“Şehrin Caz Hali” başlarken

“Şehrin Caz Hali” başlarken

0
PAYLAŞ
İsmail Bayer
İsmail Bayer
İSMAİL BAYER – Slogan İstanbul için. İstanbul’un caz hali. Ancak bu süreç, Anadolu’da başka kentlere de sıçrıyor. Bu yıl bir çeyrek asır tamamlandıkdan sonraki durum. Yeni gelişme ve tınılar. 16.Akbank Caz Festivali, İstanbul’da yeniden başladı. Sonbaharın esitisi, cazın esintisine karışıyor.
Dile kolay, bir caz festivali, çeyrek asırı tamamlıyor. Her yıl değişik ülkelerde ki caz tınıları, adeta İstanbul’a bayramlaşmaya geliyor. Ekim ayının bir başka güzelliği yaşanıyor İstanbul’da.
Cemal Reşit Rey Konser Salonu, 16 Ekim Pazar günü akşamı, iki farklı rüzgar peş peşe sahnede. PAOLO FRESU, trompeti ile caz piyanisti OMAR SOSA aynı sahnede birlikte, nefes ile tuşların birlikte şarkısı.
2012 den 2016 ya, nefesi ile tuşların dansı, önce “Lara” albümü, sonra “Eros” albumü. Şarkıları devam ediyor. Şimdi de İstanbul’da sahne de, bu şarkılara bizler dinleyerek, yolculuklarına eşlik ediyoruz.
Omar Sosa, sadece Küba’dan esintiler getirmiyor bizlere, aynı zaman da Latin cazının önde gelen temsilcisi, ayrıca bize Afrika sahillerinin esintisini de taşıyor. Tuşlar, Küba sınırlarını aşarak, okyanus sahillerini dolaşıyor.
Paola Fresu, o bir Akdeniz öncelikle. Nefesinden süzülen ezgilerle, trompeti ile yolculuk yaparken, kendinizi bir Ege köy düğününde bile hissedebilirsiniz. Akdenizin tüm sıcaklığı, İtalya’dan, Fransa ve İspanya kıyılarını dlaşıp, Fas’a geçip, yine Akdeniz’in dalgaları adeta, ben Akdeniz’im diyor.
Küba’dan, Güney Amerika’ya, Afrika’dan Akdeniz’e uzanan bir müzik yelpazesi içindesiniz. Bazen piyano susuyor ve trompeti dinliyor, bazen de trompet dinleniyor ve dinliyor, piyanonun tuşlandan çıkan tınıları izliyor. Ama şarkılar sadece tekil değil, birlikte birleşip çoğaltıyorlar. Sahnede ikili adeta koşuyor, koşturuyorlar. Nefes nefese kalıyoruz. Yorgun değil, sadece coşkulu bir paylaşım.
Caz tınıları arasında duygusal bir yolculuk yaparken, bazen isyan ediyor, haykırmak istiyorsunuz, bazen de dipsiz bir kuyuda inler gibi, sonra birden bire yeryüzüne çıkıyorsunuz. Dalgalar gibi, birlikte coşkulu bir yürüyüşe de koşuyorsunuz.
Ülkeler, ırklar, dinler, coğrafya farklı. Birleşilen nokta ise müzik, ne için, sevgi, barış, bazen de isyan için. O da gerekiyor. Kızmıyormuyuz bazen, olmaz bu dediğimiz olmuyor mu. Bağırmak istemiyormuyuz. İşte tüm bunları tını zenginliği ile bütünleştirerek, bize tercüman oluyorlar adeta. Caz’ın büyüsü de bundan geliyor sanırım.
Bir kahve içimi ara veriyoruz. Sahne değişiyor bu arada ve yeni bir grup sahne alacak.
Salona yeniden girdiğimizde. daha bir saat önce ki dünyadan sıyrılmış değiliz, ama konser başlar başlamaz, yeni bir yolculuk başlıyor. Bu kez sanki başka bir gezegen de, yeni bir dünya keşfeder gibiyiz.
