Sende, Barbie bebeklerine anlat benim yazdıklarımı (II)

Bugün, hayatının da didiklendiği bugün; öldüğün gün ister bir apartman katı, villa, köşk, gecekondu; ister ofis, okul, karargah, mağaza, hastane, bakanlıklar; ister bar, sinema salonu; ister AVM olsun işlevi aynı duvarlar arasında… kuytularda ömürlerini tüketen insanların açığa çıkmasını istemedikleri korkularını, sıradanlıklarını, cinsel tercihlerini, gizli kapaklı sevişmelerini, algısızlıklarını, ötekileştirdiği kesimleri canından bezdirmiş, kendinden sapmış Türkiye’nin çiğliğini sergilerken “sözcük aralarına, sözcük oyunlarına, gizlenme ve oradan çemkirme…en uç sınırlara kadar gitmekten çekinmeme”yle düşündüklerini, hislerini yazıya dökme, istediğini söyleme serbestliğini; lanetlendiğin, horlandığın zamanlarda Beyoğlu’nda kendini siper ettiğin gay’liğinin, deyiminle ibneliğinin ‘O mu ? rahat bırakın, ne yaparsa yapsın marjinaldir (ki aslında ne çok da işine yaramıştır bu kabullenmediğin yafta) ayyaşın, otçunun teki’dirli kalkanını eline verenlere nispet, yaptıklarına, yapacaklarına sınırsız özgürlük alanı açan zekaya sahipliğinin; çürümüş, çürüyecek yaşamlara batırdığı kılıcınla derin uykudayken mahalle ’uyanın salaklar hayat kaçıyor’ şamatan ‘terbiyesizlik etme gecenin bu vakti’yle karşılık verdikten sonra yeniden yatağına uzanırken ‘valla doğru söylüyor oğlan, aslında’yla onaylanan ahhh benim kışkırtıcı Şairim ahhh ! şiirlerine yaşadıklarını taşıtırken bazen ‘ yaptım oldu, ben yaptımsa doğrudur’ tavrın sinirlendirse de, uyarıcı amme hizmetinden geri durmadığın bu hayat, cidden de arabeskmiş be! Tanışıklığımız da ordandı işte; bir coğrafyanın işkenceden geçmiş, tecavüze uğramış bakışlarında bir şeyleri unutmak, başka şeyleri hatırlamak istemenin sıkıntısında; tutunmak için belki de benim gibi tutunmamak için yaşama, nafile çırpınışlarla bir mahkumun boncuktan kuş yapması gibi yerimize tükürdüğün, sövdüğün, dövdüğün, dövüldüğün “ama sonunda….sürprizlerine yenildiğin” arabesk hayattandı. Ondandı işte kazandığımızı sandığımız anda kaybettiğimizi; üstelik kaybederken de hep, kazanmanın kirlenmekle eş olduğunu bilmeyenlerin merhametinden kaçmanın, uzaklaşmanın uçarı güzelliğini de bilmemizdendi, tanışıklığımız. “ Sarhoş olun” haykırışıyla hayatı en güzel yerinden yakalamış flaneur Baudailer, Rimbaud ,…,..Neruda, Lorca…,Borges,…, Bukowski, Nazım, …, Orhan Veli, …, Cemal Süreya, …, …, Ece Ayhan, Atilla İlhan, Yılmaz Odabaşı’nı okuyan ben “gezegende bir şair daha öldü salak. o nedenle bu masal kahramanı uysallığım. yoksa ben de bilirdim bir peugeot’ya binip ters istikamete gitmeyi ” mısralı, bugün vefat eden sabahın kör vaktinde ezan okuyan müezzinlerle birlikte şiir yazmak için ayağa kalkan şairin Erotika kitabındaki “ Ben ölürsem ….küçücük ömrüm hep rüzgâr gülleri kokacak…küçücük kabrim bir çocuk gibi haylaz olacak…” mısralarını daha okuyacak, duyacak yaşa gelmemiş masal yazmış ama daha hiç şiir karalamamışken, oyunlar oynadığımız Lozan Parktan eve dönüş yolunda Kahire caddesindeki küçük marketin önünde sergilenen kağıttan, plastikten rüzgar güllerinin fırıl fırıl döndüğünü görünce ‘aaa ne kadar güzel’ –‘rüzgar güllü bunlar’-‘ ne garip bir çiçekmiş ’ hayranlığı satın aldırdığında -gün gelecekte sen vefat edeceksin ve ben de… nasıl da imkansız bir yaşam hikayesiydi o an- zar zor önce balkon demirine sonra saksıya iliştirdiğimiz dönsün diye rüzgar beklediğimiz, gelmeyince gazeteyi savurarak rüzgar yaratmaya çalıştığımız, tutuğun takımın Galatasaray’ın da renklerini taşıyan her biri farklı renk, şekil, desendeki rüzgar gülleriyle küçücük kabrinin her bir yanını süsledim Can, her gelişimde rüzgar, yağmur, güneş ya da karla bozulan rüzgar güllerini yenisiyle değiştirdiğimde aralarından illaki biri, ikisi çocuk sevinciyle döndüğünde ‘bildin mi yavrum… sen bildin mi kuzum geldiğimi ’ ağıtlarımı Karşıyakada’ki tepeden şehre doğru savuracak senin rüzgar güllerine sadece içimdekileri değil, içimi de bıraktım… bir rüzgar gülüne tutturdum hayatımı, ışığımı; Seni Can! Ahhh yavrum… ahhh… yedi yıl…o kadarcık kısaydı ki ömrün; yıllar, yıllar sonra karşılaştığımda adının; yüzünün parktaki kumu küreğinle kovasına boşalttığın, kaydırakta kaydığın, salıncakta sallandığın arkadaşlarının hafızasında yer edinmediğini göreceğimi bildiğimden, her giden…her ölen…her terk eden için değil, senin gibi ömrü kısa çocuklar…gençler insanlar için söylendiğine inandığım senin hiç duymadığın “bir insan onu hatırlayan son insan öldüğünde gerçekten ölür” cümlesi, seni bilen tanıyan etrafındaki üç, beş yaşı da kemale ermiş yakınların da göçtüğünde dünyadan, adının anılmayacak, hatırlanmayacak olması gerçeği; yağmur nerde başlıyor… nerde bitiyor; Proust’un “ölüm kelimesini kolaylık olsun diye kullanırız, oysa ne kadar çok insan varsa, yaklaşık o kadar da …. vardır…”la tanımladığı ölümün kiracılığını yapan; herkese illaki bir suç yükleyeceğinden masumiyeti sevmeyen, kovan hayat nerden…nereye kadar beyaz, mavi, turuncu? nerden sonra siyah, griydi? sorularının cevabını da kaybettirdi; bana. Ölüm nedir, ne değildir bilmediğinden ardında bir vasiyet bırakmayı düşünmeyecek kadar küçüktün sen ve ben yaşlıların geri dönüşüm kutusunda beklettikleri çocukluklarındaki, gençliklerindeki iç kemiren kaçkınlığı, karşı çıkma, can acıtsa da istediğini yapma huylarını zihinlerine geri yüklediklerini de gördüğümden, her defasında değişik, farklı bir şekilde ama neredeyse aynı olaylar eşliğinde tekrar eden hayata dair her şeyin; ölümün, öfkenin, benciliğin, yalnızlığın, aptallığın, aşkın, kırbacın, martının, marketin, futbolun, Galileo’nun pergel’inin teğet’in, sigaranın, esrarın, Porche keşkül ve narkozun, iyinin kötünün, yerleşik algıların bilindik mekanlarını darmadağın eden, sarsan benim zehir kusan şairimin; her yıl utancından kızarmış sıcaklığıyla dünyayı yakan kahrolası Temmuz’un üçünde vefat etmeden aylar, aylar önce bıraktığı vasiyetine uymak içimden gelmediğinden, eğlenmek için gitmedim dansa, partiye “….simsiyah bir gece giydim yüzüme!” böyle bir şair yaşadı…geçti bu yaşayanını bedbaht eden Türkiye’den, dünyadan… senin gibi bir de çocuk dedim Can.

