Sen neymişsin be abi!

PAYLAŞ

Ve onlar için “annesi onu ‘Kadir Gecesi’  doğurdu galiba” gibi ilginç sözler bile söyleriz.


Adına yaşam dediğimiz bu uzun soluklu maraton içerisinde bir şeyler yapmak adına çabalarken de, bu kategoriye giren, kendilerini şu ya da bu şekilde tanıma olanağı bulduğumuz gerek siyaset sahnesinde, gerek sanat dünyasında, gerek güzide medyamız içerisinde ve yaşamın farklı alanlarında da bilgi, birikim, beceri ve iş bitiricilik gibi olağanüstü yeteneklerini ortaya koyan insanlara rastlarız.


Her ne hikmetse gerçekten adeta ‘Kral Midas’ın kulaklarını çınlatırcasına ve ona nazire yaparcasına her tuttuğunu altına çeviren insanlar olduğu gibi, bir de elinde tuttuğu altın olsa bile teneke muamelesi gören insanlar vardır.


Yine toplum olarak bize; albenili, karizmatik, başarılı, çekici gelen bazı insanlar için  ürettiğimiz, yeri geldiğinde sıkça kullandığımız, çok veciz sözlerimiz de vardır; “ballı adam”… “yıldızı dişi”…”ipten adam alır”…”on parmağında on marifet”…”seni suya götürür de, susuz getirir…”Allah bir kere insana yürü ya kulum demeye görsün!”…“bu adamda şeytan tüyü var.”(Her ne demekse şeytan tüylü olmak?) Sanırım insana ne kadar cazip gelen şey varsa ve bütün bunlarda toplumsal kurallar, yasalar ya da doktorlar tarafından bir şekilde insanlar için sakıncalı, zararlı görülerek yasaklanmışsa ve insanoğlu Adem’le Havva hikayesinde olduğu gibi bir şekilde bu yasaklara uymayarak o yasak elmanın cazibesine kapılarak onu yiyerek cennetten kovulmayı bile göze alabilmişse ve günahlarının bağışlanması için de bu yaptığı işin kötülüğünü her zaman olduğu gibi şeytana yükleyerek;(bir anlamda da topu şeytana atarak) “ne yapayım şeytana uydum bir kere” diyerek işin içinden çıkmaya çalışmışsa; işte o şeytan tüyünün dayanılmaz cazibesinin ve anlamının ne olduğunu burada aramak gerekir diye de düşünüyorum.


Peki nedir onları bu derece şanslı, başarılı, cazip, karizmatik ve bir anlamda da güçlü kılan faktörler?


Çok üstün IQ ya da EQ (duygusal zeka) yani(sosyal, kültürel, psikolojik ve ekonomik) anlamda üstün bir zekaya sahip olmaları mı? Çok kültürlü, iyi eğitimli, çok bilgili, becerikli, yetenekli ve iş bitirici olmaları mı? Ya da ‘üç birlik’ kuralını kendilerinin lehine çevirmesini bilerek, doğru zamanda, doğru olayda ve doğru yerde bulunmaları mı? Yoksa iletişim ve bilişim olanaklarını çok iyi kullanarak, sıkı dostluklar, arkadaşlıklar kurabilmelerindeki becerileri mi? Ya da zengin bir aileye mensup olmaları mı?


Belki de içinde bulundukları toplumlarda başarı basamaklarını nasıl tırmandıklarının, başarı grafiklerini nasıl yükseltebildiklerinin  ve adeta yükselen değer haline gelmelerindeki bu sırrın ne olduğuna dair bilinmeyenleri ya da öğrenmeye, irdelemeye çalıştığımız bu özelliklerin hepsini onların bir şekilde; kimliklerinde, kişiliklerinde ve bireysel yeteneklerinde barındırıyor olmalarında mı aramak  lazım acaba? diye de bir taraftan düşünmeden de edemiyorum.


Hani bir söz vardır; “insanlara her gün yeni bir şans kapısı açılır ve yeni bir şans kapısı da kapanırmış” diye.


Bazen ne yapsanız, ne etseniz, yani ‘ağzınızla kuş tutsanız’ kimselere yaranamadığınız gibi, bir anlamda da popüler kültürün dayatması gibi görülen ve günümüzde bukalemun gibi olmayı da başararak adeta her devrin adamı olmayı marifet sayan bu şanslı insanların geride bıraktıkları rüzgarın tozuna dahi yetişemezsiniz.


