Seçimlerin Ardından: “Devlet – Parti Özdeşliği Tamamdır”

30 Mart’ta seçmenler yaşadıkları yerdeki muhtar, belediye meclis üyesi ve belediye başkanlarını seçmek için sandık başına gittiler. Türkiye’nin içinde bulunduğu yoğun politik atmosfer nedeniyle seçimler yerel seçimden ziyade genel seçim havasında yapıldı. Bu durumun ortaya çıkmasında 17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonunu gayri hukuki yollarla savuşturan hükümetin yerel seçimleri adeta güven oylamasına dönüştürerek “devletin” tüm imkânlarını seferber etmesinin payı büyüktü kuşkusuz. Gezi sürecinin yarattığı muhalefet dinamizminin seçim sonuçlarını nasıl etkileyeceği, Halkların Demokratik Partisi’nin Türkiyelileşme projesinin başarılı olup olmayacağı, ilk defa oy kullanacak genç seçmenin hangi saiklerle hareket edeceği seçim öncesinde cevabını arayan sorulardan birkaçıydı.

*

Resmi olarak henüz kesinleşmemiş olan seçim sonuçlarını 2011 genel seçim ve 2009 yerel seçim sonuçlarıyla karşılaştırdığımızda şöyle bir tablo ile karşılaşıyoruz: 2009’dan bu yana oy kullananların sayısı 5.744.866 kişi artmış. 2009 yerel seçimlerinde 15.353.553 seçmenin (% 38,8) oyunu alan AK Parti’nin bu seçimde oylarını 20.519.829’a; CHP ise 9.229.939’dan 12.533.398’e çıkarmış durumda. İki yerel seçimi kıyasladığımızda MHP’deki oy artışı çok daha düşük seviyede; MHP 2009’da 6.386.279, 2014’te ise 6.860.493 oy almış. Yüzdelik olarak iki yerel seçimde partilerin oy artışlarına baktığımızda; AK Parti oyunu % 25, CHP % 26, MHP ise % 7 artırmış.

2009’a kıyasla MHP’nin oylarını artıramamasını İstanbul, Ankara ve İzmir gibi Büyükşehirlerde MHP seçmeninin büyük ölçüde CHP’li adaylara oy vermesine bağlayabiliriz. Örneğin Ankara’da AK Parti’nin meclis oyu % 42, başkan oyu % 44,6; CHP’nin meclis oyu % 32, başkan oyu 43,8 iken MHP’nin meclis oyu % 17,3 ve başkan oyu ise sadece % 7,9. Aradaki farktan da anlaşılacağı üzere, MHP seçmeni belediye meclis üyelerini seçerken kendi partisine, belediye başkanını seçerken ise CHP’li başkan adaylarına oy vermiş.

*

Seçimlerde CHP ve MHP’nin seçim kampanyalarını 17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonu üzerinden yürütmeleri, AK Parti’nin kampanyasının odağına Başbakan Erdoğan’ı koyarak seçimleri adeta güven oylamasına dönüştürmesi seçmen tercihlerini de etkiledi. Gergin bir siyasi iklimde gerçekleşen seçim seçmeni kutuplaştırdı. Nitekim 2009 yerel seçimlerinde seçmenlerin AK Parti, CHP, MHP ve BDP dışındaki partilere verdiği oy % 19 oranında iken bu seçimde bu oranın % 9’a kadar düştüğü görülüyor.

30 Mart yerel seçimleri, 2011 genel seçimleriyle kıyaslandığında AK Parti ilk defa oy kullanan 2 milyon seçmenin katılımına rağmen yaklaşık 1 milyon seçmenin desteğini yitirerek % 5 oranında oy kaybetti. CHP (% 11) ve MHP (% 19) ise 2011 seçimlerine kıyasla aldıkları oyları artırdılar.

Partilerin aldıkları oy oranlarına göre 2011 genel seçimleri ve 2009 yerel seçimlerine ilişkin tabloya baktığımızda; bir önceki yerel seçimlere göre AK Parti’nin oyunu istikrarlı bir biçimde artırdığını, CHP’nin de artış oranı bakımından benzer bir performans sergilediğini söyleyebiliriz. Genel seçimlerle yaptığımız kıyaslamada ise yerel seçimlerde en büyük oy artışının MHP’de yaşandığı ortaya çıkıyor.

Partilerin aldıkları oyların bölgesel dağılımına baktığımızda bu seçimlerde AK Parti’nin hakim parti konumunu yükselttiği tespitini yapmak mümkün. Türkiye’nin hemen her bölgesinde varlık gösteren AK Parti’nin birinci ya da ikinci parti arasında yer almadığı sadece altı il bulunuyor.