Neden diye düşündüm sonra kendi kendime yine, neden on yedi yaşındayken “…. ilk kez ailemden ayrı olarak arkadaşlarımla tatile çıkmıştık, birinci durağımız Datça’ydı, bir tahta iskeleden denize bakarak ‘söz’ diye mırıldanmıştım, bir gün, öleceğimi hissedecek olursam buraya geleceğim!” sözünü neden tutmadı benim çılgın Şairim, ‘tutamazdı’ diye mırıldandım içimden… tutamazdı…istese bile tutturmazlardı, sözünü. Ölümünden sonra sosyal medyada ”Bir de Flu’es romanının kapağındaki onca fotoğraf karesinden birinde Galatasaray formasıyla poz vermişliği vardı. Bunu niye giydi hiçbir fikrim yok. Zerre sevmiyordu Galatasaray’ı. Bir gün bana “gel Fener’in maçını izleyelim” dediğinde “Galatasaraylıyım ben, sıkılırım orda” dediğimde, üç dört saniye yüzüme baktı sonra da “nasıl yani ya? dedi” yazmış biri, seninle yaşanmışlığındaki şaşkınlığını. Belki de ona göre farklı ortamını, ünlü çevreni ‘ çok yakın dostumdur, şiirlerimi beğeniyor’ faydacılığıyla kullanmaktan da geri kalmayanlardan da olacak,birlikte maç izleyecek kadar yakının birinin, senin “nasıl yani ya?” tepkinde, gerçeği tabutlayan radikal yandaşlıktan, doğmalardan, özgürlüğü yok eden herhangi bir şeye biattan ışık hızı uzaklığını ”kimse kimsenin olmasın” iç boşaltımını algılayamamış olması; nasıl ki sen çevrendeki Ortadoğulu Türkiyelilerden Can’ı, Haldun’u ve O’nu kaybettikten sonra hislerini anlayamadıklarını fark ettiğinde, seni anlamalarını beklemekten vazgeçtiysen; öleceğini tahmin eden şairin de duygularını, hissetliklerini, isteklerini –genelde bireyler herhangi bir olayda yakınlarının kendilerinden farklı duygulara sahip olabileceklerini, farklı davranabileceklerini, hissedebileceklerini hele de öylesi bir olayla karşılaşmamışlarsa düşünmediklerinden- anlamayan ama duyar kasmaktan da geri kalmayan kent kültürünü ayak altında ezdirdikleri taşralıklarını entelektüel kibirle kapatan, etrafını kuşatmış Türkiyeli dostları ??? peşini bırakmadıklarından Datça’ya gidemedi diye düşündün. Ah be! benim dağınık sözlü, serseri özlü Şairim ahhh !!! sözünü tutmana izin vermeyeceklerdi; ölüm kilitsiz kapından elini kolunu sallaya sallaya evine kanserle arz-ı endam ettiğinde ‘İstanbul’un kirli havasından, bu çat kapı herkesin postu serdiği, girenin çıkanın belli olmadığı, hijyenden yoksun evinden, sağlığın için bir an önce uzaklaşmalısın, pek çok İngiliz, Avrupalı akciğer dahil her kansere havası iyi geldiğinden Bodrum’a yerleşmiş…miş…miş…’ telkinleriyle; hani karşı çıkışlarını umursamadıkları çocukları, kendilerinden yaşça ufak aile bireyleri, işyerlerinde astları adına neyin doğru olduğuna ebeveynler, büyükler, üst makamdakiler karar verir de, bir kez olsun… bir kez olsun… içinde yerine karar verilenin hayatını barındıran, cevabı da o denli basit ‘sen ne düşünüyor…ne istiyorsun…ne yapalım’ sorusunu sormazlar, işte onun gibi bir balon misali , kanserle iplerini elinden kaçırdığın hayatını, o dakikadan itibaren nasıl yaşaman gerektiğine dair kararı; seni daha uzun yaşatacaklarına, keyifli, mutlu bir son hazırlayacaklarına inanan o entelektüel hoppaların; olmamak için direnilse bile sonunda olunan kimsenin… olduğun kimselerin avuçlarına bırakacaktın, kansere yakalanan herkes gibi bilirim bende. Meçhul de hep yanına katığı merakla geldiğinden “ Rimbaud’ya akıl notları”yla seslenmiş sen! aynı hazlar peşinde koştuğunuzdan, aynı tutkularla kavrulduğunuzdan yazdıklarında kendini bulacağını düşündüğüm Proust’a dair tek kelime yazmamanın; belki de yazdın ben kaçırdım ama ben yazmaman üzerinden yol alacağım; nedenini artık öğrenmeyecek olsam da, bugünde… yarında herkesin, benim, yaşadığın günlerde eminim senin de düşündüklerinden olan, yazmasaydı başkasının belki senin, kesinlikle de benim yazacağım “hayatta daima sevmediklerimizle, bir kadına, bir memlekete veya bir memleketi içinde barındıran bir kadına olan dayanılmaz aşkımızı öldürmek için ( bu satırlarda elbette bahse konu yaşamını paylaştığı kişiler Reynaldo Hanhn, Alfred Agostinelli, Albert Nahmias, Albert Le Cuziat, Henri Rochat ve belki Marie de Chevilly ve Marie Finaly’dır.Sırf bu satırları okudu diye okuyucuya çektirdiğin azaba bak! Şimdi işi gücü bırakıp ‘bunları kimi mi’ araştırsın? Yaşadığın toplumu bilmezmişsin gibi, inan araştıracak okuyucun bir elin parmakları kadar azdır, rahat ol, telaşlanma ) bizimle birlikte yaşamaya mecbur ettiklerimizle; bir arada yaşarız” saptaması, ne kadar doğru ve de yanından da, fark etmeden geçtiğimiz bir gerçeklikti. Belki “elbette bir gün ‘Açık Waliz’i bulacaktır evime girenler; tamamlanıp kapatılamamış olan son Waliz…” yazan sen “hangi ağaç büyüyünce ormana katılacağım diye boy atar ki”yle ters köşelerinden birini yapıp, hepimizde, her insanda, sende bende var olan; sergilesek dünyayı yerinden oynatmayacak, kimsenin umuru olmayacak basitlikte ama niyeyse hep de bir saklama gayretinde, büyük efor sarf ettirtip, hayatın akan saniyelerini boşa harcatan, bizi güçsüz kıldığına inandığımız korkularımızı, arzularımızı, sırlarımızı ( Ahhh, o sırlar değil mi Haldun?) endişelerimizi, söylemek isteyip söyleyemediğimiz “kendini bir bok sananlarla aynı kanalizasyonda olmak zor”, “en basit yalanları gözümün içine bakarak söyleyen aptallar tanıdım”lı düşüncelerimizi; “bi s.k gidin”li küfürlerimizi, kırılganlıklarımızı, sonunda aynı evde yaşıyoruz o halde hayatı birbirimize mutlak surette zehir etmeliyiz mantalitesine sahip, sırf birbirlerinin hayatlarına gökten zembille indiler diye birini, birilerini sevmek, korumak zorunda kalınan keşke yalnızca sevmek zorunda kalınsaydı… hep ama hep de fedakarlık, biat beklemenin dışında hemen hemen hiç bir paylaşımın olmadığı insanlar topluluğuna dönüşen ailenin, sistemin, sosyal çevrenin, başkalarının dayatmalarına boyun eğmekle doldurduğumuz kara kutularımızı; kendininmiş… seninmiş gibi ulu orta, bağıra çağıra açarken kim bilir ne çok eğlendin, ne de çok dalga geçtin sen ! hayatla, bizimle. Seni kışkırtan hayata, yazdıklarına ihanetin, açmadığın kara kutunu, evine gireceklerin bulmayacağı “Açık Waliz”ini “… ilk aşkıma döndüm ben. On yedi yaşındayken burada sahilde bir gece tek başıma oturmuş, denize ‘sana âşık oldum, bir gün geleceğim sana, bekle beni’ demiştim. Sözümü tuttum sonunda…” bahanesiyle kapatıp; sözüm ona kalabalıktan kaçan – genellikle eğitimli, gelir düzeyi yüksek işadamı, doktor, dişçi , avukat , bürokrat, sanatçı ve beş yıldızlı asker- büyükşehirlilerin yaşadıkları yere rahmet okutan kalabalıklar yaratmak uğruna; bir zamanlar orman, tarla, zeytinlik olan yeşil alanları yakarak, doğayı katlederek deniz esintisinin yüzlerini okşamasını engelleyen betondan evlerini, otellerini övdükleri; yaz ekranlarının değişmez magazin merkezi, her beş kişiden dördünün “ tatile nereye gideceksiniz” sorusunun adresi; bir gece konaklamaya burun kıvıran, en az iki, üç gece konaklama şartı koyan, göt kadar otellerin geceliğine beş yüz, yedi yüz, lahmacuna ikiyüz , yarım litrelik bir şişe suya onbeş Türk Lirası ödenen uçuk fiyatlı işletmelerin müşterilere köpek muamelesi çektiği; Barlar sokağında on ikiden sonra laf atmakla yetinmeyip her an üzerinize atlayacak kız, oğlan avına çıkan ”….ardıma bakmadan kaçtım onlardan….şimdi onları unutmak için terapi gören kuşlarla bir olup menfaatlerine tükürüyorum! ölseler cesetlerine yok. yaşasalar manasızlar” mısralarının muhatabı, teşhircilikte dipsiz, yalancılıkları, iki yüzlülükleri ile de o beyaz çatılı saflığını bir şekilde kirletmişlerin duygunun “d”sini dahi bırakmadıklarından ruhsuzluğa, ‘leş gibi’liğe mahkumladıkları; “ her yeri boyamışsın, çok güzel, ama burada biraz kan kalmış, zincir kalmış, kırbaç kalmış…”ın paçoz Bodrum’unda, yaşandığında bilinecek, mecalsiz bıraktığı bedenine söz geçiremediğin kanserli zamanlarında; başlarını mineli, gümüş kumlara sokan devekuşu vizyonlu “olduğun kimseler” yüzünden bekledin ölümü… beklemek zorunda bırakıldın.