Bu tabii madalyonun bir yüzü. Madalyonun diğer tarafında öyle sanıyorum ki başka nedenler var. Hani  “her başarılı erkeğin arkasında onu o başarıya götüren bir kadın vardır.” diye söylenen o meşhur sözde olduğu gibi.


Yine halk arasında “mahkemede dayın yoksa yanmışsın!” diye söylenen ve kavgada dayak yiyen adamında “vay arkam!” diyerek arkasının olmadığını söylemek istemesi gibi.


Yine sayın Başbakanımızda söylemedi mi “her şey okumak değildir, okulda sınıfları hep birincilikle bitiren birçok arkadaşımın yaşam içerisinde aynı başarıyı gösteremediklerine ve adeta arkadan nal topladıklarına tanık oluyorum” diyerek; aslında bir noktadan sonra  başarılı olabilmek için başka faktörlerin önemli olduğunun adeta altını çiziyor ve çok başka nedenlerin devreye girebildiğini anlatmaya çalışıyordu.


Herhalde bunu söylerken de; sanırım bunun en somut kanıtının da kendisi olduğunu düşünüyordu. Çünkü kendisinin de söylediği gibi, tahsil hayatı boyunca çok başarılı bir öğrenci hiçbir zaman olamamıştı. Ama adına ‘hayat okulu’ dediğimiz yaşam içerisindeki başarı grafiği devamlı olarak yükselmişti.


Yoksul değil ama yoksun bir ailenin çocuğu olarak atıldığı hayat mücadelesinde ortaya koyduğu en büyük sermayesi olan; değişerek gelişme yeteneğindeki üstün başarı sayesinde de  bir şekilde bu mücadeleden galip çıkmış ve bugün hesabını bile vermekten çekindiği büyük bir servetin, izzet ve ikbalin de sahibi olabilmişti.


Peki yine hemen hemen benzer başarıyı gösteren Kemal Abi(ye) ne demeli? Onu artık Ahmet Hakan’a havale ediyorum. Çünkü içlerinden gelmiş, onları çok iyi tanıyan ve yorumlayabilen biri olarak ta; Kemal Abi’nin nasıl bir dönüşüm ve gelişim yaşadığını kendi köşesinde yazmış olduğu yazılarıyla da açık-seçik bir ifadeyle ve gayet güzel bir şekilde anlatma başarısını gösteriyor.


Peki ya her biri eşi emsali görülmemiş başarı öykülerinin ve bir anlamda da halkın kahramanı olabilmeyi başarmış “medya baronlarına” ne diyeceğiz?


Her nedense bazılarını (mutlaka çok büyük özellikleri vardır ki) medya patronları bir türlü aralarında paylaşamıyorlar ve akıl almaz transfer ücretlerini gözlerini dahi kırpmadan bir çırpıda ödeyebiliyorlar.


Bu durumda bize ne düşer “helal-i hoş olsun”… “yarasın, canlarına değsin”…”gözü olanın gözü çıksın” demekten başka…


Hele içlerinde bir tanesi var ki;  Altay’dan gelen yiğit! Tam bir strateji ve taktik dehası. Dostlar başına, hem kendini, hem patronlarını kalkındırmada ve köşe döndürmede eline kimse su bile dökemez. Her ne kadar konuşurken ne söylediği (yarım-yamalak) pek anlaşılmasa da.


Aslında sanırım böyle olmak ta büyük önem taşıyor. Yani bakıyorum da sanat ve sahne dünyasında ne kadar konuşma özürlü varsa hepsi bir köşeyi kapmış ve içlerinde öyleleri var ki, tam evlere şenlik! Bunlardan bazıları televizyon ekranlarında sabah programları yaparak ahkam kesiyor, bazıları spikerlik dahi yapıyor, bazıları da normal şartlarda okul müsamerelerinde bile bir rol vermeyip, şarkı söyletmeyeceğin halde oyunlarda rol alıp, şarkıcılık dahi yapabiliyorlar.


Ne yazık ki, onlar vicdanı bir tarafa bırakıp cüzdanlarını doldurmaya çalışırlarken de; ülkem insanları onları ve bütün bu olup bitenleri büyük bir beğeniyle ve hayranlıkla ve hatta ben de öyle olabilir miyim acaba hayalleriyle izlemeye devam ediyorlar.


Bu durumlar da devam ettiği sürece; sanırım biz daha çok koyunun olmadığı yerlerdeki keçilere “Abdurahman Çelebi “ demeye devam ederiz.


Diğer taraftan da bizim gibi düşünce özürlüleri de herhalde kendi çapında yazar olmaya çalışıyor, bilmem siz bu duruma ne dersiniz?


