”Şeker Henry”

SERDAR MÜTEFERRİKA SERHATLI  – İngiliz yazar Roald Dahl için büyük edebiyatçı denir mi, bilemiyorum.

Edebiyatında insan ruhunun derinliklerinde dolaşmaktan çok, o şaşırtmayı sever.

Bir sirke gitmiş gibi hissedersiniz kendinizi; sürprizlere açık, Caz müziği gibi karşınıza hangi notanın hangi enstrümandan çıkacağını kestiremediğiniz ama elinizden bırakamayıp içinde bin bir düşünceden hayallere kadar yuvarlanıp gideceğiniz eserler sunar, sizlere…

Geçen yüzyılın roman, hikâye, oyun yazarı Dahl’ı ¨Charlie ve Çikolata Fabrikası¨, ¨Bay Willy Wonka¨ gibi fantastik edebiyata dair türlerin dahiâne yaratıcısı olarak tanıyoruz.

Bu eserleri birçok dile çevrilmesinin yanı sıra sinemaya da aktarılmıştı.

Hele ¨Amcam Oswald¨ başlıklı romanı yetişkinlere seslenen bir serüvendi.

Dahl birçok eserini genç okurlara yönelik yazmış bulunuyor; ne ki, her yaşın ve her vaktin okuruna da hitap edebiliyor.

Bütün kitapları tek tek tavsiye edilir, zaten çok satanlar arasındadır, önünde sonunda kitabevlerinde karşınıza çıkacaktır.

Henry Sugar adlı uzun hikâyesini, neredeyse kısa bir roman uzunluğundaki bu eserini tek başına okumak dahi bir bütün olarak Dahl’ın kalem çevikliğini, onun story-teller/hikâye anlatıcısı olarak başarısını görmeye yetecektir.

¨Henry Sugar’ın Muhteşem Hikâyesi¨ başlıklı kısa romanı-uzun hikâyesi Londra’nın seçkin bir semtinde tek başına yaşayan bir burjuvanın tanıtımıyla başlar. Kırk bir yaşındadır Henry Sugar, bize göre Şeker Henry, ve hiç evlenmemiştir, tam bir Dandy gibi yaşar, bakımlı ve özenlidir. Terzisi, berberi, her zaman alışkanlıkta takip edip alışverişe gittiği esnafları, emre âmade bir uşağı, kapısında Ferrari otomobili; kışları Fransa sahilleri yahut Batı Hind adaları ve yazları Avrupa’nın türlü yerlerinde geçen bir ömür. Hayatında bir gün dahi çalışmamıştır Henry, babadan kalan mirası ona yeter artar. Henry’nin işi gücü arkadaşlarıyla küçük kumar partileri yapmak, at yarışlarına gitmek, iddiaya bahse adanmış bir ömürle yetinmektir. Aslına bakılırsa, bundan pek sıkılmaktadır, bir yenilik olsa hani fena olmaz…

Bir gün bir dostunun kitaplığında karşılaştığı tek formalık, şöyle böyle 30-40 sayfalık bir el yazısı kitap dikkatini çeker; ayak üstü okur, pek beğenir, cebine atıp gider. Hayatında bir kez olsun kitap hırsızlığı da yapmıştır. Kitap Hindistan’da doktorluk yapan J. Cartwright adına biri tarafından tuhaf bir hadise üzerine yazılmıştır; başlığı merak uyandırıcıdır: ¨Gözleri Kapalıyken Gören Adam Imhrat Khan¨

Şimdi okura bu ikinci kitabı okumak düşer; üşenmeden okuruz.

Hindistan’da II.Dünya Savaşı öncesinde yaşamış yoga meraklısı bir genç delikanlının itiraflarıdır burada anlatılanlar. Ustası Yogi’den bakmadan görmek, duymadan işitmek gibi doğaüstü becerileri öğrenen Imhrat Khan, yoga gelenek ve ahlakına ters düşecek biçimde gözleri tümüyle kapalıyken bile her şeyi görebilmek becerisini kötüye kullanmış ve bu yüzden cezasını hayatını kaybederek ödemiştir.

Khan’ın anlattığı şeyler baştan başa bir ayrı maceradır, merakla okunur; Şeker Henry de merak ve heves içinde okuyacaktır. Ardından aynı şeyi başarmayı aklına kor! Neden olmasın, eğer Imhrat gibi yapabilirse, mesela, kumar masasında karşısındaki elin iskambil kâğıtlarını tersinden okuyabilir ve o kumar tutkusunu hep kazanarak bitirebilir. Birkaç yıl yoga ve transendantel-aşkıncı meditasyonla uğraşan Şeker Henry sonunda gerçekten şeylerin arkasını görmeye başlamıştır.

Bu fantastik hikâye, Şeker Henry’nin kumarhanelere, gazinolara dadanıp her gece yüklü meblağlarda para kaldırmasıyla devam eder. Fakat bir gün ölüm onu ziyarete gelir, bedeninde tuhaflık sezip aynada kendisine bakan Şeker Henry kendi vücudunu Röntgen Cihazına konmuş da X-Ray ışınlarıyla her yeri görülebiliyormuş gibi seyretmeye başlar; ödü kopar. Zira damarlarında dolaşan bir pıhtıyı görmüştür, yavaş yavaş kalbine doğru ilerlemektedir. Ölüm kaçınılmaz görünür fakat Bay Şeker, birden karar değiştirip ölüm karşısında her şeyini vermeye razı olanlar gibi acilen kararlar alır; böylece ölüm kapıyı çalmadan gider. Büyük felaketler insanı değiştirir.

