Dünya Savaşı sonunda yapıtların Meegeren tarafından yapıldığı ortaya çıktı. Suçlu bulunan Meegeren cezaevine atıldı. Orada, 1947’de ölmeden önce yaptığı başka bir “Vermeer” resmiyle de halk kahramanı olmuştu.

İngiliz John Myatt’da 1999 yılında yakalanıp Brixton cezaevine atılmazdan önce çok sayıda Giacometti ve Roger Bissiere eserini uzmanlara satmıştı.

Şimdi benim burada sormak istediğim şudur; bir resmin sahte olduğu anlaşılıncaya kadar sahip olduğu estetik değerler, daha sonra üzerinde hiç bir fiziki değişiklik yapılmamasına rağmen nasıl  birdenbire ortadan kaybolur, ve o eser, sanat değerini yitirir?

SANAT MI, SANATÇI MI ÖNEMLİDİR?
Yukarıdaki Boticelli ya da Vermeer tabloları örneklerinde de görüleceği gibi, sahte resimler sadece uzmanları aldatmakla kalmamış, onların takdirlerini de toplamıştır. Evet, söz konusu eseri artık, üslübu kullanılarak yapılan sanatçının adıyla anmak mümkün değildir fakat bu eserin daha önce varolan estetik değerlerini birdenbire yokettiği söylenebilir mi?

Sanat eserinde özgünlüğün aranması, sanatçının eserindeki ‘iz’lerinin önemi tarihsel süreç içinde değişimlere uğramıştır. Sanatçının, daha önce olmayan bireyselliğinin öne çıkması Rönesans döneminde başlar. Daha önceki Gotik dönem eserlerinin çoğu anonimdir. Rönesans öncesinde, çalıştığı atölyenin üslübuna göre adlandırılan bir  eser, bu dönemde artık sanatçının ismiyle anılmaya başlandı. Ancak yinede atölyelerde yapılan kolektif çalışmalar tamamen ortadan kalkmamıştı.

Bunun en en iyi örnekleri Rembrandt ve Rubens’dir. Zaten aksi halde bu sanatçıların yaptığı ya da onlara atfedilen binlerce tablonun varlığını açıklamak güçtür. Örneğin Rubens, atölyesinde, en az kendisi kadar yetenekli ressamların yaptığı resimlere son rütuşları atıp onları imzalamıştı. Rubens bunu gizlemediği gibi, bazen farklı ellerden çıkan resimlerin kalitesinin artığını bile savunmuştur. Dostları ve müşterileri ile arasındaki yazışmalarda da  bunu açıkça belirtmiştir.

18. ve 19. yüzyıllarda sanata hakim olan Romantizm ile birlikte, sanat ve sanatçı kavramları da değişime uğramış, sanatçının üslubu herşeyin üstünde görülmüştür. Sanatçı bu dönemde tanrı ile sıradan insan arasında bir varlık gibidir. Sanatçının fırça kullanışı, renk seçimi, tarzı artık sadece resmin  içeriğiyle ilgili değildir. Eser, sanatçının ruh halini, kişiliğini, yapısını, resmin içinde yapıldığı koşulların ipuçlarını taşıyan göstergelerin bir toplamıdır. Bu dönemde yabancı bir elin esere değmesi düşünülemezdi bile.

Modern sanat ise, bu bağlamda biraz daha Rönesans’a yakındır. Özellikle de 20. yüzyılda, nesnelerin olduğu gibi, sanat eserinin içinde kullanılmaya başlandığı Kübizm ve sonra da Duchamp’ın “ready-made”leriyle yeni bir boyuta giren ve  bugün artık ’herşeyin’ sanat eserine girebildiği ve sanat olabildiği bir dönemde sanatçının ve sanatın özgünlüğünün kriterleri farklıdır. Bugün, çağdaş sanatçının, çevresinden ayırdığı bir nesneyi, ona hiç bir şey katmadan sergilemesi mümkündür. Dolayısıyla, Rönesans’ta önemli olan üslub da önemini yitirmiştir. İki ayrı işin aynı sanatçıya ait olduğu anlamak artık o kadar kolay değildir.