Pek çoğumuz gibi kimsenin duymadığı sessizliğinde, dilinde ‘“mutlular, ölüleriyle mutlular“; bundan sonra hayat böyle olacaksa, salak sersem kanser; ciğerimi, her uzvumu; sırtımı, kollarımı, bacaklarımı dermansız bırakacak ağrılara boğacaksa, böyle Ulan İstanbul’suz, pezevenk Beyoğlu’suz kalacaksam, neye yarar ki yaşamak? İyisi mi, bitsin artık şu yaşam dersinde kaldığım hayat da; kıçına kına yakacaklar da yaksın, ben Zozi’nin, Uzay’ın yanındayken diyerek o s.ktiri boktan kasaba Bodrum’da, ‘nerde kaldın ey sevgili ölüm’ü istedin hemen, belki “…sonrasında ne yazılabilir” dedirtmiş aylaklığın, küstahlığın elebaşısı Rimbaud, sadece altı yılını şiir yazmaya ayırdığı ömrüne otuzyedisinde ‘veda etmedi mi’yi de aklından geçirerek. Ömürleri hep kısadır ya serserilerin, aylakların, dalgacı şairlerin, sen benim kışkırtıcı Şairim, sende bir gün hayatım bitiyor işte diye de düşündün o hastane odasında, hasta yatağında son dakikalarını yaşarken.Haydi kalk ! in Beyoğlu, ordan ver elini İstiklal caddesine, duvarları uzunca bir geçmişi de yaşatan hep tütsü kokan eskiden ” ucuz, güzeldir” imajını şimdilerde Terkos pasajından üç katı fiyatına sattığı mallarla yerle bir etse de, bir kere uğranılmışsa, hep uğranılan her çeşit dükkanın bulunduğu, kendini evinde hissettiğin “ Çalıntı’ya uğradım, Suat kapının önüne posterler yığmıştı, fakat diğer posterler Kurt’un ismini örtmüş. Sadece sarışın, onlu yaşlardaki bir delikanlının resmi. Ben resme baktım, baktım, çocuğun gülümsemesini, gözlerini, saçlarının rengini çok beğendim. Ne bileyim, çocuğum olsun gibi mi hissettim? Bir yandan da tuhaf geldi. Çocuk resmini niye duvara asayım? İki-üç tur attım, sonra geldim, önündeki poster düştü ve altından Kurt Cobain ismi çıktı. O ânı hiç unutmuyorum. Kaldım. Üstümde para yoktu. Dükkanın sahibi Suat’a “üstümde para yok, sonra veririm dedim..O gün bugündür duvarımda asılıdır ”lı anılarının mekanı Atlas pasajında giriş katının sonunda çok güzel t-shirtler, figürler satan mağazaya da bak bakalım! cırtlak sarı, yeşil ya da gri, beyaz çizgili renkli bir tişört , bordo, sarı, mavi bir pantolon var mı, on, yirmi Türk Lirasına? Sonra belki Atlas Sinemasına da uğrar, hangi film oynuyor diye bakar, kafan eser bir bilet alır, film de seyredersin, belki.Kalk haydi! kalk! seni, vazgeçemediği haşarı çocuğunu bekliyor Beyoğlu; beklemesin mi diyorsun? Bu beni ötekileştirmeyi hep sevmiş, horlamış devletin hastane yatağında pencereye kadar kadar zar zor adım atıyor, bedenimi titreyen bacaklarım taşımıyor; halsiz, yorgun…çokkk yorgun, iki cümle kuracak, iki cümle yazacak takatim yok, canım ne içki, ne sigara istemiyor bitmişken…istediklerim yerine istenenleri yapacak durumdayken gelemem sana puşt Beyoğlu…gelmem, boşuna bekleme mi diyorsun? Nihayet şimdi anladın mı beni, sen bitik…geçmişi yitik Beyoğlu mu diyorsun?Bak! yatak odanın kapısı, seninle sevişmek isteyen delikanlılara açık koynun gibiydi, karşında yine el değmemiş bir beden, keşfet haydi, seviş onunla her zaman ki fütursuzluğunla, yapamıyorsun değil mi? Ölüyorsun çünkü. Çok zor, en zor işmiş hiç bir duyguya, olguya imgeleyemeyeceğin ölümü yaşamak, anlatmak şiir yazmaya hiç benzemiyormuş değil mi? zormuş be hocam !!!! zormuş öleceğini bilmek…ölümü beklemek….son dakikalarını yaşadığını bilenlerin gizleyemedikleri, gizlediklerini sandıkları acıyan bakışlarını da görünce.Oysa, muhtemelen artık tükenmiş bedenim, çarpmayacak kalbim, süzmeyecek böbreklerim, sindirmeyecek midemi, bağırsaklarımı makinelerle çalıştıracakları yoğun bakımda kapanacak bilincim sayesinde, bilmeyeceğim ben öldüğümü, diye mi düşünmüştün o hastanenin odasında.Rezil edip, kalbime bıçak soktuklarını unutacak Türkiyeliler gibi sen de ulan olm blym sen de aynısını yapacak, adımın önüne ölünce; Beat kuşağının, Underground edebiyatın, alt kültürün Türkiye temsilcisi, post modern hayatın ağzı, Türk şiirinin Rimbaud’u vesaire, vesaire onlarca övücü çok az da yerici sıfat koyacak sonra çekilecek belgeseller de şiir okuduğum videoların yanı sıra ‘huzurluydu’ sanki başka bir yolum varmışçasına ‘olgunlukla karşıladı ölümü, bir gün dedi ki’ yle anlatacaksınız son anlarımı, yanımda olmanın belki ilk defa yararını görerek.Halbuki, farkında bie değildiniz hiç biriniz, hasta yatağında ben, dışında biriymişçesine bebekler gibi bu ne ? niye öyle yapıyor? niye böyle sesleniyor? acaba niye acıyor bu el ? diye, diye algılamaya çalışarak manasızca, ayağa düşmüş bir yabancınınkiymişçesine bakıyordum bana puştluk etmiş hayata; yazacağımı yazdım, söylemek istediğim ne varsa söyledim, otuzbir yılda altmışdokuz kitap; deliler gibi içerek, çalışarak, sevişerek, bağırarak hem de; el atılmadık ne bir nesne, ne bir duygu, ne bir kavram , ne de alfabede bir harf, ne bir sözcük bıraktım. Evet, sen benim anlaşılmamak için her şeyi yapan şairim, el atmadık, yazmadık bir şey bırakmadın Proust gibi; yazacak bir şey de kalmadığına göre bitti artık …bitti hayata gösterin bitti senin de… siyah perdenin inme zamanıdır, şimdi. Katlanmak zorundalığına son verip finalini intiharla süsleyeceğini düşündüğün ama intiharını, yapacaklarını engelleyen bu boktan hayatın kanser ibneliği yok mu ? Geç kalmışsın olm, hem de çok geç… geç kaldın; Nilgün Marmara gibi, Kurt gibi, Uzay gibi, Junkie Can gibi, gibi, gibi…gibi belleğinde bir yerde sırasının gelmesini beklettiğin, değişmeyen yegane düşüncendi intihar, biliyorum.Daha da gençken; bu kadar ağrı, acı çekmeden sen vurmalıydın hayata balyozunla, vurmazsan hayat da işte böyle başlangıcını belirleyemediğin ömrünün sonunu belirleme hakkını elinden alıverir; indiriverir seni tek yumrukla, nakavtın farkına vardığında da zaten ölmek üzeresindir. James Dean gibi, Kurt Cobain gibi Tanrı’nın elinden hayatları tehdit ettiği ölümü alabilseydin olmadı, olmazdı da…“benim o yaşlarda öyle tebessüm eden fotoğrafım hiç yok, evdeki en temiz poster odur, çerçevelidir. Sürekli temizlenir, silinir”le öğrenmiştim evinin duvarında Kurt Cobain asılı bir fotoğrafı olduğunu ve ona bakıp, bakıp “….Avrupa Yakası’nda Burhan Abi gibi o duvardaki ağlayan çocukla konuşuyor, ben de bazen onunla konuşuyorum. Kurt Cobain’in resmi bana her zaman hüzünlü bir umut verir. Hem zekiyim diye bakıyor, hem gülümsüyor ve sonra da intihar edecek. Filmin sonunu biliyorum ama yine de seyrediyorum. O bakışlarda, “ben her an çekip gidebilirim” var. Bu adamın “ben öleceğim” dediği zaman koluna yapışmamak lâzım. O zaman sinirlenir…” düşüncelerinde gezindiğini . Belki sende bindokuyüzdoksandört yılının sekiz Nisan’ında yirmiyedi yaşında ”sönüp gitmektense yanıp kül olmak daha iyidir” mottosuyla, kanında üç tane iğneyi peş peşe vurmaya denk yaklaşık 1,52 mg eroin bulunan;kotunu, gömleğini, ayakkabılarını giymiş, sırt üstü uzanmış durumda, göğsünün üzerindeki yirmi kalibrelik tüfekten attığı tek kurşunla suratını dağıtan Kurt; dokuzyüzdoksanaltı’nın yedi Mayıs’ında onyedi yaşında, otopsi raporunda düşme sonucu öldüğü yazdığından; rivayete göre de öldüreceğini bile bile aldığı overdose uyuşturucuyla fenalaşınca, öldüğünü düşünen arkadaşlarınca uçurumdan atılan, Rumelihisarı’nda boş bir arsada cesedi bulunan, pek çok insanın, hatta Kurt Cobain’nin “inandığım hiçbir ideoloji yok. değerlerin hepsi yapay. gerçek değerlerin hepsi yok olmuş, inanacağım insanlar yok. riyakar ilişkiler, düzenbazlıklar… bunlardan hangisinin içine girip beraber olabileceğimi bilemiyorum. hiçbirine ait değilim…” düşüncesine katılan annesinin de “yanlış bir dönemde yanlış bir dünyada doğurdum ben o’nu…” dediği, seninse “olmayan kurdun ayağıyız biz seninle!” dediğin Junkie Can; dokuzyüzdoksansekiz yılı dört Nisan’ında “İstanbul kötü ya, tek istediğim sevgiydi” haykırışının yankılandığı Beyoğlu sinemasında cesedi bulunan Kanat gibi lanetli dokuyüzdoksanlı yıllarda intihar edenlerin, intiharları için en güzel, en uygun zaman saydıkları aşikar bahar mevsiminin üç ayından birinde, kendin koyacakken hayatına son noktayı, ardından “Sen de biliyordun ….. bu hikaye böyle bitecekti; istesen de istemesen de!” yazdığın Kanat gibi, sen de biliyordun…sende biliyordun hayatının; diğer insanlar gibi öyle dümdüz… öyle kavgasız, gürültüsüz… öyle acısız, hüzünsüz…öyle fırtınasız…öyle huzur içinde seksen, doksan yaşında sonlanmayacağını, biliyordum bende eğer kanserle kalleşlik etmeseydi hayat sana, hikayeni bitiren olacaktın sen.