Aldığı karara göre elindeki bütün kumardan kazanılmış serveti dağıtmalıdır, evinin balkonuna çıkıp deste deste banknotları sokağa fırlatmaya başlar, sokakta büyük bir kalabalığın toplanmasına yol açacaktır. Kapısına polis dayanır, kısa bir sorgulamadan sonra serbest bırakılırken bunca parayı niye yetimhanelere bağışlamadığı hatırlatılınca birden hayırsever bir burjuvaya dönüşecek ama kumarhanelere daha çok dadanacaktır. Kısa sürede milyon milyon paraları kumar masasından kaldırıp kuruşuna dokunmadan kurduğu yetimhanelere gönderir. Yanına da kendisine yardımcı olmak üzere bir muhasebeci-işletmeci, ayrıca her kumarhaneye giderken farklı kimlik takınması için çok usta bir makyöz alır; bin bir surat kılığındadır artık…

Kazandığı paraları kötülerden alıp iyilere dağıtmaya karar verdiği için Yoga’nın büyülü dünyası tarafından lanetlenmez ve uzun bir ömür sürer sürmesine de, sonunda her fâni gibi ölecek, geride yüzlerce yetimhane bırakacaktır.

Basit bir fantastik hikâye değil mi?

Hikâyeyi güçlendiren ise zenginden alıp fakire dağıtmak temasının yeniden, tekrar, bir kez daha ele alınmış olmasıdır.

Robin Hood masalının tekrarıdır bu, nitekim Şeker Henry de kendisini kumarhanelerin Robin’i olarak adlandırır, yaptığını haklı çıkarır. Tarihte pek çok örneği var:

Meksika’da 19.yüzyılın kadın soyguncusu La Carambada soygunlardan ele geçirdiğini fakir köylüye dağıtan güya bir adalet arayışçısıydı. La Carambada soygundan sonra kurbanlarına kadın olduğunu göstermek için üstünü çıkartıp memelerini gösterirmiş; böyle anlatılır, efsanesi de olabilir, biz yine de inanalım…

Roma tarihinde Bulla Felix adıyla bilinen dağ eşkıyası da zenginden alıp yoksula dağıtan biriydi; Milattan Sonra 3.yüzyılın hikâyelerindendir.

Japonya’da da böyle bir isim var, takma adıyla Küçük Fare; asıl adı Nakamura Jikorici… Fare taşırmış yanında, girdiği evde tıkırtılardan ev sahipleri hırsız girdi diye yaygarayı koparmaması için evvela heybesindeki farecikleri salar, sonra gidip eliyle koymuş gibi paracıkları alırmış. Ertesi gün fakirlere bayram çektiği söylenir.

İskoç efsanesi Kızıl [saçlı] Robert’i unutup bir yere gidemeyiz. O da 18.yüzyılın İngiltere’sinde eşkıyalık edip akşamları yoksul evlerine para dağıtmaya gidiyordu.

Daha pek çok isim var, bir de Slovakya’dan birisini anlatalım, lafı uzatmayalım. Juraj Janosik, dağlarda geçitleri tutan, köprü başlarında yolcuların zengin olanlarını soyan birisiydi; 18.yüzyılda yaşadı. Deli Dumrul gibi köprüden geçenden 2 kuruş, geçmeyenden 3 kuruş aldığı olurdu. Sonra çil çil altın, gümüş mangırlara tenezzül etmeden alır başını, gider bir yoksul köyün meydanına bırakıverirdi.

Eşkıyayı yere göğe koymayan eski zaman insanlarının dilinde bunlar yuvarlanır durur hâlen; sonra da anlatılacaktır elbet…

Fakat bu isimlerden en önemlisi Şeker Henry’i aratmaz, yine İngiltere’den bir isimdir bu: Finchaleli Aziz Godric

Godric, 11.yüzyılda yaşadı, açık göz bir iş adamıydı, denizciydi, kâh korsanlıkla kâh ticaretle çok para kazandı fakat bütün bunlar onu içten içe kemiriyordu; ortada bir haksızlık vardı. Sonra bir gün Stoik Çileciliğin demirden kollarına düştü, azap içindeki ruhunu ona teslim etti. Servetini çok kısa sürede halka dağıttı; anlatırlar ki, sandıklar dolusu altınları leblebi gibi halkın üzerine fırlatırmış. Kısa süre sonra bir ormana çekilip orada münzevi bir hayat yaşadı.

Eh, böyle şeyler oluyor işte!

Kazansan bir türlü, kazanmasan başka türlü dert!

İyisi mi, eskilerin dediği gibi, azıcık aşım kaygısız başım demeli…

Şeker Henri’den lafı açtık, bakın nerelerden lakırdıyı topladık…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

5 × five =