Seçim reklamları hakkında

Seçim reklamları hakkında

0
PAYLAŞ

Seçmenlerin, kendi gözlemleri çerçevesinde geliştirdiği kendine has fikirleri, şahsa özel, oturmuş, kişilikli seçme kriterleri ve özgün mantık süzgeçleri olması gerekir normalde… Bilinçli seçmen tarifidir bu… Dış çekim alanlarından etkilenmemiş özgür oyların, bu özgün kriterler ve gözlemler çerçevesinde, kendisini temsil edecek meclisi ve yönetecek hükümeti işin başına getirmesi değil midir sağlıklı demokrasilerdeki normal yol? 


Ama bizde, milliyetçi cephe koalisyonlarından beri, kuvvetli iki temel görüşten birinin değil de, arada derede yüzenlerin hükmü, son noktayı koyucu ölçüde ülke kaderinde belirleyici ve dominant olmuştur… Yüzer oylar üçüncü derecede bir kuvvet olduğu halde, sonucu belirleyici anahtar olabilmişlerdir gelmiş geçmiş birçok seçimde… Peki o zaman çoğulcu demokratik irade ne oluyor? Etkilenebiliyor, esneyebiliyor, kıvrılıp bükülebiliyor, ülkenin geleceği ile birlikte… Belirli ilkelere göre değil de, daha iyi, daha çok veya daha çarpıcı reklam yapanın rüzgarına kapılarak oy atan, yani belli bir özgün iradesi olmayan kararsız bir azınlık, yönetim iradesinin oluşmasında son noktayı koyucu konumda baskın olabiliyor, hem de demokrasinin işbirliği ile…


Partilerin reklam kampanyalarında uygulanan yöntem, elbette, aynı TV’lerdeki ürün reklamları gibi, diğerinin payından kapmak,  hedef kitlelerin hedeflerini etkilemek, önce bilinçaltlarına, sonra iradelerine yön verebilmek…


Tüketiciyi koruma kanunu, reklamların yanıltıcı olmasını ve  ürünün gerçekte olmadığı gibi tanıtılmasını yasaklıyor… Bu uygulama kanunlarla sıkı şekilde denetlenirken, parti reklamlarında soyut vaadler, mesnetsiz sloganlar havada uçuşabiliyor, etkileyici işlerlik kazanıyor ve hiç adil olmayan suni bir aldatmaca dolayısıyla elde edilebilen seçmenler oluşabiliyor böyle vaad reklamlarıyla…  Belki de hiç becerilemeyecek olan soyut vaadler aynı kanun çerçevesinde, yanıltıcı reklam sayılmıyor mu peki? Ürün gerçekte o kaabiliyette mi? Ha “ benim çamaşır makinam 1 dakikada 1 ton yıkar “ diyerek savur, ha “ asgari ücreti 5000 YTL yapacağım “ diye… Salla sallayabildiğin kadar… O zaman umut tüccarları için, hayal ürünlerini tanıtma metodu prim yapıyor demektir… Peki dürüst davranan cezalandırılmış olmuyor mu o zaman, halkla birlikte?


Eğer yüzer oylar,  bu şişirilmiş etkileşim ile bir yerlere kayıyorsa, ki iktidar partisi şimdiden reklam konusunda büyük hazırlıklar ve planlar içinde olduğuna göre büyük bir fayda sağlanıyor demek ki, sonunda ülkenin kaderini belli edecek bir sonucu yaratabiliyorsa ve biz bu haksız ve aldatmacı yöntemle seçilmiş kimseler tarafından yönetiliyorsak, bu sadece, reklamcının başarısı değil, hedef olarak ulaşılmış yüzer seçmen kitlesinin zaafiyetidir ve bu zaafiyetin ülke yönetimine talip olan ama kendilerine güveni tam olmayanlar tarafından kullanılmasıdır bir anlamda… Ve ilgili seçimler sonunda, ülke yönetiminde bu total zaaf söz sahibi olacak demektir… Bu durumda memleket, hem seçmenin hem de seçilenin irade zaafiyetine teslim edilmiş olmuyor mu?


Partilerin kendilerini pazarlama enstrümanı olarak kullandıkları reklam kuvveti, icraatların veya  vizyonların önüne geçiyor… Bu, yanardöner demeyelim de, yüzer oyları hedefleyen büyük reklam bütçeleri ile iradelerin değiştirilebilmesi, hatta özendirici yöntemlerle beyin hücrelerine dolgu fikirlerin nakşedilebiliyor olması adil midir ve kaliteli bir seçim yapılmasında etkisi nedir? Yani memlekete veya kaliteli bir yönetimin seçimine ne faydası vardır, bu bol keseden reklamların, halkın cebinden savrulan paradan gayri?


Ayrıca, atacağı oy için reklamlardan etkileşim,  tesir altına girebilen, ama belirleyici olan bu oy potansiyellerinde, yani oturtulamamış kararların sahiplerinde, kişiliksiz bir görünüm yaratmaz mı? Ve o zaman bu ülkeyi kimin yöneteceğine bu kişiliksiz yüzer oylar tarafından karar veriliyor anlamına gelmez mi? Acaba bunun için olabilir mi demokrasiyi bir türlü doğru sindiremememiz? Çiğ mi kalıyor acaba?