İşin tuhaf bir tarafı da öyle sanıyorum ki, bu insanları dinlediğiniz zaman her birinin başarı öyküsünün bir birine çok benzediğini ve her birinin bu noktaya gelebilmek için ne çileler çektiğini, dişleriyle, tırnaklarıyla kazıya kazıya bu duruma geldiklerini, hatta çocukluk ve ilk gençlik dönemlerinde sokaklarda simit-gazoz sattıklarının öyküsünü de hüzünle ve imrenerek dinlersiniz…


Peki, bütün bu anlatılanlarda gerçek payı yok mudur? Elbette vardır. Ne de olsa bizler bu ve buna benzer başarı öyküleri dinleye dinleye büyümüş bir neslin çocukları olduğumuz için de; öyle çok fazla garipsenecek durum olarak ta görmeyiz böyle şeyleri…


Ama böyle durumlarda  sevgili Mazhar Alanson’un bir şarkısını anımsıyor ve o şarkıyı her defasında bağıra bağıra söylemek geliyor içimden her nedense…


İsterseniz hep birlikte söyleyelim bu güzel şarkıyı hem de bağıra bağıra içimizdeki “sağır sultanlar ” duysun diye, bilmem ne dersiniz?


Peki peki anladık
Her şeyden sen anlarsın
Peki peki anladık
Her şeyi sen bilirsin
En güzel grubu sen kurdun
En güzel ritmi sen buldun
En güzel dalgıç sensin
En güzel filmi sen çektin
Peki peki anladık
Peki peki anladık
En güzel sen bakarsın
Peki peki anladık
En güzel sen ağlarsın
İlk önce sen başlattın
En çabukta sen döndün
Peki peki anladık
Sen neymişsin be abi!
Peki peki anladık
En güzel sen gülersin
Peki peki anladık
En güzel sen seversin
En güzel yemeği sen yaptın
En güzel kızı sen kaptın
En güzel tumbayı sen çaldın
En güzel şarkıyı sen yazdın
Peki peki anladık
Her şeyden sen anlarsın
Peki peki anladık
Her şeyi sen bilirsin
Peki peki anladık
Sen neymişsin be abi!


Oh be(!) şarkıyı hep birlikte bu kerameti kendilerinden menkul insanlara karşı söyledik ve biraz olsun rahatladık, öyle değil mi sevgili dostlar?


Lütfen herkes beni mazur görsün; çünkü ne de olsa “mazeretim var asabiyim ben!”…


Her şey gönlünüzce olsun ! Sevgiyle, dostlukla ve sağlıcakla kalın!


“Anneme hiçbir şey bilmediğimi ve asabi olduğumu söylemeyin! O benim her şeyi bildiğimi ve mutlu olduğumu sanıyor!”



 


METE KARAKAŞ’IN DİĞER YAZILARI


– Aşklar, şiirler ve şarkılar


– Gittim, gezdim, gördüm


– …bağlı kadınlara selam olsun! (1)


– Destan’dan destana yol gider (II)


– Bunu biliyor muydu Bay Bush? (III)


– ‘Amazon’ kadınlarından ‘Amansız’lara (IV)


– Panik Odası mı? Nanik Odası mı? (V.)


– Meryem ve Meryem (VI)


– İki farklı Recep öyküsü… (VII)


– Teflon insanlar (VIII)


– Hippiler (Hippie) ve bonomolar (IX)


– Hindi ve papağan (X)


– Şiir üstüne ne varsa… (XI)


– Sanat (zanaat) ve sanatın başlangıcı (XII)


– Erkek Olmanın Dayanılmaz Hafifliği (XIII)


– Düşünce yazıları…(XIV)


– Sigara – Nargile – Pipo (XV)


– Acele karar vermeyiniz… (XVI)


– Kararlı ol ve seçimini doğru yap! (XVII)


– Öğrenmenin yaşı yoktur (XVIII)


– Bitmeyen Senfoni (XIX)


– Nazım Hikmet Kültür Merkezi…(XX)


– Hayatın aynasıdır tiyatro! (XXI)


– Mağdurlar ve mağrurlar (XXII)


– Şu Çılgın Türkler (XXIII)


– Benim sinemalarım… (XXIV)


– Muhteşem gece! (XXV)


– Pamuk eller cebe! (XXVI)


– Yurttan Tipler Korosu! (XXVII)


– Anıların izinde radyo günleri! (XXVIII)


– Yaşamak ve sevmek üstüne! (XXIX)


– Suçlular aramızda… (XXX)


Mete Karakaş araştırmacı/yazar    karakasmete@hotmail.com


  

CEVAP VER