Bakır üflemeli enstrümanı ile bir delikanlı geliyor sahneye. Bu ak saçlı, sakallı delikanlı da, Okyanusu aşarak geliyor bize. PHAROAH SANDERS. Sahneye gelirken, çıkarken, ağır yürüyüşü ile şimdi düşer mi diye de düşünüyorsunuz. 80’lere yaklaşan bu delikanlı için. Ama dudaklarının saksafona değmesi ile birlikte şaşkınlığınız gittikçe artıyor. Nereden geliyor bu nefes.
Bir ömür, nefes ve enstrümanı. Kiliselerden, salonlara, mistik dünyadan caza. Geçmiş ve geleceği tasvir eder gibi, bir bilgeliğin tınılardan süzülerek, size ulaşması.
Dinlerken bir fark var diyorsunuz. Diğer caz saksafoncularından farklı bir duyarlılık, farklı tınılarla, yumuşak ezgiler ile sanki sizi okşar gibi, hafif bir esintinin içine çekiyor. Bir rüya da yolculuk yapar gibisiniz. Yaşamın evreleri uçuşuyor adeta.
Dinlerken, bir kadifeye dokunur gibi, yaşama dokunuyorsunuz hissi sarıyor sizi. Bu kez duygusallık alabildiğine ön planda. Üzüntünüzü de, aşkınızı da, sevginizi de, pek dışarı yansıtmadan, kendi iç dünyanız da yaşar gibisiniz. Sizi kendinize döndürüyor değil de, içten kendinize bakın ve kendinizi sorgulayın der gibi, bir yolculuk.
Zamanın nasıl geçtiğini bile anlıyamıyorsunuz diyebilirim.
Salondan çıktığınız da, ekim ayını serinliğinin yüzünüze vurması ile biraz kendinize gelir gibi oluyorsunuz, ama tınılar hala kulaklarınız da devam ediyor.
Çarşamba akşamı, CRR’de caz tınıları devam edecek. Perşembe günü de Zorlu’da, Ron Carter Golden Striker Trio konseri var.
Babylon ve Akbank Ak Sanat sahnelerinde, şehrin caz hali çoktan başladı ve sürüyor. Başka salonlarda da, caz tınıları İstanbul’da Ekim ayını renklendiriyor.
Caz tınılarının farklılığı, sanırım ABD’nde, zencilern kendi aralarında,  ötekileştirilmeye tepkiden başlıyarak, kendi kimlikleri ile bir birlerine destek olmakdan başlıyarak, bu sıcaklığın, duyarlılığın, keşfedilmesiyle yaygınlaşmaya başladığını söyleyebiliriz. Bu benim algılamam. Kuzey Avrupa ülkelerinde ki gelişimleri de, insanların uzun kış gecelerinde ve güneşsiz günler de birlikteliklerini ve iç seslerini duyurmaları olarak da, değerlendirilebilir diye düşünüyorum.
Başlayan, Akbank 26 Caz Festivali’nin, her yıl sonbaharın özlenen ve beklenen bir fesivali olmasının nedeni ise, sürekliliğinin sağlanıp gelenekselleşmesi. Çeyrek asırın aşılması.
Her yıl düzenlenen programlarda, bizim sanatçıların yeni projelerini izlemenin yanısıra, adeta bir dünya seçkisinin sunulmasından da kaynaklanıyor sanırım.
Ben de buradan, naçizane bir öneri olarak, bu Festival kapsamında, örneğin Hakan Ali Toker’in piyanosu ve akerdionu eşliğinde değişik grublar oluşturmasını, Çağatay Akyol’un arp tınılarının caza karışmasını ya da Erden Bilgen’in yönetiminde adeta bir bakır üflemeliler ordusunun yer almasını da, düşünmekden kendimi alamıyorum doğrusu.
Gelecek yazımızda da, Festival’de ki caz tınılarını paylaşmayı sürdüreceğiz. Şimdi caz dinleme zamanı değil mi.
Festivale bekleniyorsunuz.
İstanbul. 17 Ekim. Pazartesi.  ismail.bayer1@yahoo.com

BİR CEVAP BIRAK

eleven + seventeen =