“Halkın çoğu saf ya da cahil, o yüzden kolay etkileniyorlar “ demek istemiyorum… Ama bir çuval kömüre oyunu verenlerin, bir ton boş vaad ile yanıltılması çok mu zordur? Oysa insanların kendilerini yönetecek kişilerin, salt somut fiillerine, denenmiş, yaşanmış güvenilirliklerine veya en azından kendi mantık süzgecinden geçirdikleri vizyonlarına bakarak karar vermeleri değil midir daha doğru ve sağlıklı olan?


Bizim halkımız üzerinde, reklam denen olgunun olağanüstü bir motivasyonu vardır… Bu bile başlıbaşına sosyolojik olarak etüd edilmesi gereken bir durum… Kapitalist bir ülke olmamamıza rağmen,  özel TV lerin batılı ülkelerdeki gibi yaşamasında ve çoğalmasında bu  güç söz sahibidir… O zaman, sanki kapitalist bir ülkeymişiz gibi, bu işe daha çok para savurabilen partiler daha fazla şans elde edebilmektedirler… Bu noktada iki büyük haksızlık doğmaktadır…


Bir : Kapitali veya para akıtan kaynağı bol olanın şansı artmaktadır, ki aslında bu bile halktan kopukluktur… İki : Seçim sisteminin zaten hiç adil olmayan, güçlüden yana yontulan nalıncı keserleri yanısıra, pek de üstünde durulmayan büyük bir dezavantaj daha ortaya çıkmaktadır küçük partiler için… Tanıtım bütçen yoksa, fikirlerin, fiillerin, vizyonun, adaletin, dürüstlüğün, yönetim kaabiliyetin, sicilin, birikimin müthiş de olsa, etkilenebilir yüzer oylardan kapma şansın yok…


Bakın, daha % 25 halk oyu ile, parlementonun % 67 sine sahip olunan o saçma sapan seçim sistemini tartışmadık bile… Gerçi şunu da sorabilirsiniz bana…         “ Kardeşim, haksız yolla da olsa, bir şekilde gücü elde edebilenin elinde, mevcut sistem bir koz olarak kullanılıyor, mert bir çelebilik gösterilip değiştirilmiyor ve önümüzdeki seçimlere de, bu kısır, haksız, hatta gayriahlaki sistemle girilebiliyorsa, reklamlara takman zurnanın son deliği değil mi? “ Bu başka soruları da çağrıştırıyor… Şaibeli konumdakiler, kaldırmadıkları dokunulmazlık zırhını bürünüp halkın karşısına yeniden nasıl çıkabiliyorlar? Nüfus sayımını doğru yapamamış, kaç seçmeni olduğu bilinmeyen bir ülkede biz neden bahsediyoruz?


“ Kolay yönlendirilebilen bir halkımız veya iradesi yönetilebilir bir milletimiz var” demek istemiyorum ama Cem Uzan’ın, iktidara ve şaibeli geçmişine rağmen son seçimlerde nerdeyse % 10 luk barajı geçebilecek kadar taraftarı 1 yıldan az zamanda toplayabilmesi sadece reklamcının başarısı değildir elbet, halkın etki altına alınabilme zaafiyeti ile de ilgilidir… Ve düşündürücüdür… Demokrasi serbest ve özgür iradenin hakimiyetiyse, bu etki kuvvetlerinin haksız rekabetle yönlendirici güce haiz olması mı acaba bu tatlısu demokrasisini mi  sarıyor başımıza?


Sloganlar üretmeleri için reklamcılara kucak dolusu paralar dökülüyor… Reklamcının kendi inanmadığı bir partiden para kazanmak için kendi ülkesinin doğru geleceğine karşı mücadele verebiliyor olmasını sadece profosyonellik kavramıyla tanımlayabilir miyiz? Seçim kriteri, verimliliğe veya ülke menfaati için kaydedilen artılara ya da parti programlarındaki gerçek inandırıcılıklara  göre değil de , sadece reklamcının üreteceği sloganlara kaldıysa ve daha da kötüsü, parası, para kaynağı çok olup daha fazla reklam bütçesi savurabilenin daha çok şansı olabileceği bir sonucu üretebiliyorsa, yine iki kere düşünmek lazım…


Bir : Biz gidişatı kendi gözlerimizle görmeye, doğru algılamaya ve serbest irade ile karar vermeye muktedir değil miyiz? Yani ille birileri mi kafamızın içine kazıyarak işlemeli? İki : Yüzer oylardaki “ nereye çeksen oraya giden ” tavır ile mi belirlenmektedir bu ülkenin yönetilme kalitesi? Yani işleriyle değil de, reklam kampanyaları ile etkileyici olanlar mı muktedir olabilmektedirler başımıza? 


Tabii ki bunlardan çıkan sonuç şu soruyu getiriyor… İktidarlar, ülkenin kalıcı istikrara oturması için gereken muktedir iradeye, bilinçli seçmen vasıtasıyla, sahip olamadıkları için mi giderek daha da geri kalmış bir ülke haline geliyoruz?

BİR CEVAP BIRAK

one × five =