Savrulan ülke gerçeği

Geçen gün bir siyasetçi kimsenin şimdiye dek düşünemediği bir gerçeği, adeta tüm topluma ışık saçarcasına açıklamış; denetim mekanizması olan her sistem demokratik olabiliyormuş. Hayret, doğrusu! Bundan çıkarılabilecek anlam şu ki, icra edilen siyasi sistem fevkalde imiş, ama sadece ufak bir eksiği varmış, o da denetim mekanizmasının olmayışı imiş. Daha ne olsun ki! Bu zat-ı muhterem halen hâkimiyeti sürdürülen ülkeyi emperyalizme teslim siyasetinin içinde daima üst kademelerde bulunmuş, her hafta kubbe altı toplantılarında toplumun en üst düzey sorunlarına kurmay mevkide karar oluşturma meclis üyeleri arasında yer almış ve almaktadır. Zekânın bu düzeyi de doğrusu akla durgunluk veriyor olmalı ki, bizler bu konuları anlamada güçlük çekiyoruz.

Bir siyasi anlayış ki, ülkenin en üst düzey siyasetçisinin bir emperyalist ülkenin Ortadoğu’daki işlerinin yürütülmesine ve emellerinin sağlanmasına memur edilirken halkın temsilcisi meclisten izin alınmasına gerek duymuyor. Üstelik de bu anlayıştaki siyaset daima seçilmişleri atanmışların fevkinde görürken bu kez atanmışlığı terfi olarak algılamış olmalı! Siyasi anlayış bu olduktan sonra, Meclise başvurulsa ne olur ki; denetim altında şeklen alınmış kararın icra gücü olur mu? Amaç zaten kararların üst düzeye çekilerek, parlamento denen kalabalığın gürültüsüne maruz bırakılmadan, el çabukluğu ile geçirilmesi değil mi? İş parlamentoya kalınca ne olduğunu görmedik mi! Şöyle ki, Körfez savaşında parlamentonun son anda verdiği kararla müttefikimiz ABD’yi Irak’a güneyden girmeye zorlayarak, gereğinden fazla zayiat vermesine neden olmadık mı? İyi ki stratejik ortaklığımız fazla zarar görmedi de, büyük yıkıma uğramadık, sadece el altından anlaşılmış şarta bağlı bağıştan mahrum kaldık. Hal bu ki, ilk bomba Irak’a düştüğü anda epey bir dolara boğulacaktık. Heyhat, olmadı işte, siyasi sistemin hantallığı ile uğranılan zarar!

Bunun aksi örneği, siyasi tarihimizde altın harflerle(!) yazılmış olan, stratejik ortağımızın Irak boru hattının hiçbir uluslararası kurulun kararı olmadan kesilmesi ricasının, parlamento kalabalığından geçirilmeden uygulamış olmamızdır. 

Ters yönde verdiğim bu örnekler dururken, bir süredir ruhumuz dahi duymadan olağanüstü kararlar alınıp uygulanırken, şimdi kalkıp da siyasi işleyişi denetleyecek bir sistemin olmadığı, bazı çevreleri de fazla üzmeden yarım ağız ifade etmek biraz ayıp olmuyor mu? Bu zat-u muhterem bilmiyor mu ya da düşünemiyor mu ki, bu koşullarda hukuk fakültelerinde anayasa hukuku hocaları acaba öğrencilere hangi konuları vicdanına sığdırarak ve içine sindirerek, bunun da ötesinde talebelerinin inanacağına güvenerek anlatabilmektedirler! Böylesi siyasetle işbirliği içinde bu talkımı siyasete verenler ve servetine servet katan bilim düşmanı sözde hukukçular bilmiyorlar mı ki, denetimsiz tek adam rejiminin başına peygamberi koysanız, o da şaşırabilir! 

O zaman bu sistemi kim istedi; böyle bir proje siyasi yapıyı kim istedi de, bir partinin karnından cenin hâlinde çekilip ortaya çıkartılıp, alây-ı valâ kademesinde görevlendirerek iktidara taşındı. İktidara taşınmakla kalmadı, muazzam bir emperyalist ekonomi programı da emrine verildi, hatta ilk anlarda yaşanan ufak çöküşler dahi program dışı ilavelerle takviye edildi? İsrail meselesinin uygun zeminde götürülmesi de görevler arasına, tabana ters de olsa, sıkıştırıldı. Zira gerek İsrail gerek Ortadoğu ve onun içinde yedirilen Kürt meselesi halkın direnişi ile karşılaşınca projenin o boyutları bir süre askıya alındı. 

