Savaşın asıl sebebi…

60 yıl evvel başlayan bu cefa, günümüze değin kanlı birşekilde uzanırken; tarih sayfalarına da ‘Arap Milliyetçiliği’ ve bu topraklardaki çaresiz halkı kullanarak,  Arapların olası barış şanslarını zedeleyen malum ‘Din Örgütleri’ kavramlarını da tekrar tekrar şekillendirerek ekledi.


Gerçekte, kökeni Firavunlara kadar uzanan Mısır’lılar veya aslı Fenikelilere kadar dayanan Lübnan’lılar gibi, değişik temellerden yükselen  bu farklı ülkeler, ‘Arap Kimliğini’ gururla taşıyor.


Peki bu kimliği yaratıp, güçlendiren ne?
Din mi? ( Bu noktada, çoğunluğu müslüman olmasına rağmen, değişik inançlara sahip Arapları da hatırlayalım… )
Dil mi?
Onların ‘onsuz’ yapamayacağı ‘emperyalist batı’ mı?
Yoksa eskimeyen hasım İSRAİL’ ın ta kendisi mi?


***


Arap Milliyetçiliği’nin Başlangıcı…


İkinci dünya savaşı sona erdiğinde, Amerika Birleşik Devletleri ‘dünyanın en büyük ekonomik gücü’ durumuna ulaştı. O dönemde, Amerika, askeri güç ve prestijiyle buna katılan Sovyetler Birliği ve İngiltere,  Avrupa ve Ortadoğu’nun  kaderini kontrol altına almaya karar verdi. Bu amaç doğrultusunda,  Birleşmiş Milletler 1948’de İngiliz’lerin Filistin topraklarındaki kontrol gücüne son vererek ‘bu bölgede, sadece yahudilere ait olabilecek bir yerleşim alanı oluşturmaya’ karar verdi: İsrail .


Bu gelişmeler sırasında, bağımsızlıklarına henüz kavuşmuş olan müslüman Pakistan ve Endonezya, kendi içişleriyle uğraşırken; İran’ da İsrail’in kuruluşunu uzaktan takip etmekle yetiniyordu. Diğer taraftan, Mısır, Irak, Suriye ve Sudi Arabistan, bu yapılanmadan dolayı ‘politik bir yenilgi’ duygusuna kapıldı. O güne değin, müslüman, hristiyan ya da yahudi Araplar için ortak olarak kabul edilmiş kültürel değerler, böylece, yıkılmaya başladı.


Gerek ‘Sosyalist-Marksist’ müslümanlar, gerekse yahudiler, batının, İsrail oluşumuna ihtiyaç duyuş sebebinin farkındaydı: Petrol.


Durumdan hoşnut olan yahudiler, kendilerine, Amerika ve Avrupa’dan  eklenen destek ve katılımlarla, yeni ülkelerine hızla yerleşmeye başladı.
Hatta İsrail lideri Ben-Gurion, daha fazla arazi edinme karşılığında önerdiği ‘maddi tutar ve West Bank’ın Filistin’lilere ait olacağı’ sözüyle,  Ürdün Kralı Abdullah’ın desteğini kazandı. Bunu takiben, bazı Filistin’lilerin arazileri, yüksek fiyatlar karşılığında, yahudiler tarafından  satın alınmaya başlandı.
Bu gelişmelere karşı çıkanlar da vardı elbet…’Böyle bir oluşumun, diğer Arapları, Avrupalılara ve yahudilere karşı saldırganlığa yönelteceğini’ savunanlar, haklı da çıktı sonuçta …Buna rağmen, bölgedeki İsrail karşıtı ilk ayaklanmalar, İngiltere’nin de desteğiyle kontrol altına alındı.


