SEDAT YILDIRIM SARICI: ÜÇ YAVRU KEDİ

Sedat Yıldırım Sarıcı – Kedi sevgisi üzerinde çok konuşulacak, çok yazılacak bir mevzu. Beni aşar ama yine de “aşk ağlatır, dert söyletir” derler ya, işte o misal yazıyoruz.

Kedi hayatıma öylesine girmiş ki, kedisiz bir evi “yuva” olarak kabullenemem. Kedisizlik ciddi bir eksikliktir ve her evde mutlak bir kedi olmalıdır. Evlilik, çoluk çocuk hava civa işlerdir. Çocuk büyür, çeker gider. Hatta dünyaya getirdiğinize pişman bile edebilir sizi! Aramaz, sormaz. Siz arasanız, şöhretli birinden imzalı fotoğraf bekler gibi mahçup duruma bile düşebilirsiniz. Nankör olan kedi değildir. Nankör, gözü hakikati görme yetisi elinden alınan Adem’le Havva’nın bebeleridir.

Kedisizlik kapanabilecek bir yara değildir. Kedisiz geçirdiğim yıllarıma içim yanar. Şükür ki çocukluğum ve gençliğim bol kediyle geçti. Rahmetli annemin merhametli yüreği, kıt kanaat geçinmek zorunda kaldığımız yıllarda bile hepimizden önce kedilerimizin gönlünü sıcak tutacak bir medeniyetin izlerinin kanıtı gibiydi. Öyle zamanlar oldu ki evde 17 kedimiz bile oldu. Tamam tamam kabul, bu sayı dünya rekorunun onda biri bile değil.

Hz. Muhammed kedisini çok severmiş. Bir gün sedirde otururken eteğinin kenarında uyuya kalan kedisini uyandırmaya kıyamadığından eteğini usulca kesmek zorunda kalmış. İslami inançta evde kedi beslemek sevap ve sünnettir, eve bereket getirdiği için peygamber tavsiyesidir.

Bana göre de bütün zamanların ve bütün yurtların gizli hükümdarları kedilerdir. Üstelik kendilerine sorsan, hiç de öyle değilmiş gibi cevaplarlar. Ama biz ruhumuza üflenmiş doğal bir iç güdüyle öyleymiş gibi hissederiz. Zaten kediler de az uyanık değillerdir. Bu ruha üflemeyi hissetmiş olmalılar ki bütün evlerde baş köşeye kurulurlar. Her türlü hizmet öncelikle onlara yapılmalıdır. Onlar ne isterlerse o olur. Gayrısının kıymeti yoktur.

Peygamberimizin uyandırmaya kıyamadığı kedisinin adı Müezza’dır. Müezza, Arapça’da izzet ve ikram olunan, saygı ve sevgi gören, itibar edilip ağırlanan demekmiş. Kuşkusuz tam isabet.

KEDİ NANKÖR DEĞİL, ŞAHSİYET SAHİBİDİR

Geçen yaz abimin kızını ziyarete gittim. Akrabalarımın tamamında olan saklı kedi kollama mutabakatına öylesine bağlı kalmış ki mahalledeki bütün bakıma muhtaç kedileri evinde besliyor. Bir tanesinin her iki gözü de görmüyor. Elbette ona özel bir ilgimiz söz konusu ama başka kedilerin bir zararı dokunacak olduğunda onu koruyan bir ağabey kedi olduğunu, vicdanın sadece insanlara has bir duygu olmadığını yazmalıyım.

Kediler için “nankördür” diye bir safsata uydurmuşlar. Yalan. Kedi kendisine karşı yapılabilecek her türlü zulme karşı sessiz, dirençsiz, itaatkâr kalmaz. Kişiliksiz değildir. Ezik ve silik kalmayı gururuna yediremez. Bardağı taşırdığınız an cevabını verir.

Kedi itaat etmez Köpekse sadıktır. İnsansa sadakate değil, hakikate değer verir. Yani hakikate değer verse, ne iyi olur, demek istedim.

Köpek sevgisine bir itirazım yok. Köpekleri de kediler kadar severim, sevmeli de. Çünkü kediler kadar sevimli, kedilerden daha sevgi dolular. Benim itirazım köpek sevgisine değil, köpeklerin zulmedenine itaat etmesine. Kedi köpek derken, beşeri bir analize ulaşmaya çalışıyoruz ama sanki bir benim umurumda! Öyle değil mi?

EŞSİZ BİR ÜLKE OLDUĞUMUZU BİLİYOR MUYUZ?

Sokak kedileri için yapılan “kedi evleri”, aramızda dolanan sahipsiz hayvanların aç susuz kalmamaları için bir köşeye konulmuş su ve yiyecek kaplarıyla ülkemiz sokak hayvanları için cennet gibi bir yerdir. Çarşılarımızın en işlek cadde ve sokaklarının kaldırımlarında, en yoğun saatlerde huzurla uyumaları gerçektende seyre değerdir. Onları kollayan toplumumuzun bu yönü  övgü ve takdirle anılmalıdır.

Konu bu sevgi ve kollamadan açılmışken, bu günahsız hayvanlara eziyet eden binde bir vicdansız, günahkar vatandaşlarımızın çıkması elbette çok üzücüdür ama geçicidir. Bu tür vicdansızlar, eşref-i mahlukat denildiğinde kast edilenin kendileri mi, kediler mi olduğunu tartışmalı hale getirdiler.