Bu iki meseleyi toplum nezdinde dengeleyebileceği düşünülen bir konu da, Yeşil Kuşak projesinin günümüz koşullarında farklı biçimlendirilişi olan malum ılımlı İslam meselesi idi. Bu konuda Türkiye uygun ajan, var olan siyasiler de uygun araç olabilirdi. Sanki görevlendirilen partiden önce insanımız dinsizdi ya da İslam dışı inançlara sahipti de, görevlendirilen yeni iktidar sayesinde Elhamdülillah halkımız hem İslam’a kavuştu hem de kapitalizmin tüketim çılgınlığına. Müthiş birliktelik! Öyle ki, hanım modaları da milyonluk Fransız modacılarının kıyafet ya da çantaları veya ayakkabılarıyla sakil şekilde modalaştırılmaya başladı. Samimi Anadolu insanımızın inancı doğrultusunda asil ve terbiyeli kıyafeti, ne olduğu belirsiz, örgüt simgesini andırırcasına tek tip zevksizlik görüntüsüne dönüştü. Fakat bu bir başarı idi; şöyle ki, İslâm kendi anlam ve felsefesiyle ayağa kalkacak olursa, Sovyet ve Çin belasından kurtulmuş olan Batı’nın başına belki de daha güçlü ve gözünü kırpmadan canlı bomba dahi olabilen kamikaze belası açılacaktı. Üstelik de, böylesi potansiyel, giderek çöken ve çevreden başlayarak yoksullaşan kapitalizme karşı hızla yayılabilecek bir yeni yapılanma oluşabilir. Müslüman ve kapitalizmle bütünleşmiş Türkiye bu potansiyel volkanı massedebilecek en fedakâr toplum-ekonomi olabilirdi. Ne var ki, bu proje gereği, kendi sükûneti ile seyreden Türkiye’nin ibresinin ters döndürülmesi ve kültürüyle, ibadet biçimi ile daha bir güney komşularına sempatik gözükecek bir konuma oturtulması gerekiyordu. Usul böyledir; bir toplumun arasına casusu sokmak istenirse, bizzat o toplum içinden seçilen elemanlar eğitilir ve bu işe koşulurlar, yoksa casus zeytinyağı gibi su yüzüne çıkar. 

Son yoz siyasi oluşum böylesi kaba hatlarla yazılabiliyorsa, bizzat oluşumun içindeki zevat bu sürece cefalı olarak hizmet verdikten sonra bugün kendi vicdanı ile mi hesaplaşıyor, yoksa yarını düşünerek bir hesap anında “ben söylemiştim” kolaylığına mı kaçmaya çalışmaktadır? Her iki durum da yapılan ve hâlâ da devam edilen günahları kapatmaya yeterli görülemez. 

Bugünkü şanssız siyasi oluşumu sürdüren siyasi yapı çok büyük suç ve günah işlemektedir. Hem de bu günah salt ülkenin geleceğine yönelik değil, aynı zamanda bizzat işbaşındaki siyasi kadronun ve kendilerinin de muhtemel geleceğine karşı işlenmiş suç ve günahtır.

Siyasi iktidarlar devlet değildir. AKP ise devlet olduğunu düşünerek icraatını sürdürmektedir. Devlet olmak başka şeydir, devlet çatısı ve kuralları altında politika yapmak başka şeydir. Devlet olmak siyasi partilerin gücünü de haddini de aşar. Zira devlet olmak değişim değil, ciddi dönüşümdür, yani bir tür metamorfozdur. Devlet olmak bir ekonomik ya da siyasi sistem değişimidir. AKP’nin tüm muhalefeti dağıtma çabası, salt siyasi çatışmanın ötesinde, siyasi kademeden devlet kademesine çıkma merdivenlerini döşeme eylemidir ki, bu bir anayasa suçudur. Ondan dolayıdır ki, bu meşum ve etkili denetim sistemi olmayan, topal ördek misali sistem amaca uygun bir anayasa ile getirildi. Bu anayasayı yapanlar da, kabul edenler de bu yıkılışın mimarıdır, ne çare ki, yıkıntının altında hepimiz kalmaktayız. 

Şimdi gelelim baştaki noktalara ve meseleyi daha düzgün tartışalım. Türkiye bir tek adam rejiminde sürüklenmektedir. Çünkü istenen budur; tek adam rejimi ve Türkiye’nin sürüklenmesi! Bunun için iktidarlar projelendirilir, emrine paralar da verilir, hatta örtülü ya da açık destekler de. Bu arada en dost bilinen ülkelerle çatışma da yaşanır ya da yaşatılır, zira senaryonun bir boyutu da budur. Hal böyle olunca, içinde debelendiğimiz sistem ne rastlantıdır, ne de düzeltilebilecek bir yanlışlık! Bu sistem oluşturulmuştur ve maalesef, oldukça başarılı bir şekilde kendi yolunda ilerletilmektedir de. Parlamento işlevsizleştirilmiş, adalet çökertilmiş, medya teslim alınmış, eğitim kasıtlı olarak çökertilmekte ve en acısı toplum bölünmektedir. Güdümlü götürülen sistemde parlamentonun da, parlamentoda muhalefetin de niçin hâlâ var olduğu meselesi meçhuldür; bir perdeleme midir ya da danışıklı dövüş müdür!

Hal böyle iken, ekonomi, pandemi, ya da anlık dış veya iç siyaset işleri ikinci derecede kalır. Zira sorun memleket meselesi olunca, gerisi teferruattır. Siyasetin işletilmesinde bir yanlışlık yoktur; yanlışlık ülke ve halkımız aleyhine kurgulanmış siyasettir. Bu siyaset halkımıza hizmet etmemektedir, mantığı ve kurgusu doğrultusunda edemez de, zaten amaç da bu değildir. Halen var olan ülke serveti, onu da aşarcasına gelecek potansiyel servetler günlük parıltılar yaratılarak emperyalizme peşkeş çekilirken, sorunlar halkımıza arızı olduğu şeklinde yansıtılırken, bu yağmadan üst düzey atamalarla gününü kurtaranlar siyasi ve toplumsal çatlaklara yama vurarak işleri götürmeye çalışırken toplum kayıyor ve savruluyor. Bu yürüyüşün sonunu görmeliyiz, projenin alt detayları ile değil, bizzat emperyalist etki ve yönlendirme ile mücadele etmeliyiz. Bu bağlamda, sermayenin ulusalı da olmaz, siyasetin yerli ve millisi de! Güdülenmiş ve siyasileri görevlendirilmiş bir sistemde denetim mekanizmasının olmaması doğaldır, olması amaca terstir; anlamamız gereken bu noktadır! 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.