Sana kalsaydı benim senfonik yaşamış şairim, öldüreceğini bilseydin seni… kanserden ölmektense, Seattle’dakilerin tersine asırlarca yapıla geldiği gibi politik tavır işlerine gelmediğinden işin imaj kısmından etkilendiklerini bilen uyanık işadamları (ki onlar vitrine koyduklarının ideolojik duruş sergilediğini de bilenlerdi) mağazalarının vitrinlerini pahalı postallar, haki renk çanta, yırtık kotlar, salaş hırkalarla doldurduklarında; yağlı saç, hafif ter kokusu, omuz düşük yürüyüş, ölü balık bakışıyla kombinlenirse bu hırka optimum yarar sağlar, mutlu mesut depresyona gireriz düşüncesine nail, maddi, manevi açıdan sorunsuz gençlerden mütevellit Türkiye’deki temsilcileriyle hiç karşılaşmadığımızdan, The Manhattan markalı iki cepli, düğmeli yün, likra karışımı yıllarca giyindiğimiz hırkanın benzerini değil neredeyse aynısını; dokuzyüzlü yılların Seattle menşeyli bunalım takılmayı meşgale edinmiş, dağınıklıklarının dezavantajlarını; düzensiz sakal, darma duman saçlar, bileklikler, bol, lekeli; kot pantolonlu, kazaklı, oduncu gömlekli giyim kuşamlarını avantaja çevirip üstüne de ‘kime ne’li ideolojik bir duruş, politik bir tavır yükleyip tarza çeviren “Grunge”ların simgelerinden Kurt Cobain’in üzerinde gördüğümüzde, esen soğuk rüzgarı kesmek için pencereleri kalın, şeffaf naylonla kapatılan, duvarları sıvasız gecekondularda annelerimizin üşümeyelim diye mahalledeki tuhafiyeciden aldıkları ucuz yeşil, haki renkte yumaklar, dört, dört buçuk numaralı şişlerle ördükleri, içinde kaybolacağımız kadar bol, geniş (large) bedenve dökümlü, her sonbahar kışlıklar çıkarılınca görür görmez ‘canımla’ sarıldığımız sonraları apartman katlarında kışın elde kahve, çay, şarap ; battaniye altında saatlerce kitap okur, film, dizi izler, ağlarken yakalarına, kenarlarına tutunarak gel gitlerimizi, kahkahalarımızı ilmeklerine döktüğümüz ‘ bizim bazen yüzüne bakmadığımız eski püskü, kırk yıllık hırkalarımız neymiş meğer, meşhur olmuş biz daha yerimizde sayarken, adını da depresyon hırkası koymuşlar’ hayretimize, evine gelip giden gençlerden birinin “bende de Kurt Cobain’in hırkası varmış. Üzerimdeki hırkaya Cobain hırkası diyorlarmış” demesinden öğrendiğinden belki bize katılarak, belki “Grunge”lar habersizliğimize şaşırarak ama illaki üzerinde “depresyon hırkası”, Nevermind’i dinlediğin bir ânda aklını, vücudunu uyuşturacak, Nirvana’ya yükseltecek ne varsa elinin altında onu kullanarak, hayatını kendin sonlandırmayı tercih ederdin. İşte o yüzden sırf kanseri önüne koyduğundan hakkındı senin ‘ ibnesisin … ulan puştun da puştusun be ! hayat’ demek.Buraya kadarmış sana verdiğim onca emeğin kadrini, kıymetini bilmeyen nankör hayat; buraya kadar da biraz tekrar, biraz dağınıktım ben şimdi içimde beni ordan oraya atan, paralayan fırtınalar yok, öldüğümü bildiğinden duruldu dalgalar… yaşadıklarım, hoyratlığım, kırdıklarım, dert saydığım, saymadığım onca şey nasıl da manasızlıklarla , anlamsızlıklarla yüklü şu an. Nazım gibi, Can (Yücel) baba gibi, Ece gibi, onlarca yazar, şair öldüğünde benim de yaptığım gibi ardımdan yazılar, yüz kırk karakterli Twitler, Facebook, Instagram mesajları… mesajlar… mesajlar; bir barda, bir masada beni anmak üzere toplanıp sarhoş olana dek içip ‘bu kadeh de onun için haydi şerefe’ seslerini bastıramayan duvarlardaki ekranlarda şiir okuyan ölmüş ben. Haydi kalk! Bak! vazgeçemediğin “terbiyenin sadece çorbada bulunduğu” arenasından beslendiğin, şiir gecelerinde haykırışlarınla yerini göğünü inlettiğin uçarı sevgilin Beyoğlu bekliyor seni.Hani iş için, gezmek için, bir akraba ziyareti ya da bir cenaze için ayrılmak zorunda kalırsın da birkaç gün geçtikten sonra sanki sevgilinmişçesine hatta sevgiliyi sollayan bir özlemde, kavuşmak istediğin; yokuşlu, loş koridorlu, ufak pencereli, yerde müzik seti, masada kitaplar; buzdolabında, sandalye, koltuk üstlerinde her yerde bira, rakı şişleri, kadehler; nedenini anlamaktan, araştırmaktan vazgeçtiğim gün, benim de her gün içmeye başladığım, memleketin sanatçılarında, yazarlarında, şairlerinde eskiden çayken yurt dışına özellikle de Paris’e gide gele filizlenmiş, sonrasında alıp başını gitmiş kahve içme modası ki günde 40 fincan içen Balzac kadar olmasa da hizmetçisi Céleste Albaret’in “Bu bir ritüeldi.İlk olarak, sadece Corcellet kahvesi kullanılabilir ve taze olduğundan ve aromasının hiçbirini kaybetmediğinden emin olmak için kavrulduğu on yedinci bölgede Rue De Lévis’teki bir dükkandan satın alınması gerekiyordu.Filtre de Corcellet olmalıydı.Küçük tepsi bile Corcellet’teydi” anlatımına göre Proust gibi kahvesiz de (rakını da atlamadan) yapamayanlardan olduğundan bardakta koyu nescafe; Pulp Fiction, Sürü film posterlerinin, ara sıra konuştuğun Kurt Cobain’in fotoğrafının, gitarın asıldığı duvarlar; yirmi dört saat açık TV, salonda Fenerbahçe forması, nerdeyse Türkiye’deki bütün şehir takımlarının atkıları; köşe bucakta küçük notlar, karalanmış şiir parçacıkları, senaryo, sergi, konser tasarımlarınla tıka basa dolu; öpüşen, sevişen,canı sıkılan, muhabbet, etmek, gecelemek için yer arayan evsizler, düşkünler, parası olmayanlar, dışlanmışlar; gay, lezbiyen, Kürt, Türk, Çerkez, Arap,.., ..,la kaynayan; ara, arka sokaklı canlı, parlak bir o kadarda kirli, küfürbaz Beyoğlu’nu mekanlarını taşıdığın evinden; ayrıldığın ilk günlerdeki gibi durgun da değildin kıstırıldığın Bodrum’da; karmakarışıktın. Zira sen ! İstanbul’un kalbinin atışını duyduğun, akşamlarında kaldırımlarında; sabahları erken kalkan çöpçülerin, fırıncıların, polislerin, simitçilerin, otobüs, dolmuş şoförlerinin, apartman bakıcılarının, geceden de;1950’ler de, 60’ lar da köyden kente göçün hızlanmasıyla, dönem romanlarında çalışan kadın için kullanmış sonrasında 80’lerde 90’larda; bilmem neredeki, bilmem ne baskınında, bilmem kaç tane hayat kadını yakalandı haberleri arasında çocuk, genç aklın; kısa kollu danteli, abiye elbiseler giyen, şapka takan, makyajlı bakımlı, zengin , çalışmayan kadınlar hayaline neden; evdeki eşi , lokantadaki Ayşe’yi, sokaktaki Nurgül ‘ü de kapsama alanına dahil eden kadının “sokakta hanımefendi, mutfakta asçı, yatakta orospuluğunu” isteyen iki yüzlü erkek egemen toplumun abazan erkeklerinin ve işin acınası o erkeklere istediği hizmeti vermek için çırpınan kadınların; ayıpladığı, dışladığı para karşılığı seks işi icra edenler farklı bir işte çalışıyormuşçasına kime göre, neye göresi tartışılacak daha