SAVUNMA DIŞINDA SAVAŞ SAVUNULAMAZ

Nasıl düştük bu vahim tablonun ortasına? Ya da hangi emperyalist gücün aklına ve peşine takıldık ve bu bataklığa savrulduk da, her iki taraftan da insanlar telef oluyor, ailelere ateş düşüyor? 

Stratejistler bilmiyorlar mı ki, terör bir anda oluşmuş fiziksel bir olgu olmayıp, sosyolojik olgunlaşma sürecinde gelişmiş siyasi mücadelenin çatışma görüntüsüdür. Hal böyle olunca, bataklık kurutulmadan yürütülen mücadele, anlık fiziksel görüntü sağlasa da sosyolojik sonuç doğurmaz. Sosyolojik sonuç ise, meseleye aklıselim ve insan hakları anlayışı ile sağlanabilir. Bir düşünürün yazmış olduğu gibi, diyelim ki, Rusya aradan çekildi ve Suriye’yi dize getirdik. Ancak, unutmayalım ki, Suriye’yi yensek de, Suriyeli’yi asla yenemeyip, tam tersi, onu da yaşam boyu Türkiye’ye karşı terörist olarak görmek durumunda kalırız. Terör ortaya çıktığı anda fizikseldir, ama oluşum yönüyle sosyolojik ve siyasi bağlamda organiktir. Terörist olarak saptananları birer birer öldürerek terörün bitirileceğini düşünmek, bittiği sanılan anda, başlangıcından daha diri ve güçlü olarak ayağa kalkacağından habersizlik gafletidir. Bu gafletten uyanalım ve terör olarak nitelediğimiz olguya sosyolojik ve ekonomik açılardan daha bir deruni, insani ve ekonomi-siyaset açılarından bakalım. Yoksa yıllar sonrasında, terörün bittiğini düşündüğümüz anda başladığımız yere döneriz.        

Stratejistler bilmiyorlar mı ki, petrol yataklarının bulunduğu, İsrail’in alanını genişletmeye çalıştığı Ortadoğu, emperyalist güçlerin bataklığında irili ufaklı ülkelerde konuşlanmış ve henüz modernleşememiş etnik ya da sair dinsel toplulukların debelendiği belirsiz bir alandır. Bir zamanlar İngiltere’nin, şimdilerde de belirgin olarak ABD ve Rusya’nın etkili güdümündeki Ortadoğu merkez kapitalizmin kısmen enerji kısmen de pazarı işlevini görmektedir. Hangi ulvî sloganı kullanırsa kullansın, Ortadoğu’ya giriş yapan her ülkenin asıl amacının ekonomi olduğu açıktır.

Savaşlar, başlatılmalarında olduğu kadar sonuçlandırılmasında da ekonomi ile ilgilidir. Aksini savunmak asla olanaklı değildir. Petrol, doğal kaynaklar, ticaret yolları ya da emperyalistlerin ticaretinde ayağa dolanma gibi ekonomik sebepler savaşları başlatabilir. Savaş esnasında devletin hesapsız harcama yapması ve teknik alanda bazı buluş ya da uygulamaların piyasaları canlandırması kadar, savaş sonrasında da yeniden inşa faaliyetleri, çöken piyasalara hâkim olma kavgaları vb gibi nedenlerle ekonomiler canlanabilir. Keynes’in “çukur aç, çukur doldur” yaklaşımını andırırcasına, savaşlar da ekonomileri canlandırıcı işleve sahiptir. Ortadoğu’da, Afrika’nın geri bölgelerinde ya da sair bölgelerde kabileler birbiri ile çatıştırılarak silah satışından para kazanan emperyalist ülkeler özgürlük savunucuları olarak ortaya çıksa da, dil ucuyla savaşa karşı çıkıyor gözükse de, bütün kalbi ile savaşı destekler, hem de öylesine hamasi ve insani kılıflarla savaş vahşetini süsler ki, en ileri toplum fertleri dahi bu insanlık suçundan gurur duyar ve şuursuzca işin peşine düşebilir.  