***


Aynı Zamanda Mısır’da ise…


Kendi politik geçiş süreci içinde bocalayan Mısır’da 1952’de son Osmanlı Kralı Faruk’un tahttan indirilmesi, ülke için büyük bir dönüm noktası oldu.
Askeri akademide tarih profesörlüğü yapmış, devrim lideri Gamal Abdel Nasser, halk desteğini usta bir manevrayla arkasına aldı: Osmanlı dönemi paşaları ve toprak ağalarının, mal-mülk ve arazilerini, halka mal edeceğini açıklayan Nasser, ülkede ’sınırlı arazi reformunu’ başlatti. Böylece, el koyulan arazilerin bir kısmı, fakir çiftçilere dağıtılırken, devrimci lider, milli kahraman durumuna ulaştı. Diğer yandan, ‘Arapların, tarih boyunca kazandığı zaferlerin ve islamın, erken döneminde bilimsel gelişmelere olan katkısının Avrupa’yı nasıl etkildiğini’ içeren mesajlarıyla, Nasser, Arap dünyasında da taraftarlar kazanıyordu. Nasser’ın 1956’da Anglo-Amerikan etkisine sırt çevirerek, Süveyş Kanalı’nı Mısırlı’lara mal etmesinin ardından, ‘İsrail konusunda zaten kızgın olan’ Arap dünyasında ‘lider’ konumuna gelmesi kaçınılmaz bir sonuç doğurdu:
‘Tüm Arap ülkelerini bir çatı altında toplayabilmek ve bu ülkeler arasında dayanışma yaratabilmek amacıyla’  Mısır ve Suriye 1958’de ‘Birleşik Arap Cumhuriyeti’ yapılanmasını oluşturdu. Yemen, Lübnan, Sudi Arabistan ve Irak’ın da desteğini kazanan bu ideoloji, ‘tek Arap milleti, tek Arap birliği kimliğini’ nihayet yaratmış oldu.  Buna göre, bu kimlik, sadece müslümanların değil, diğer dinlere de inanan, tüm Arap ülkelerindeki vatandaşların ‘ortak kimliği’ olmalıydı. Nihayet, kendi modernleşme yolundaki bu oluşum, ‘emperyalizme ve kapitalizme karşı, milliyetçi’ propagandalarıyla  kitleleri etkilemeyi başardı.


Nasser’ın, çoğunluğu peşinde sürükleyen etkisi, entellektüel kitle tarafından tedirginlikle izlenirken; diğer yandan, unutulmuş olan ‘fakir ve dinci’ halk kesimi arasında ise yeni bir yapılanma doğdu: Müslüman Kardeşliği Grubu.


***


Müslüman Kardeşliği….


‘Modernleşme ve onun şeytani güçleri karşısında’ yer alan felsefesiyle islami kuralları uygulamayı ilke edinen grup, Kuran-ı Kerim’i de anayasaları olarak kabul etti. Grubun Mısır’daki doğuş ve  başarısının temel nedeni ise  ‘yaşam koşulları iyi olup sol ya da milliyetçi kanadı temsil eden azınlığın ‘materyalist’ olarak görülmesi; halk çoğunluğunun fakir ve eğitimsiz olması; dinin mağdur durumdaki halk için koruyucu tek öge olarak kabul edilmesi ve bu boşluğu dolduracak bir alternatifin henüz bulunmaması’ oldu.
Günümüzde hala, dönemin Müslüman Kardeşliği Grubu Lideri Sayyid Kutb tarafından yazılmış olan kitap (İng. adı, Milestones) radikal kitleleri etkilemeye devam ederken, Müslüman Kardeşliği ideolojsinin de temelini olusturuyor: ‘Hz. Muhammed Arap olduğu için, tüm Araplar ‘müslümanlık çatısı altında’ birleşmeli…Bu birliğin korunabilmesi için Kuran-ı Kerim ilkeleri takip edilmeli…’
Böylece diğer yönetim sistemlerine alternatif olarak ortaya çıkan ‘din kardesliği felsefesi’ ülke sınırları ötesine de uzanarak, çoğunluklar  tarafından ‘dini bir mesaj, politik bir organizasyon, ekonomik bir çözüm yolu ve sosyal bir ideoloji‘ olarak kabul edildi.


Diğer yandan, bazı radikal grupların, ‘Arap milliyetçiliğini, din ve cihad ideolojisyle birleştirmesi’ ise birçok kişi tarafından benimsenip, gelişerek, destek buldu.


***


Ve  böylece, temelleri Mısır’da atılan bu ‘yaşam felsefeleri’, dünyanın her neresinde olursa olsun, tüm  insanları ‘bir şekilde’ etkilemeye devam ediyor.



Gerçek olan şu ki, ‘emperyalizm, petrol ve İsrail’ Arap milliyetçiliği’ni önemli ve hassas bir kimlik durumuna getirdi. Eğer, o dönemde, İsrail oluşturulmasaydı, bu kimlik, bu kadar büyük bir önem kazanıp, güçlenmeyecek; Fransa ve İngiltere’nin bölgeden çekilmesiyle, sıradan bir yaşam tarzı haline gelecekti. Ve bu kimlik, sadece içinde bulunduğu ülkenin sınırlarına ait kalıp ‘kendi ulusallık bilinciyle ve kendi ülkelerinin içişleriyle meşgul olan’ sakin bir milliyetçilik olacaktı. 


 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

18 − 18 =