terbiyeli, kibar sanki bir kadının gelebileceği en üst mertebe imajını da veren hayat kadını tabirini de kullandıkları orospuların ezdiği hayallerin gezindiği; senin otuz dakikada beş bira devirdiğinden kayışını kırıp “hapşurduğun da “çok yaşa!..” diyene burnunu silip kırmızı gözlerle “baş başa!..”,- “… birinin kız arkadaşına ‘bu çocuğu bu gece yalnız bırakma, alırım elinden” diyerek cinsel tercihini açık etmekten çekinmediğin aksine açık etmek için el kaldırdığın; gündüz, gece fark etmez Chelsea kaşkollarıyla ellerinin bağlanıp soyulacağın, her an çantanın gasp edileceği kalpazanların cirit attığı; mikropları öldürecek sıcaklıkta kaynatıldığından çorbadan başka bir şeyine ki aslında çorbasına da el sürülemeyecek ufaktan pis lokantalı arka sokak bir gecelik avunmaların peşinde koşulan meyhanelerinde; kafaların sigara, içki, ot, esrar, hapla tütsülendiği; şarkıların söylendiği, sevdaların tazelendiği; arayışların, doyumsuzlukların gizlenmediği; Pazartesi, Salı, hafta sonu şiirlerini okuduğun Deli, Veli, Redrock, Meis …, …,Lovel, Taksim Roxy barlı; Leman Kültür Merkezli annenin de doğduğu, yaşadığı sana şiirler yazdırtan katedralin Beyoğlu’ydun; birazcık Gümüşsuyu, Taksim, Cihangir çokça İstiklalin ara te arka sokaklarıydın; Küçükparmakkapı, Nizam Pide’nin karşısındaki köhne birahane, St Antoine’ın az ötesindeki muhallebici, melek resimli Emek Sineması, Beyoğlu/Pera gettosuydun sen; annesinden ayrılmak zorunda bırakılan ya da yatılı okula gönderilen bir çocuğu nasıl eritirse hasret…gurbet, sende gün be gün içine itildiğin, karakterine, kişiliğine uymayan temkinli ‘hayat’la öyle…öyle eritildin işte, o paçoz…o hoppa aydınların aldatma, ihanet kürsüsü, her şeye aç kasabası; Bodrum’unda. “İskender’i ben öldürmedim” yazarken bile biliyordun, senden başkası öldürmüş olamazdı benim bağrı açık küçük Şairimi; “Ölmüşüm. kendime gelmişim“ güzellemelerin de onun ölümden korkmaması içindi. Öldürmek için o küçük şairi her şeyi yaptın sen, benim hoyrat Şairim, her şeyi; estin, gürledin, dövdün, dövüldün, ihanet edildin, ihanet ettin; harfleri dans ettirdin, sözcüklerin yerini değiştirdin, oynadın onlarla hayatla da oynadığın ya da oynayabilirmişsin gibi. İnsan doğduğu coğrafyaya, ait olduğu neresiyse oraya az biraz da olsa benzermiş ya Türkiye gibi…Ortadoğu gibi…Türkiyeliler gibi o küçük şairi; altından kalkamadığın hırçınlığınla yarattığın fırtınalara; bedenine yaşattığın karasal, ılıman, step, Akdeniz, Karadeniz, Okyanus, Ekvator, Muson, Çöl iklimlerine; dört mevsime; yaza, kışa, bahara, sonbahara boğdurdun, en çokta anneni bile öldürdüğün şiirlerinde, öldürdün onu.

Sen ! hiç benim olmayan şairim; Haldun’un ‘diğer kadınlar gibi ‘vermem de vermem’ nazında “ne derler sonra…sonra ne olacak…ne yaparım hamile kalsam…ailemin yüzüne nasıl bakarım”la bin dereden su getirmezler çünkü orospuyla benim sevdiğim tabirle bir yosmayla ilişkide biz erkekleri ürküten sonra yoktur.Bakma sen insanların orda burada hayat kadınlarını ayıplamalarına.Mahalledeki en mutasıp kadının bile o aşağıladığı yosmalara on basacak fettanlık kaynar içinde.’ bir bilsen dercesine gülüyor ‘hem niye kötü olsun hayat kadınları; hayatını yaşayan kadın niye kötü olsun?;hayat verir, rahatlatır, çeker gider işte, ne güzel.Gidince bir sigara yakmam ben, düşünmem ‘ne olacak şimdi’yle memnuniyetini gizlemediği kadın, erkek ilişkilerinin yalanla, dolanla, maddi çıkarlar göz önünde alınarak yürüdüğü günümüzde, televizyonlarda kelli felli adamların, kadınların birbirine yok “üstüme ev yapacak mısın ?”, ”kaç tane evin var?”, “ne kadar paran var ?” , “ söyle evleneyim senle” diye bas bas bağırdığı, birlikte takıldığı, flört ettiği kişiyle sevişmeyi evliliğe kapaklama yöntemi gören, seksi erkeğin gözünde trajediye, duygu sömürüsüne vuran kadınların; önüne geleni becermeye çalışıp sonrada bakire arayan saplantılı erkeklerin; çok yüzlü politikacıların, liderlerin, ailelerin Türkiye’sinde, açık seçik kim oldukları, ne yaptıkları belli, fazla yalana dolana girmeden dürüst kadın, erkek ilişkisi sergilediklerinden, bir tarafta kendi bedenini kiralayan insanlar, diğer tarafta milletin, tanıdıklarının bedenini zorla sahiplenen erkek devlet, yönetenler, politikacılar, aile büyükleri kadar kimseye zarar vermediklerinden takdirini hak ettiklerinden bir gün sonuçta ben de bedenimi kiralamıyor muyum? haftanın 6 günü, günde 8 saat Plazalara, Towerlara, devletin kurumlarına, AVM’lere, cadde yer alan bir daireye, ofise, büroya, dükkana vermiyor muyum her şeyimi? sırtım ağrıyor, kollarım uyuşuyor, çoğu zaman bilgisayar önünde gözlerim yanıyor, uyuya kalmıyor muyum yorgunluktan? Vücudun neresini feda ettiğinin önemi var mı? İkimiz de parası olana hizmet veriyoruz, bedenimizi başkalarına kiralıyoruz. O, gece çalışıyor belki, ben gündüz. Ona “nasıl düştün?” diye soranlar var da bana kimse sormuyor niye, nasıl düştün buralara; toplumun bakış açısına göre üniversite bitirip bir mesleğe sahipliğimden onlardan farklı algılansam da değilim işte, mesleği beden üzerinde yarattığı tahribatla değerlendireceksek yıprandığım, kendimi kullanılmış hissettiğimin apaçıklığında; öyleyse ben de diğer tüm kadınlar gibi “hayat kadını”yla aynı yolun yolcusuymuşum, hayat kadınının üzerinden erkekler geçiyor, benim üzerimden koca hayat denilen bir ‘pezevenk’li fırtınalı akıl yürütmeden kendimi alamayıp asıl geldim, gidiyorum dünyadan ama her şairin, yazarın yazılarının, şiirlerinin iham perileri (belki de tek istisna Thomas Bernhard’dır) orospulara düşkünlüklerinin nedenini hâlâ çözemedim diye hayıflan. Ohooo aklım o kadarına bassaydı ne işim vardı bu halde, burada’yla tıka basa dolu otobüs, dolmuş, metrodakilerin terlerine karışan işportadan alınmış ucuz parfüm kokusuyla ağırlaşan havada nefes almazken yanımda oturan da kulaklığını çıkardı. Bol dıptıslı şarkısını açıp kafayı geri yasladı. Dizine hafifçe dokunup “sesini kısar mısın” dedim. Öfleyip pöfleyerek kıstı. Gerginliği atlattık derken birkaç durak sonra yayılmaya başlayanlar, canları sıkılmasın diye bindikleri duraktan, indikleri durağa kadar; ayda elli bin dakika konuşma süresi veren! mobil operatörlere küfrettirecek tarzda cep telefonlarıyla abartısız yarım saat sevgili, kanka, iş arkadaşları, patron, akrabalarla yapılan bazen tartışmaya dönüşen boş muhabbetle, özel sorunlarını herkese afişe edenlerle mecburen birlikte olunan ortak yaşam alanlarında; nasıl davranılması gerektiğini bilmeyen yahut bildiği halde umursamayanların nezaketten yoksun – ayrıca nezaket emek ister, olmayanlar ‘onlarında o saatte, orada ne işi var’, ‘ben ondan bin kat daha yorgunum, dikildi başıma gitmiyor, yer vermemi bekliyor, pencereden bakıyormuş gibi yapayım’,’kıro biriydi kibarlıktan anlamaz ki.