Yine de, bir işin yapılış sürecinde, seçilen malzemede, sunuş ya da konuda ortaya çıkan tekrarlar bir işin arkasındaki sanatçıyı anlamamıza yardımcı olabilir. Bir anlamda, üslub kavramı da değişime uğramıştır sanatla birlikte. Mesela, eğer Bulgar kökenli sanatçı Christo’nun işlerini biliyorsanız, gördüğünüz her sarılı bina size onu hatırlatabilir.

Sanatta bireyselliğin (üslub) kaybolması bir gereksinim olarak da ortaya çıkmıştır. Sanatın bugün geldiği noktada bazen bir tasarımı tek bir sanatçının kotarması da artık olanaksızdır. Dev boyutlardaki bir işi ya da teknik bilgi gerektiren bir tasarımı gerçekleştirmek için sanatçının başkalarıyla birlikte çalışması doğaldır. Sanatçının tek başına yapamayacağı bir tasarıma yönelmesi, belkide sanatta bireyselliğin ortadan kalkmasıyla da ilgilidir. Genelde sinemaya özgü bir olgu olan grup halinde üretime  günümüzde plastik sanatlarda da  rastlanır.

Sanatçının özgün ‘iz’inin yani üslubunun ortadan kalkmasıyla ‘kopya’ kavramına  bakış da değişmiştir. Modern sanat, artık doğayı taklit etmez ya da ondan öykünmez,  daha çok yine sanatın kendisini “model” olarak kullanır. En yaygın bilinen örneği Picasso’nun, Velasquez, Manet, Poussin gibi ressamların eserlerini kendi tarzıyla yeniden yorumlaması yani “kopya”lamasıdır. Fotoğraftan çalışma yöntemi olan Hiperrealizm de buna eklenebilir.

Postmodernismde ise kopya kavramı farklı bir boyuta gelmiştir. Kopya kavramı içinde bulunan ikincil olma, asıl olmama tanımlaması sönmüştür. Bunun başlıca nedeni ‘orijinal’ kavramındaki dönüşümle ilgilidir. Burada söz konusu olan, mesela Picasso’nun Velasquez’i kendi üslubuyla yeniden yorumlamasından temelden farklıdır.

Bugün çok sayıda sanatçı, sanatta çalıntı ve sahiplenme (özgün sanat) kavramını kendilerine konu alıp sorgulamışlardır. Plastik sanatlardan edebiyata kadar bunların örneklerini görmek mükündür. Amerikalı sanatçı Sherry Levine başka bir fotoğraf sanatçısının fotoğraflarının ‘reprodüksiyon’larını sergilemiştir. Luce Irigaray, Yunan felsefecilerinden çağdaş düşünürlerin eserlerine kadar uzanan bir yelpaze içindeki yazarların eserlerinden cümlelerle yazdığı doktora teziyle ün yapmıştır. Pastiş, yani farklı sanat üsluplarının bir arada kullanılması postmodernizmin en belirgin bir özelliği haline gelmiştir.

Kopya ile özgün arasındaki fark artık öncel olmakla belirlenmediği için, bir eserden kopyalanmış başka bir eser de özgün sayılabilir. Başka bir sanatçının eserinin fotoğrafı ya da bir fotoğrafın fotoğrafı özgün bir eser olabiliyorsa -bunu açıklama koşuluyla- Meegeren’in yarattığı “Vermeer” tablosu, taşıdığı estetik değerler nedeniyle çağdaş bir başyapıt olması gerekirken depoya kaldırılması, sanatta vurgunun bir anlamda sanatçıya yani ‘ad’a, imzaya geçtiğinin göstergesidir. Bu nedenle de günümüzde bilinen bir ‘ad’ın (ki çoğu zaman bu “ad”da basın yoluyla kazanılmıştır) imzalaması dışında hiç bir özelliği olmayan bir çok eser görülmektedir.

