Seçim sonucuna değil, uygulama zihniyetine bakmalıyız

Demokrasinin ilk adımı olan seçim olgusuna tabii ki saygı duyarım, ama bu soyut duygu algılaması son seçimde, maalesef, somutlaşamadı. İktidar, tüm devlet aygıtına hakim olarak halkın seçim yapma özgürlüğünü sağlama görevi ile sorumlu olduğu halde, bence bunu yerine getiremedi, getiremediği gibi, demokrasinin ihlali anlamında da çok ciddi hatalar yaptı ve yapılanlara da göz yumdu. İşte bundan dolayı bu seçimler bizzat hükümet tarafından demokrasinin katli niteliği taşımaktadır. Son seçimde gerek seçim öncesinde, gerek seçim esnasında, gerekse seçim sonrasında oluşan manzaralar hiç de iç açıcı ve Türkiye’nin geleceği bakımından umut vaat edici olarak görülemez. Seçim öncesindeki konuşma ve atışmalardaki seviye; seçim ve sayım esnasındaki görüntüler; seçim sonrasındaki manzara da, balkon şov da dahil olarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir asra yakın deneyimine asla yakışmayan, fevkalade iç karartıcı ve üzücü gelişti. Bir toplum ancak bu kadar kin ve nefretle cepheleştirilir ve patlamaya hazır konuma getirilir. Türkiye’nin her kalkınma ve kıpırdanışında dış güçlerin ülkeyi çökertmeye çalıştığı tezini ileri süren siyasetçiler, şöyle bir dönüp de kendilerine baksalar, Türkiye’nin çökertilmesi için hiç bir dış düşmana gereksinme olmadığını, bu işi içte bizzat kendilerinin yaptığını görürler.

Siyasetçi halkın nabzına göre şerbet verir. Her siyasetçi için bu doğrudur, ancak bu konuda AKP’nin olağan siyasetçiden farkı, halka şerbet verirken onu tarihsel aşamada geri plana çekiyor olmasıdır. AKP siyasilerinin dış sermayeye destek verip, kendi icat ettiği kavramla “paralel devlet” yapısına çatarak veya doğrudan muhatap alamadığı ABD’ye mesaj vererek sergilediği güç gösterisiyle yanına aldığı halkın altından özgürlük dayanağını çekmekte ve geleceğini karartmaktadır. Siyasetçi halka indiği derecede halkı geliştirmez, onu olduğu yerde sabitler. Belediye hizmeti kategorisinde vitrine koyduğu yol, metro vs gibi bazı uygulamalarla gönlünü çeldiği halkları, adalet, eğitim, sağlık, hukuk, emniyet ya da olgun ve tutarlı dış politika gibi ciddi devletsel görevlerde dünya sıralamasında geri planlara çekmektedir. AKP halkı sadece durağanlaştırmıyor, eğitim-hukuk-yönetim sistem bütünlüğünden oluşan bir tür toplumsal mühendislikle toplumsal yapıyı tümüyle dönüştürerek gericileştiriyor. AKP’nin “muhafazakar” kavramı böyle bir süreci ifade etmektedir. Bu yaklaşım Cumhuriyet’in anladığı halkçılık ya da halk yandaşlığı değil, AKP zihniyetindeki halkın gericileştirilmesi, dünya medeniyet-uygarlık sıralamasında geri plana çekilmesidir.

Beyaz Saray’dan servis edilen beysbol sopalı resim benim içimi acıttı; sanırım bu manzara hepimizi derinden sarsmıştır. Ama aynı şekilde, BOP eş-başkanlığı da benim içimi acıtırken, AKP cephesine ne etki yaptı, bilemiyorum. Zira, BOP eş-başkanlığına soyunduktan sonra, başkanın direktifi altında çalışanın çizgiden çıkma durumunda beysbol sopalı resmin servis edilmesinde fazla şaşılacak bir şey yoktur. Hem BOP eş-başkanlığı hem de “one-minut” şovu bir biri ile uyumlu tavır ve politika değildir. Dış politikadaki bu tutarsızlıklar, bu seçimde ikaz yedi. İşte bu da benim içimi sızlatıyor. Başbakanın cemaate çatması altında örtülü olarak ABD’ye yüklenmesi bir şey ifade etmediği gibi, tam tersine, bu tavır hedefe yönelmedeki cesaretsizliğin de çok açık göstergesi olmuştur. İşlerin anlık planlandığı ve politikaların anlık uygulandığı durumlarda yapılan yalpalamalar, siyasetçinin kısa süreli işine yarıyor olabilir, ama ülkeye büyük zarar vermektedir.

Ülkenin bölünmesi salt AKP fanatikleri ve karşıtları arasında olmayıp, neoliberal politikalar bağlamında gelişen mikro-milliyetçilik etkisi altında, maalesef, halklar arasında da yaşanmakta ve giderek derinleşmektedir. Kürt grupların sözcüleri, fevkalade isabetsiz olarak, açılımda yol alındığı sürece başbakanın ve siyasilerin başkanlık vs konularındaki emellerine yeşil ışık yakacaklarını ifade etmekteler. Bir zamanlar Kürt’lerin kurtuluşunun Türklerin de kurtuluşu olacağını dillendirenler, ne hazindir ki şimdilerde hem kendilerini hem de ülkeyi nasıl bir badireye atmayı planladıklarının farkında bile olamamaktadır. Kürtlerin kurtuluşu sözde özerk yönetimde Kürt ve Türk burjuvazisine ucuz emek ve yüksek sömürü sunmaktan geçmez! Böyle bir durum Kürt ve Türk emekçilerinin aleyhine gelişirken, patronların işine gelir, hatta patronlar aralarında ittifak dahi kurabilirler. Ancak bu gizemli dokunun anlaşılmasıyla, Kürt ve Türk emekçilerinin kurtuluşunun, müşterek kader etrafında birleşip, müşterek düşmana karşı mücadeleden geçtiği idrakine ulaşılır.

Siyasetin denetim organları Anayasa Mahkemesi, Danıştay, HSYK veya Sayıştay gibi ana organlardır. Halktan ve gündelik işlerden uzak bu tür organlardaki operasyonlarla halk ilgili değildir, olamaz da. Denetim istemeyen ve söz konusu organlarla halkın uzak olmasından yararlanan bir siyasal yapı, çağdaş olmayan hukuksuz icraatı ile konumunu muhkemleştirdikçe, bizzat kendi hukukunu, hatta anayasasını da oluşturmaktadır. Vitrine belediye hizmetleri türü sonuçlar koyularak, halklar kin ve nefret duygularıyla bölünerek, Kürt burjuvazisiyle ittifak içinde Kürt halkının ağzına da bir parmak bal çalınarak, halkların geleceği gerici yapıda şekillendirilirken; siyasi hedef önünde engel oluşturabilecek denetim kurumları da etkisizleştirerek, “halkın hukuku”, “halkın yönetimi” perdelemesi altında, Akdeniz havzasındaki temizlikte biraz geri planda kalmış olan Türkiye de aynı raya itilmektedir. Ülkenin birlik ve bütünlüğü güzel bir rüyadır, ancak hiçbir ülke bu güzelliğin karşıtının yaşanmasından müstağni değildir!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

3 × three =