Üzülme, inan ayıp ettiğinin farkında bile değildir’ ,’ bundan böyle adamına göre muamele’li kulplar takıp zedelemeye uğraşsalar da şayet bir toplu taşım aracında bir hanımefendi ayakta, siz bir genç delikanlı olarak oturuyor, yerinizi vermiyorsanız, nazik bir centilmen değil, bencil bir bireysinizdir- magandavari jestleri, mimikleri karşısında, elitlikle, kibarlıkla bir alakası bulunmayan, bilmeyenin köylü değilse de kentli sayılmadığı adab-ı muaşeretten bir haber ortamlardan uzaklaştırdığından diye düşündüm sonra; kimi incitir, kimi yaralar diye temkinli davranmadan yaranmak için birilerine kendilerini paralamadan, içinden geçenleri söylemeleri, istendiği an ulaşılacak el altındalıkları, ruh ve bedenin karşılıklı ve kisvesiz çırılçıplaklığı, her şeye ota, boka kullanıldığından anlamını yitirmiş aşk oyunlarının Chanel parfümlü, acı Truff soslu canım, cicim , aşkım, bir tanem, sevgilim’lerindense darılmaya, gücenmeye de yol açmayacak ‘sen nasıl da işveli bir kaltaksın öyle’, ‘sende iyi pezevenkmişsin ha’ yla birbirlerini tahrik eden ‘ haydi bakalım…. s.k beni’li, “kaçma a..mına koyayım’lı açık saçık cümlelerle seks ihtiyaçlarını karşılayıp, partnerlerinden istemeyecekleri içlerinde ukde kalacakken sayelerinden denemek istedikleri her türlü farklı cinsel ilişkiyi yaşatarak hazzın dibine vurdurma karşılığında vizite ücreti, iki kadeh içki dışında ne mücevher…ne çiçek…ne de başka bir hediye, hiçbir şey beklemediklerinden…rahatsızlık vermediklerinden olsa gerek yazarların , şairlerin orospulara düşkünlükleri. Belki yanılıyorumdur da kim bilir? bildiğim seninde diğer şairler gibi içinde “tut elimden pis orospu! tut ki elim sana bir mektup gibi kanasın”, ”Siz Orospular ! – Aşkı sex sandığınız için, erkeklerin adı piçe çıktı…”,”sağanak halinde seviyorum bütün orospuları“ geçen onlarca mısra yazdığın. Hayat mı ? içki ve seksten ibarettir ilkesini benimseyen, bu ikiliden aldığı zevkle aklından geçirdiği, bazılarınsa gizli homoseksüelliklerini “erkekçe” itiraf ettikleri, istisnasız dünyadaki tüm erkeklerin, bir gün ağzından dökülen (müş), dökülürken de dünyanın en ilginç şeyini ilk kez o söylüyormuş havasına girdikleri oysa, Pis Moruk Bukowski, Kadınlar kitabında bahsetmeden önce de yazılmış, kullanılmış dünya kadar eski klasik erkek incisi, içinde kesinlikle ‘ ah keşke tüm kadınlara bunun doğruluğunu anlatabilsek de, alayı bize verse’nin yatırıldığı “kadın olsaydım orospu olurdum”u; ”Orospu olsam eline su dökemezdim belki de”yle revize ettiğinde; istediği gibi bir cinsel yaşamı sadece kendisinin ve orospu nitelendirdiği kadınlara hak gören erkek egemen mantaliteye kadınların da “erkek olsaydım çok çapkın olurdum” tepkisi “kızım dil orospularından kork sen asıl’ diyen anneannene rahmet okutup işin orospuluğu…işin orospu yanlığı bu olsa gerek dedirten, nasıl bir psikolojiyse artık, hem orospu olmanızı istemezler hem kadın olsalar orospu olurlarmış…hem çapkın olmamızı istemezler hem erkek olsalar çok çapkın olurlarmış; arzularına bakıp da kapitalizmin kazan kazan, pazarlanan arzu her şeydir sloganlarına harfiyen uyan, cüzdanlardaki paraya el koyma peşindeki şimdinin V, Y, Z kuşağı orospular, fahişeler, eskortlar, hayat kadınlarını gördükçe bir zamanlar 18.inci, 19.uncu yüzyıllarda “Kötülük Çiçeklerinin”, “Kayıp Zamanın İzinde”lerin ilham meleklerinden Odette karakterini şekillendiren Léonie Closmesnil ile romanı okuduğunda kendini tanıyınca (düşünün dönemin fahişeleri Proust, Baudalaire, Balzac, Kant okuyor) Proust’a öfkeli mektup yollayan Laure Hayman’lı; Fransız İhtilal’inden sonra giyotin ve kanın ve frenginin başkenti Paris’in birbirini kesen dik sokaklarında, sisli bir geceye şiirsellik katsın diye öylesine konulmuş ürkek, titrek ve kendini bile aydınlatmayan bir sokak lambası altında, yırtık jartiyeri, beyaz baldırı arasında sıkıştırdığı, kedi çevikliğiyle çıkardığı bıçağıyla hakkını arayan; Baudalaire’ı Baudalaire; Proust’u Prost yapan Fransız yosmalara, fahişelere duyulacak minneti pas geçmeden yazıyorum hiç benim olmamış şairim, sen! Baudelaire’in “durmamacasına sarhoş olmalısınız, ama neyle? şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl isterseniz ama sarhoş olun” anlayışına canla başla riayet etmekle kalmayıp, yeşil peri absent, afyonu da menüye ekleyen gueer Arthur Rimbaud, Paul Verlaine, Bukowski gibi “alkolle bağım sabittir, ancak narkotik maddelerle ilişkim süreli ve zaaf çerçevesinde olmadı… insanoğlu, ona sunulan bütün tabiatı kullandıkça mutlu olur…”la hayatının merkezine koyduğun, süngermişçesine çektiğin, ömrünün sonuna kadar sadık kaldığın tek sevgilin… eşin içkiyle “sigara çok içerim. Tok içimli sigaralardan hoşlanıyorum.Her zaman içerim ben, yalnız çalışırken falan değil. Uyurken bile içerim mesela. Bırakmayacağım. Her sabah uyandığımda bağdaş kurup, yakarım.Bıraktım diyen insanların karşısında bir (tane) yakıyorum hemen, sırf içleri geçsin diye”yle övdüğün sigarayla öylesine bütünleşmiştin ki, elinle rakı bardağını dudaklarına götürdüğün parmaklarının arasında her daim tütecekti sigaran. Yine de iyi dayandı ciğerlerin çalkantılı, aldatmalı, aldanmalı ötekileştiriciliğinde marjinal Türkiye’ye, eşeleye eşeleye kendini öldürmene. Zaten rakıyı, birayı da pek bırakmamış gibiydin o Allahın cezasının Bodrum’un da Halikarnas Balıkçısı’nın, Zeki Müren’in şerefine bir kadeh kaldırmasaydın olmazdı da . Proust “Albertine’in içimde taşıdığım sureti, her yerde karşıma onu çıkardığı için, kızların hepsi bana birer Albertine gibi görünüyordu”yla hayalini gördüğü Albertine’i, sen Haldun’nu , Can’nı kaybettiğinde nasıl içinde bir şeyler…çok şeyler öldüyse…gömüldüyse ta derinlere ve etrafındakilerin edepsizliğini, ihaneti fark ettiren, hayal dünyasından çıkaran yeni bir benlik doğurduysa kaybetme acısı; ortaya sermediğin nefis karakalem çalışmaların vardı senin, işte öyle bir karalamaydı tükenmez kalemle çizilmiş bir adam silueti yıldızlı göklere bağırıyor “Uzaaaay!..” … önce Uzay, sonra Kazancı Yokuşu’ndaki evinin perdelerini kapatıp üç gün yas ilan ettiğin Zozi öldüğünde sanırım senin de içinde ölmüştü bir şeyler…çok şeyler.