Bense, yaşatamadığımız üç kedi yavrusu için yazıyorum bu yazıyı. Annemin kedi sevgisi ve evdeki sayısız kedinin başımıza türlü dertler de açtığı oluyordu. Sanırım seksenli yılların başıydı,   Ankara-Yenimahalle’deki evimizin bir kaç ev ilerisindeki arkadaşımız Rana’nın kedisini çok yazık ki belediye otobüsü ezmişti. Rana öylesine bir ağlamayla geriye kalan henüz bir kaç günlük üç yavruyu bize teslim etti ki, annesiz kalan kediler kadar Rana’nın göz yaşları içimizi burkmuştu.

Bizim evde, “dünya kadar kedi var ya, bir şekilde bir üvey anne bulunabilir” ümidi emanete niyet olsa gerek. Hakikaten de bizim Sarman’ın da o yıl üç yavrusu olmuştu. Öksüz yavrular parmak kadar olduklarından ve onlara uygun mikro-biberon gibi icadlar henüz bulunmadığından onları besleyebilmekte büyük zorluklar çekiyorduk.

Yavrucuklar ana sıcaklığını arıyor, sabah akşam ağlıyorlardı. Nefes alabilmelerini de kollayarak üzerlerine dört kat battaniye de örtsek ana sıcaklığı gibi olamıyordu. Saç kurutma makinalarıyla sabaha kadar üzerlerine sıcak hava gönderdiğimizde birazcık ağlamaları dinebiliyordu. Böyle kaç gün, kaç gece geçti şimdi hatırlayamıyorum.

Bizim Sarman’ı bir şekilde sarmalayıp, yarım saat gönlünü alıp, sonra emzirmesi için usulca öksüzlerin yanına yatırdığımızda, henüz gözleri bile açılmamış yavrucaklar bir şekilde Sarman’ı buluyorlar ama ana kokusu mu nedir, öyle açlığın verdiği bir hararetle memeye atılmıyorlardı.

Sarman ise kendi yavrularının rızkını bu öksüzlerle paylaştığımızdan, emzirme esnasında bize öyle bir kinle, öylesine tehditkâr bir hırıldanmayla bakıyor ki, bıraksalar Selim abimi, beni ve annemi bir lokmada yutacak gibiydi.

Derken, o üç yavru kediyi yaşatamadık. Rana’ya karşı hep mahçup kaldık. Rana’nın bir başka kız kardeşi daha vardı. Üç aşağı beş yukarı akrandık. Öyle bir ailenin çocuklarıydılar ki, imrenmemek elde değil. Babaları Erton ağabey tam bir asalet abidesiydi. Memleketimin aydınlık yüzü. Ülkemizin kanlı siyasi çatışmalarla telef olduğu günlerde birleştirici, yatıştırıcı öğütlerini dinlerdik. Erton ağabeyin çocukları da, dünya ahiret ve hatta ahiret sonrası da kardeşlerimiz olarak kaldılar.

ERTON AĞABEYİM, NE DESEM BOŞ!

Seksen darbesine iki yıl kala, lise ikinci sınıfa giderken, mahallemizdeki Esentepe Camii’nin altına bir manav dükkanı açmıştık. “Ucuzluk Halk Manavı”. Okuldan evine dönen, evden gezmeye çıkan her arkadaş bize bir uğrar, selamını çakar, cebine iki mandalina atar öyle yoluna devam ederdi. Özetle hiç bir şey satamadan bir kaç ay içinde iflas ettim.

O manavı beklerken bir gece zil zurna sarhoş kırk kadar “ülkücü” diye tarif edilen kimsenin baskınıyla kaşılaşmıştım. O gece üzerime üç namlu doğrultmuşlardı. Gürültüyü duymuş, kalabalığı görmüş olmalı ki, Erton ağabeyim dükkana gelerek beni çekip kurtarmıştı.

Erton ağabeyim hayatımı kurtardı ama ben o üç yavru kediyi kurtaramadım. Ne desem boş.

İnsanlık durumları bizleri insanı ve insanlığı sevmeye, tüm canlılara sahip çıkmaya, tabiatı ve çevreyi kollamaya, barışa, kardeşliğe ve adilce üleşmeye ait değerlere değer vermeye, bu doğrultuda kendimizi yetiştirmeye yönlendirdi. Yerde bulduğumuz ekmeği üç kere öpüp alnımıza değdirip, kuşlar da nasiplensin diye bir duvarın üstüne bıraktık. Köklerimize bağlıydık. Akıntı ve çalkantı bizi marka müptelası, gösteriş meraklısı yapamadı.

Paraya tamah etmedik, haram yemedik, israfa meyletmedik. Kedi köpeğe sahiplenebilecek kadar maaşımız, mahalli çapta şanımız oldu. Akçe tevazuluğu iç huzurla ödüllendirdi. Sade, içten, güvenilir, çıkarsız dostluklarımız oldu.

Ben gençlere müzik dersleri vererek çorbayı kaynattım. Erton ağabeyim emekli olduktan sonra evini olağanüstü güzellikte udların üretildiği enstrüman yapım atölyesine çevirdi. Sazende üstadına rastladığında o göz nuru udlarını armağan ediyor. Rana, heykel üzerine eğitim aldı ama veterinerlik aşkını Ankara’nın bütün sokak kedilerini ve köpeklerini korumakla mükellef kutsi bir amaçla teselli ediyor.

Erton ağabeyim olmasaydı ben 17 yaşında toprak altında börtü böceğe yem olmuştum. O kırk kişilik zavallı çete de tek başına manavını bekleyen birinin katili olacaktı. Erton ağabeyim gibi vicdanı hür, yürekli ve ikna gücü yüksek ağabeylerimizin sayısı fazla olabilseydi, ülkemizde bunca vahim hata yapılmayacak, bu kadar can kaybedilmemiş olacaktı…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

3 × three =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.