*

Seçimin ardından, AK Parti’nin başarısını değerlendiren birçok yazı kaleme alındı. Sosyo-ekonomik konum, eğitim durumu gibi faktörlerin oy verme tercihini nasıl etkilediği, etnik ve mezhepsel aidiyetlerin sandığa nasıl yansıdığı, lider karizması, AK Parti’nin baskın medya gücü gibi faktörler bu yorumlarda sıkça sözü edilen başlıklar arasındaydı. Örneğin, Aziz Çelik “Seçim ve Geçim” başlıklı yazısında ücretlileşme ve sehirleşmedeki artışın seçim sonuçlarını etkilemiş olabileceğini belirtiyordu. Tarım istihdamının azalması, ücretli çalışanların sayısının artması; esnek, güvencesiz çalışma biçimlerini yaygınlaştırdığı tespitinden yola çıkarak Çelik şunları söylüyordu: “Taşeronda iş bulmak bile iktidar partisinden bir tanıdık bulmaya bağlı. Düzenli bir nitelik taşımayan sadakaya dönüşen sosyal yardımlardan yararlanmak iktidar partisi ile kurulacak ilişkiye bağlı.”

Seçimlerden önce IMC TV’de Rizelilerin seçimlere ilişkin görüşlerine yer verilen bir programa denk geldim. Hangi partiye oy vereceği sorulan yaşlı adamın cevabı bir hayli ilgi çekici idi.

“Ha bu Tayyip’e bir daha oy vermeyeceğim!”
“Niye Amca?”
“Karılara maaş bağladı. Karı bulamıyoruz!”

AK Parti’nin dolaylı vergiler ve trafik cezaları gibi çeşitli kesintilerden yarattığı kaynağı muhtaçlara dağıtması seçim başarısının esbabı mucibesini açıklamaya yeter mi? SGK sosyal yardım istatistikleri bülteninde yer alan rakamlara göre 2012 itibariyle sisteme kayıtlı üye sayısı 23.668.942. Sosyal yardımlardan sürekli faydalanan hane sayısı 2.101.611. Sosyal yardımların en çok dağıtıldığı iller nüfussal büyüklükleri nedeniyle Büyükşehirler. Sosyal yardımlardan en az faydalanan illerde ise AK Parti’nin oylarının görece olarak daha düşük olması dikkat çekici.

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Kalkınma Bakanlığı, SGK, Vakıflar Genel Müdürlüğü, YURTKUR, T.Kömür İşletmeleri, Taşkömürü Kurumu ve belediyeler aracılığıyla dağıtılan sosyal yardımlar Türkiye bütçesinin % 4’üne tekabül ediyor. Ancak sosyal yardımların yoksulluğun giderilmesine değil rıza üretimine hizmet ettiğine dikkat çekmek gerekiyor.

Örneğin Sabah gazetesinde Ekim 2012’de yayınlanan bir habere göz atalım: “200 bin dul kadına çifte maaş müjdesi” başlıklı haberde Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, tarafından Kurban Bayramı öncesinde dul kadınların hesabına yatırılan 500 TL’lik maaştan söz ediliyor. Haberin devamı şöyle: “Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Fonu’ndan dul kadınlar için ayrılan bu kaynağın önemli bir bölümünü trafik cezaları, gelir vergisinden alınan yüzde 2.8’lik pay ve reklam gelirleri oluşturuyor.”

Sosyal yardımların kesileceği korkusu yoksul kesimlerin oy verme tercihlerini ne yönde etkilemiştir bilmiyoruz ancak Erdoğan’ın ülke geneline yayılan mitinglerinde bu yardımları sayısal veri olarak sunduğunu, kendi hükümetleri döneminde ilköğretim kitaplarını bedava dağıttıklarına ilişkin örnekleri sık sık dile getirdiğini biliyoruz. Kuşkusuz sosyal yardım alanların hepsinin AK Parti’yi desteklediğini iddia etmiyoruz. Örneğin, bu yardımların önemli bir kısmının Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesine gittiğini hesaba katarsak buralarda oy vermede kimlik faktörünün daha etkili olduğunu söylemek mümkün.

Türkiye insanı AK Parti hükümeti dönemlerinde ciddi bir borçlanma içerisine girdi. Ekonomide “istikrarın” yakalanmasına paralel olarak özellikle orta ve üst orta sınıflarda ortaya çıkan “tüketme” eğilimi bu borçlanmayı tetikledi. Kriz dönemi olan 2002’de 2 milyar liranın altında bulunan toplam tüketici kredileri, aradan geçen 11 yılda 25 kat artarak bu yılın Ocak sonu itibariyle 249.5 milyar liraya ulaşmış durumda. Son yıllarda ekonominin lokomotifi olan konut sektörü “konuta hücum” furyasını ortaya çıkardı ve tüketici kredilerinin 111 milyarlık kısmı tek başına konut borçlarına gitti. Tüketici kredilerini kredi kartı borçları da eklendiğinde AK Parti döneminde vatandaşların borcunun 6.3 milyar liradan 333.6 milyar liraya ulaştığı görülmektedir.