O yüzden; Şark’a, orda yaşananlara, zihniyetine dair izlenimlerinin Binbir Gece Masalıyla çizildiğini varsayıp izninle buraya bir mim koyacağım sevgili Proust “aynı olayın farklı insanlarda farklı izlenimler uyandırması, zihinlerin arasındaki farkla, bizi sevmeyen birini ikna etmenin imkansızlığın da duyguların farklılığıyla açıklanabilir” yorumuna – bir kere sevmezsen birini alemi cihanda olsa o kişi, değil kırk, yüz yıl da geçse sevmezsin, bu her insanın başına gelen, yaşanan bir durumdur da- katılmakla birlikte, çoğunlukla insan kayıplarından sonra anlar ki, aynı olay karşısında etrafındakilerin, kişilerin faklı izlenimleri yalnızca zihinler arasındaki farkla, duyguların farklılığıyla açıklansa bile yetiştiği, yaşadığı ülkede, evlerde yerleşik zihniyetin medeniliği, ilkelliği; geleneği, göreneği ve de geçerli dinin, Kitabın aklı paravanlayan buyruklarının etkisi de yadsınmayacağından, her seferinde, sanki insanlar daha daha vursun kan revan içinde bıraksın diye seni, sere serpe ortaya döktüğün açık yaralarından akan irinlerinin, vücudunu zehirlemesini izlediğin hayatının son demlerinde belki, belleğin bir şey algılayamaz, ruhun da yavaş yavaş uyuşurken ziyaretine geldiklerinde hastanın özelini yaşamasına izin vermeyen taşralık her yanlarından aktığından yazdıkları ya da senden alıntıladıkları şiirleri hasta yatağında sana okuyanların pejmürdeliğine katlanıp, gider ayak hoşuna gitmiş gibi yapma sahteliğine de soyunmayacaktın. Belki yaşadığında sürekli saate bakman da her günün son günün olabileceğini bildiğinden miydi ? ama “vedaları sevmem” demiştin.Vedaları kimse sevmez dendiğinde sana, daha adın k.İ. şair değil Derman’dı.Daha seni k.İ. şair yapacak “her Rimbaud büyüyünce Verlaine olur” lu epigraf dizeli aynı patırtıda şiirler yazdırtacak Baudelaire, Rimbaud, Verlaine, Nazım Hikmet, Edip Cansever, Foucault, Spinoza, Bataille, Allen Ginsberg, …, .., onca yazarı okumamış; daha beğendiğin şairlerin şiir kalıplarını aklında tutup onlara benzer şiirler yazarak şairliğe adım atıp kendi üslubunu yaratmamış; daha yaşamını idame ettirme kapısı, geçim kaynağın olacağından periyodik halde çıkarmak, satmak, söylemek zorunda değilken şiir kitaplarını, dinletilerini; daha hakkında sözlüklerde ergenlik çağında erkeklere düşkünlüğünü sezeceğin cinsel dürtülerini ifşa etmekten imtina etmediğinden “gizli bahçede otururken garsonun gelip “bu kağıdı size vermemi söylediler” demesinden sonra benim kağıdı açıp içinde yazanı okumam.arkadaşıma “ohaa olum kim bilir hangi hatun yazdı bunu” demem, garsonu çağırıp kim verdi bunu acaba diye sormamın ardından “şurdaki bey verdi” cevabıyla camdan atlamaya çalışırken arkadaşımın kurtarması… yazları her gün Neviza’de de rastladığım bahçıvan içine cırtlak turuncu, cırtlak yeşil, sarı gömlekler, bordo pantolonlar giyen, masamızda erkekler varken hoşsohbet olabilen, erkekler yokken kafasını çevirip bakmayan kişilik “li entry’ler girilmemiş, hoşlaşmayacağın anılara, yazılara da muhatap olmamış ve daha sen ve ben, biz; yağmur damlalarından, sabahın “sağır vaktinde” yapraklara düşen çiylerden gökdelenler yapmamış, çizmemiş; kimseleri de baharlarda, Temmuzlarda daha toprağa gömmemiştik.

Vefatınla başkalarının rakı, benimse kederle dibe vurma hikayemi de kaybettiğim bugün, Temmuzun üçünde, üç yıl sonra açtığım ‘sen9.word dosyasındaki şimdi konusunu, kurgusunu, ne yazdığımı dahi hatırlayamadığım, bildiğin unuttuğum taslak romanıma ait satırları, paragrafları sanki ben değil de bir başkası yazmışcasına okuyorum. ‘Oysa ki’ diye başlamışım romana; daha karşılaştığın, karşılaşacağın ‘bu kadar olmaz, bu da yapılmaz ki’li yapanın yanına da hep kar kaldığından ‘hep kötüler kazanır’ı teyitlemiş, vicdansızlık, merhametsizlik, alçaklık karşısında; darbe yapan, gençleri astıran generallerden, yargıçlardan dahi ‘ah’ların, ‘ah’ınızın çıktığını şu ana kadar da hiç görmediğinizden zaten sonrasında da hiç göremeyeceğinizden yaşanan her kötülüğün, haksızlığın, ahlaksızlığın, yoksulluğun, hayatın keskin bıçağı; ötekileştirmenin arkasında, sadece insanların değil Tanrı !!! nın, Allah !!! ın olduğuna inanıp, şayet yazmasaydı; M.Ö 341’de bol Tanrılı antik Yunan’da Epikür “Tanrı kötülüğü engellemek istiyor da gücü mü yetmiyor? öyleyse o güçsüzdür, gücü yetiyor da kötülüğü önlemek mi istemiyor, öyleyse o iyi niyetli değildir; hem güçlü hem de iyi ise bu kadar kötülük nasıl oldu da var oldu?”; 1800’ler de de yazmasaydı Nietzsche “ yarattığınız ‘Tanrı’ öldü, buyruklarını dayattığınız kitapları da’yı belki de sizin yazacağınız; ailede, okulda, işyerinde, partide, sivil toplum örgütlerinde her yerde; illaki herkese ne yapması, nasıl davranması gerektiğini söyleyen ‘kutsaldır ya da kime güveneceksin onlardan başka’ dokunulmazlığı bahşedildiğinden kötü olabilecekleri, bireyi körelttikleri de söylenemeyecek Tanrının yeryüzü temsilciliğine -bunlar kimi zaman devleti yöneten liderler, siyasetçiler, başkanından müdürüne şefine bürokratlar, generaller, yargıçlar, hakimler, öğretmenler; kimi zaman da babadan anneye, kardeşe, arkadaşlara uzanan geniş bir yelpazedeki herkes; lüzumsuz efendilerdir- soyunan tebliğcilerin etraflarındakileri kendi sistem, kural ve beğenilerine göre programlayıp yok eden bir biat… bir adanmışlık… hep de bir hizmet bekleyen ve bir gün muhatabı herkesi yiyip bitirdiğini, iliğini emdiğini ‘ben’de bireyin biricikliğini karamboleyip maddi, manevi bağımsızlığa ulaşmasını engelleyen, ezen hastalıklı insan pompalığı da anlaşılacak; bir başkası söylese belki üzerinde durulmayacakken söyleyen o günlerde büyük sansasyon yaratan Prens Charles’ ın elinden ödül alan olunca, bugün sorsan iş peşindeki sizin için önemi büyük ama o görüşmeyi anında geri dönüşüme atacak önemsizlikte yoğunlukta ilişkilere sahiplikten hatırlamayacak ”herkes beni bu kooperatiftin imparatoru sanıyor ama aslında ben yönetimim altında şirketlerin başkanları da dahil 99 imparatorla çalışıyorum’ cümlesinde hayat bulmuş her olumsuzlukta, her yanlışta, her kötülükte suçu da hep başkasına atan küçük imparatorların, kendini cevval sanan tosunların, samimiyet kisvesi altında çürümüş dişlerini bileyleyen iblislerin diyarı buram buram taşralı kokan toplumsal yapıda; ‘daha iyi’si gelmiyor, ‘daha güzel’iyle karşılaşılmıyormuş’lu günler, yıllar ardı ardına akıp giderken; ağzınızla kuş tutsanız ilk önce ailenin ardından ilişki kurulan herkesin, sizi konumlandırdığı yerden kıpırdayamadığınızı da fark ettiğinizde “dünyanın derin anlamını duyar gibi olduğum her seferde onun basitliği şaşırttı hep beni” demiş Camus’e selam yollatacak sıradanlığını keşfettiğiniz, tek yaptığının olmamalıydı, yapılmamalıydı, yapmamalıydım’ı; ‘aman sen de’yle kabullenir, kanıksatır hale getirmiş; filozofların, yazarların, şairlerin üzerine tonlarca yazılar, şiirler döşediği, olağanüstü, korkunç anlamlar yüklediği ve sonunda istediğiniz zamanda ilerleyeceğiniz yaşta, sona yaklaştığınızda ‘ne kadar da gereksiz bir şeymişsin, değmezmişsin’ diyeceğiniz, denilen hayatta; daha kiraz…ayva ağaçlarının hangi renk çiçek açtığını bilmeden, daha ihanetini yaşamadan yoldaşlığın, kardeşliğin, daha Proust’un “ …siyasal tutkularda tıpkı diğer tutkular gibi kalıcı değildir’”ini de okumamışken, kendinizi kucağına attığınız devrimci isyanınızın gölgesinde, sırf bu şehirde dinlediğinizden şarkıların, dilendiremediğinizden muhatabının hiç bilmediği platonik, imkansız sevdalarınızın bir anlamı vardı.