İçinden geçtiğimiz karanlık günleri daha da zifiri girdaba çeviren durum savaşta ulusal meclisin tartışma, müzakere hatta karar sahibi olma yetkisinin gereği biçimde işletilmiyor olmasıdır. Ünlü 1 Mart 2003 tarihli meclis kararı nasıl yüzümüzü güldürmüş ve ulusumuzu uluslar topluluğunda yükseklere taşımışsa, bugün yaşadığımız durum da o denli içimiz karartmaktadır. Muhalefetin acil parlamento toplantısı talebini elin tersi ile iten otorite farkında olmalıdır ki, bu davranışı ile ulusun bir bölümünü karar dışına itmektedir. Ona rağmen ulusal birlik mesajları yayınlanıyorsa, bunların birer aldatmaca olduğu gün gibi ortadadır. Meclis bir gün sonra zaten açılacak oluyorsa da, talep doğrultusunda parlamenterler derhal toplantıya çağırılmalı ve meclis açılmalı idi. Ne var ki, başta ana muhalefet partisi olmak üzere, bir parti hariç, tüm muhalefet partilerinin de iktidar partisiyle işbirliği içinde gönül alıcı bildiriye imza atmaları, bizzat kendilerini ifna etmelerinin delilidir.

Savaşlar her aşamasında insanları zafer sarhoşluğuna sokabilir. Oysa mücadele ve zafer sadece iki özel mücadele durumunda meşrudur. İki meşru mücadele de kurtuluş mücadelesidir; biri vatanın kurtuluşu, diğeri ise sömürü altındaki emeğin ve insan onurunun kurtuluşudur. Söz konusu iki savaş, temel hak ve özgürlüklerle ilgilidir. Biri, hiçbir sömürü altında olmayan insan özgürlüğünün; diğeri ise özgür insanların üzerinde özgürce yaşayacakları vatanın savunusudur.  Birbirini tamamlayan özgürlük mücadeleleri dışında yürütülen savaşlar cinayettir ve bu cinayetlerden dolayı duyulan sarhoşluk normal insanî davranış olarak görülemez. O nedenle, savaş dönemleri en fazla sükûnet ve sakin düşünüp, soğukkanlı davranılması gereken zamanlardır. Savaş bir spor müsabakası, hele de komşu ilke topraklarında girişilen anlamsız mücadele bir futbol maçı hiç değildir. Bir ülke liderlerinin halkına zulmetmesi, her ülkede ve en yakınlarda da görülebildiği gibi, çok acıdır, ama bu bir ülke içi sorundur. Böyle bir durumda başka her hangi bir ülkenin kesinlikle müdahale hakkı söz konusu olmayıp, yapabileceği tek şey bu konuda uluslararası örgütleri harekete geçirmektir. Başka ülkeye kural dayatmak, halkına nasıl davranacağını telkin etmek, ülke kaynaklarından yararlanmak için sözde bahanelerle kavga çıkarmaya benzercesine emperyalizmden öte hiçbir anlam taşımaz.

Son günlerde yaşadığımız acılara bir başkası da, göçmenlerin bir meta gibi etrafa savrulmasına ciddi bir devlete yakışmayacak şekilde yol açılması ve göz yumulmasıdır. Yunanistan’ın göçmenlere karşı mücadelesi ne kadar çirkinse, o insanları böylesine perişanlığa sürükleyici davranışlar da, Suriye’ye müdahaleden itibaren yanlıştır, devlete yakışır davranışlar olarak görülemez. Cahilin satranç tahtası başına oturması misali, Dışişlerini, “monşör” diye dışlayan bir zihniyet beşinci hamleyi hesaplayamayınca, güçlünün kapısını çalma durumunda kalır.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.