Kaynak: BDDK

Konut kredisi nedeniyle önündeki on yılını ipotek altına almış kesimlerin olası bir ekonomik krizden kaçınmak adına oylarını “istikrardan yana” kullandıkları düşünülebilir. Türkiye insanın içine düştüğü borçlanma sarmalının “istikrar sürsün, Türkiye büyüsün” sloganı altında rıza üretimine hizmet ettiği ortadadır.

*

Seçim geride kaldı ancak seçimin güvenilirliği konusundaki tartışmalar henüz sona ermedi. Oyların sayımında yaşanan sıkıntılar, eşzamanlı olarak Türkiye’nin birçok ilinde gerçekleşen elektrik kesintileri, bazı belediyelerin yapılan itirazlar sonucunda el değiştirmesi, bazı belediyelerde sayımların defalarca tekrarlanmasına rağmen yeniden sayım kararının alınması, bazı belediyelerde ise il/ilçe seçim kurulları tarafından yapılan itirazların dikkate alınmaması seçimlerin güvenilirliğine gölge düşürdü.

İlk kez bu seçimlerde Oy ve Ötesi gibi sivil inisiyatifler gönüllü olarak görev aldı. Akıllı telefonlar sayesinde pek çok usulsüzlük anında kayıt altına alınarak sosyal medya aracılığıyla duyuruldu. Bu sebeple 30 Mart yerel seçimlerinde seçim hilelerine ilişkin haberler önceki seçimlere nazaran çok daha fazla gündemde kaldı. Gezi ruhu sandığa nasıl yansıdı, sorusunun cevabını oylarına sahip çıkanların siyaset üstü çabasında aramak gerekiyor belki de.

30 Mart yerel seçimleri -öncesinde ve sonrasında yaşanan olaylarla- AK Parti’nin devlet-parti özdeşliği yolunda bir adım daha attığı bir seçim olarak tarihe geçti. Devletin kurumları ile AK Parti arasındaki sınırlar bu seçimle birlikte daha da belirsizleşti.

Seçim sürecinde “ortak düşmanı” bertaraf etmek için güçlerini birleştiren ve cemaatin örtülü desteğini arkalarına alan MHP ve CHP seçimden umdukları sonucu alamadılar. Mansur Yavaş’ın Ankara’daki adaylığı, çoğu seçmenin “AK Parti gitsin de ne olsun” tavrı içinde olması (“tatava yapma bas geç!”) bu iki parti arasında zaten belirsizleşen siyasi sınırları iyice ortadan kaldırdı. Türkiye toplumuna çoğulcu, demokratik, sosyalist bir seçenek sunan HDP ise bütün bu hengame içerisinde yeterince varlık gösteremedi.

30 Mart yerel seçimlerinde AK Parti’nin beklenen seviyede oy kaybetmemesi, seçim öncesinde ortaya saçılan onlarca yolsuzluk iddiasını birdenbire gündemden düşürdü ve adeta “sandıkta aklanma” gerçekleşmiş oldu. Üstelik 17 Aralık’tan sonra başlayan “paralel devletle” mücadele süreci/bahanesi AK Parti’nin hukukun dışına çıkmasının meşruiyet zeminini oluşturdu.

Liberallerin ardından, cemaatle yapılan koalisyonun da sona ermesi AK Parti’nin zaten güdük olan “entelektüel” gücünü Yiğit Bulut, Nagehan Alçı seviyesine çekti. Şimdi önümüzde Cumhurbaşkanlığı seçimleri var. Erdoğan’ın adaylığı henüz resmiyet kazanmadı. Erdoğan aday olsun olmasın ittifak yapmadan bu seçimleri kazanamayacağını çok iyi biliyor. Kürtlerden oy almak için kullanacağı “çözüm süreci” devam etsin kozu ne kadar süre daha etkili olur belli değil. Öte yandan Ergenekon hükümlülerinin seçim sürecinde tahliye edilmesi siyasal işbirlikleri konusunda kağıtların yeniden karıldığına bir işaret. Erdoğan ittifak arayışında ulusalcılara mı yoksa Kürtlere mi yanaşacak? Bu sorunun cevabını 1 Mayıs badiresi atlatıldıktan sonra adayların ortaya çıkmasının ardından öğreneceğiz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

twenty − 15 =