İçsel devrim

Hepimizin içinde devrimci bir ruh saklıdır. “Panta Rei” -her şey akar- diyen Heraklit (Herakleitos), değişimi ve dönüşümü ne güzel anlatmıştı.

Aynı nehirde iki kez yıkanılamayacağını açıklayan Antik Yunan düşünürü Heraklit’in yaklaşımına göre, her şey aktığı gibi, nehir de akar. Bir kez yıkandığın nehir akıp gider, bir dahaki sefere başka bir nehirde yıkanmış olursun.

Karl Marx, devrimci düşüncenin babası sayılır. İnsan toplumlarını sınıflandırdığı ilkel komünal toplum, köleci toplum, feodal toplum, kapitalist toplum ve sosyalizmden komünizme geçiş aşaması varsayımında yaptığı yanlış; devrimi sadece üretim ilişkilerine indirgemesiydi. Oysa, kendinden sonra Antonio Gramsci ve Louis Althusser gibi post-Marksistlerin de vurguladığı gibi, insanların kafalarında devrim yapmanın önemi göz ardı edilemez. İşte bu noktada, “içsel devrim” sorunsalı ortaya çıkıyor.

Dünyada nice devrimler yaşadık, ancak insan düşüncesinde devrim yapmak o kadar kolay olmadı. İnsan beyninde ve bireyde içsel bir devrimi yapmayı başaramadık. Birey, kendisini merkeze alan korkunç bir egoizm sarmalında yaşamaya devam ediyor.

Birey, kendisini keşfederek ümmet ve cemaat toplumlarından büyük bir kopuşu gerçekleştirdi. Kapitalizm ve aydınlanma çağı da bu kopuşun sonucu değil midir? Ancak, bugün içinde bulunduğumuz kriz de kapitalizmin bireyi keşfi ile ortaya çıkmadı mı? Ah o korkunç diyalektik !

Dünya değişirken, birey değişmezse, deeğr yargıları, yaklaşımlar, tavırlar, davranışlar ve bir nice kalıp değişmeden ortada durursa, ciddi bir sorun yaşıyoruz demektir. Bu sorun, belki de yaşadığımız çağda kapitalizmin sorunu olduğu kadar, bireyin de sorunu olmaya devam ediyor.

Bu noktada, Karl Marx’ın yabancılaşma sorununa dönsek yararlı olabilir. Üretim toplumsallaşırken, mülkiyet bireyselleştirilmiş durumda. Bunun anlamı, üreten, ürettiğine sahip olamıyor. Toplumda ciddi bir adaletsizlik ve eşitsizlik ortamı egemen. “Artık değer” ve sömürü nedeniyle sistemin işleyisi sürdürülemez hale geliyor ya da adaletsizlik-eşitsizlik sarmalı genişliyor. Bu noktada iki durumdan birisinin yaşanması beklenmeli : Devrim/Değişim ya da Kölelik/Yeni Orta Çağ.

Devrim ve değişim başarıya ulaştırılamadı. Ekim Devrimiyle başlayan sosyalist devrimler birer birer söndü. Dünyadaki eşitsiz/adaletsiz yapı ise kendini sürdürmek için Yeni Bir Ortaçağ düzeni yaratmak durumunda kaldı. Devrimi ve değişimi önlemenin yolu, bilinci prangaya vurmaktır.

Bugün yaşadığımız kapitalist çelişki, bireyin gelişmesi önünde engel olan “bireyciliğin” yaşadığı paradigmadır. Yoksullaşma, adaletsizlik, eşitsizlik, savaşlar, açlık, felaketler, gericilik öyle arttı ki, bireyin gelişimi sürdürürlemez hale geldi. Yeni bir Cahiliye Çağı’na girdik. Son 20 yılda kapitalist kar güdüleri dışında bilimsel-teknolojik gelişmenin insan yaşamına sağladığı neredeyse hiç bir olumlu gelişme yok. 1950’lerde Uzay Çağı yaşanırken, bugün yeniden köylerimize dönüp münzevi yaşamına dönmeyi düşlüyoruz.

Bireyin beyninde ve yaşamında “içsel bir devrim” başarılamadığı sürece, devrimler yapmanın da anlamı kalmıyor. Başladığımzı yere geri dönüyoruz. Sonumuz hayrola !

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.