Bu açıdan, ustaların  resimlerinin sahtesini ya da üslubunu kullanarak kopyalarını yapma sorununa baktığımızda paradoksu görmemek elde değildir. Bir anlamda, Albert Philippot, Meegeren, John Myatt ve daha yüzlercesi, eğer kopya yaptıklarını açıklasalardı, cezaevi yerine bir çok elit sanatçı arasına girmeleri olasıydı denebilir.

SANAT BİR METADIR
Yaşamda, gerçek ve sanal, sanatta, özgün ve kopya/sahte arasındaki farkın anlamını yitirdiği bir çağda, müzelerin, açık artırma salonlarının delicesine sahteleri asıllarından ayırma çabalarını, nostaljik bir duygusallıktan çok, piyasa değerlerinde aramak gerekir belkide.

Eski ustalara ait bir resmin kopya olduğunun anlaşılmasıyla birlikte ortadan kaldırılmaya çalışılması eğilimi, her ne kadar Romantisizm’le örtüşük gibi görünsede,  kapitalizmde sanatın pazarlanmasıyla da ilgilidir. Alınıp satılabilen her ‘şey’ gibi, sanat eseri de bir metadır. Astronomik rakamlarla satılabilen bir Rembrandt’ın kopya olduğunun ortaya çıkması ile, sokakta satılan Calvin Klain kot pantolonlarının ya da Chanell marka parfümlerin piyasayı düşürmesi arasında paralellik vardır. İşportadan aldığınız “Calvin Klain” daha iyi kalitede olsa bile ya da işportadaki  Chanell’in kokusunu aslından ayıramıyor bile olsanız, bu yine de hoş görülebilecek bir şey değildir  pazar için.

Piyasada binlerce Rubens eseri olması da, hepsi Rubens’in elinden geçmiş olsa bile aynı derecede kötüdür pazar için. Eser sayısının, değeri düşürmeyecek bir düzeyde kalmasında yarar vardır. Çoğu zamanda buna karar veren sanat piyasasını kontrol eden belli başlı grup ya da kişilerin çevresinde odaklanmış “uzmanlar”dır. Bazen basında tanık olduğumuz, şu ya da bu eserin kopya olduğu yolundaki tartışmalar, uzmanların sanat sezgilerinden çok pazar dürtüleriyle yaptıkları tartışmalardır. 1987’de bir Japon sigorta şirketine 39 milyon ABD Dolarına satılan Van Gogh’un ‘Ayçiçekleri’ tablosunun bazı uzmanlar tarafından sahte olduğu ileri sürülmüştür.

Metalaşma süreci sadece bir avuç açgözlüyü etkilemez, sanatçı da aynı toplumda yaşamak zorundadır. O da, oyunu aynı kurallarla  oynamaya zorlanır. İtalyan sürrealist ressam Giorgio De Chirico’nun, bazen para karşılığı kendine ait olmayan resimleri imzaladığı bilinir. Resimler sahte, imza ise gerçektir.

Belkide şu hikaye özgün-sahte sanat sorunsalını en iyi anlatır;

Rivayete göre, 1940’larda bir galeri sahibine, çok iyi bir müşterisi telefon ederek, yüklü bir miktarda para ödeyerek bir Picasso resmi satın aldığını söyler. Ancak bir sorun vardır; Picasso resmi imzalamayı unutmuştur. Resmi alan, galeri sahibinden arkadaşı olan Picasso’yu gördüğü zaman resmi imzalattırmasını rica eder. Galeri sahibi kabul eder. Picasso ile buluştuğunda, ona durumu anlatır galeri sahibi. Picasso tabii, der. Ancak resmi gördüğünde kendisine ait olmadığını anlar. Galeri sahibinin hayal kırıklığına uğradığını görüncede, Picasso, resmi imzalattırmak isteyen kişinin ne kadar iyi bir müşterisi  olduğunu sorar. O da, çok iyi bir müşteri olduğunu belirtir. “O zaman” der Picasso, “bu resim benim” ve resmi imzalar.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

three × 3 =