Bu şehirde daha, Osmanlıdan bugüne her yerde, her mekanda biattın ‘nedir o sokakta kıkır kıkır kıkırdamalar, gülmeler’, ‘ seni orospu, ibne sanırlar’ dendiğinde bile kapalı gişe oynatıldığını fark etmediğinizden ‘öyle içe işletilmiş ki boyun eğdirme, yürüyenlere, sokaktakilere bir dikkat et ! memlekette herkes boynu eğik, kambur, gülmeden, çatık kaşla yürüyor’ demediğiniz; işin garip yanı zavallılığına, çaresizliğine bile bakmadan ahlak polisi kesilmiş herkese; dayatılmış, dayatılan, dayatılacak bir hayatı başkası için yaşamanın kimseye bir faydasının olmadığını, sonuçta herkesin yalnızlık içinde, kendi sınavını verdiğini; hayatı yönlendiren ayrıntıların duayeni Marcel Proust’un “annem birini gönderip, küçük madlen denilen, bir tarak midyesinin oluklu çenetleri arasında biçimlendirilmiş gibi görünen o kısa , tombul keklerden aldırdı. Az sonra, o kasvetli günün ve iç karartıcı bir yarının beklentisiyle bunalmış bir halde, yaptığım şeye dikkat etmeden, yumuşasın diye içine bir parça madlen attığım çaydan bir kaşık alıp ağzıma götürdüm…..sonra ansızın o hatıra karşımda beliriverdi. Bu tat, Combray’de Pazar sabahları Leonie halamın günaydın demeye odasına gittiğimde, çayına ya da ıhlamuruna batırıp bana verdiği bir parça Madlen’in tadıydı….” satırlarıyla bir kekin, kurabiyenin, bir piyano sesinin, bir Akdikenin, bir çiçeğin; nergisin, bir safiye kasabası; Balbec’in, Dikili’nin, Ayvalık’ın, her insanın hafızasının, kalbinin bir yerlerinde unuttuğundan özlemle gün ışığına çıkmayı bekleyen hatıralar silsilesini; diğer insanların yaptığı gibi yalnızca anımsamakla kalmayıp, yaşandığı “kayıp zamanların” ardına düşmesinin nedenini de henüz kavrayamadığınız; annenin, babanın, aile üyelerinin, arkadaşların, herkesin hep bildiğiniz, tanıdığınız yaşta kalacağını sandığınız, ummaktan yorgun düşmediğiniz vakitlerde olduğunuzdandı; her şey ama her şey anne, baba, kardeş kucağı gibi sımsıcacıktı. Henüz ve daha; içinde döndüğünüz, döndürüldüğünüz başkaları gibi bir film, bir dizide izlendikten sonra istenen, hayal edilen; İstanbullu Gelin’de, The İs Us, Bir Aile Hikayesi’nde ki aileler gibi bir ailenin karşılığını bulmaya kalkışamadığınız, kalkışsaydınız da bulamayacağınız bir ortamda ‘hayalindeki ailenin karşılığı bende yok niye mi? Çünkü bize hayatta rehberlik eden anne, baba, aile, öğretmenler, arkadaşlar, Yoldaşlar, Hevaller, yöneticiler, sanatçılar, hep eğri, büğrü, çürük çarıktı da ondandı işte hayat listesinin kabarıklığı, ”to do list”in boş, bomboşluğu da.Elde maus ya da kalem, içki, kahve, sigara…yak bir sigara sonra doldur bir kadeh; evde ne varsa viski, şarap, votkayla, iyi gider yanında…yak bir sigara bi daha…bir daha ve haydi yaz; kendini içine sığdıramadığın, gün gelecek nefretine haiz olacak aile, ülke, toplum, insanlar; sahip olamadığın evlat ya da evladın sandığının öyle olmadığını, olamayacağını kafana vura vura, kalbini kanata kanata öğretecekler…söyleyemediğin sözler; kalp kırıkların… hesaplaşmaların; kapatılması, açılması gereken hesaplar…yarım kalanlar… yamalar… belki öncelik vermen gerekirken ancak listenin sonunda yer alabilen fırsat bulabilseydin yapacakların; telefon rehberinde yıllardır aramadıklarınla geçmişi anacağın muhabbetler…seyredemediğin filmler, oyunlar …okuyamadığın kitaplar… sevdiğin yazarların, ressamların yaşadığı; gidemediğin, görmek istediğin yerler…tatmadığın yemekler…ilişki kurmak, dinlemek, katlanmak zorunda kaldığın aptal, hop hop, seni anlamaktan Everest kadar uzak dar kafalı onlarca insan.‘aslında, ben varya’yla başlayıp ‘içimde koca boşluk, ne yaparsam yapayım dolduramadığım.Bir anda bulunduğum ortamdan, ‘ận’dan kopuveriyor, söylenenleri anlamıyorum eksik ne ? aradıkça üşüyorum. Belki de eksik şey kendimdir, bilmiyorum…yoruldum; dışlanmamak için herkes gibi olmaya çalışırken, insanlarla yüzeysel konuşmalar yaparak yaşayıp, hiçbirinden tatmin olmadan günü bitirmekten yorgun, ‘bitik’im. Beni rahatsız eden bütün sorunları, insanları yok sayıp kimseyle konuşmak istemiyorum ama bu aralar o sorular…o insanlar gelip tekrar tekrar beni buluyor; onları yok saymaya çalıştıkça ben olmaktan uzaklaşıyorum. Anlıyorum ki yıllardır ben değilmişim. Evet, buldum !!!! eksik benmişim; içimdeki zavallı, mutsuz ‘ben’e acıyor, sarılmak, teselli etmek istiyorum. İnsan hep bir farklılığının olduğuna inanmaz mı ? İnanır, hepimiz bir farklılığımız olduğuna inanmıyor muyuz? ‘yahu beni başkalarından ayıran, farklı kılan yönlerim bu kadar çok, ortadayken niye değerim anlaşılmadı; nasıl göremediler siktiri boktan herifler, kadınlar’ diye kaç kez iç sayıklaması yaşamadın(k) mı? sitem etmedin(k) mi ? Acaba bizi farklı yapan yönlerimiz gerçekten bizi farklı mı kılıyordu? Yoksa kendimizi mi büyütüyoruz; kendi gözümüzde? Hiçbir şey değiliz sonuçta; statümüz, paramız, işimiz, başarılarımız, başarısızlıklarımız, ismimiz, kavgamız, sevdamız, yazdıklarımız, düşündüklerimiz, hayallerimiz bizi bir hiç bir şey olmaktan alıkoymadı.’yla içselliğinizi birine açarak yüzleşmediğiniz; Ne kadar da zavallı, acınası bir haldir; her insan, nefret ettikleri de dahil tanıdığı insanlar tarafından sevilmek, övülmek ister ama her insan, her zaman da tek bir insan tarafından çokk sevilmek ister, zamanın hışmına uğrayıp illaki yıpranacak, belki bitecek o sevginin kalıcılığını da ister. İmkansız kalıcılığını görmediğindeyse her geçen gün, onu daha çok sevmesine, ona bağlanmasına sinirlenir. Kendisi daha çok, daha çok sevdikçe, sevdiği, sevdikleri tarafından daha daha çok…daha daha çok sevildiğini, önemsendiğini bilmek ister.Bu olmadığı zaman da kendini eksik, boşlukta sallanıyor, değersiz hisseder ‘niye’ diye sorar kendi kendine ‘ben buradayım’ demek için hayata bir taş mı atmak lazım düşüncelerine de kapılmadığınızdan; taş atmadığın sonrasında hiç bir taşı da doğru atamayacağın hayatın, belli bir noktasında geriye dönüp baktığınızda başlangıç yeriniz; yuvanızdan, ailenizden o zamandaki duygulardan, düşüncelerden uzaklığınızı görüp içinizin sızlamasına, ürpermesine neden kimse evlenip yuvadan uçmamış, tanıdık herkes de bazen hasta ama sağlıklıyken, şairin “kimse bilmez be canım, bir yara bir ömrü nasıl kanatır”ını yaşatacak ‘meğer girdiği her yeri, ocağı dağıtıyormuş’ dedirtecek hayatı, aileyi, kendini ters yüz eden ev sahibimizi kabri… ölümü tanıştıracak kimsenin ölmediği, yere kapaklandığında sıyrılan, bazen kanayan dizleri, bacakları görünce çığlığı basıp ağlamanın ardından ”tamam geçti”, “geçecek”le yaraya kapanmış bir daha asla kimselerde de bulamayacağınız hesapsız, saf, şefkat yüklü sevgiyi duyumsatan dudaktaki ıslaklıkla avutulabilinen her şeyi sımsıcak kucaklayan o vakitlerdeydi işte, gidenler geri dönecek sanıp da kurttun midesine indirdiği Kırmızı Başlıklı Kıza yanmamak; arayanın her engeli aşıp bizi bulacağına; kötülerin illaki cezalandırılacağına Külkedisi; burnu uzayacağından kimsenin yalan söylemeyeceğine Pinokyo masalları sayesinde inanmanın da miraslığı yüzündendi işte, terk edinceye kadar nasıl bir ceninin dünyası, yuvasıysa ana rahmi, yedi, on yaşlarına kadar hayali kurulan, kurduğunuz; dünya diye bildiğiniz mahallenizin, köyünüzün, kasabanızın, şehrinizin, ailenizin, hayatın; sadece on yaşına kadar kurulabilecek bir hayal olabilecek olması da…

Şu an; sen9.word dosyasında yazdıklarımı, üç yıl sonra okuduğum şu an, ne kadar inanılmaz, ne kadar garip geliyor daha sen yaşıyorken; vefat edenin arkasında bıraktıklarının hayatını allak bulak edeceğine ‘kesin’ gözüyle bakarak ölümle dair satırlar yazmış olmam. Şimdi beni şaşırtan bu satırlar; yaşasaydın bir gün sana da anlatacağım, sen doğmadan yirmibeş belki otuz belki daha önceki yıllarda okulda, işyerinde, kışlada, partide, dernekte, örgüte, cemaatte ailenden daha çok vakit geçirdiğin, mekanları, güncel, ailevi, sevdasal dertlerini paylaştığın, teneffüste koşturduğun, ders notlarını değiş tokuş ettiğin, şakalaştığın, tartıştığın, sunum hazırladığın, yemek yediğin, elini tutuğun, sarıldığın, müzik dinlediğin, benimsediğin ideolojiye göre ” Bağımsız Türkiye” , “Kahrolsun Faşizm” sloganlarını attığın, ırkçılığa, HES’lere karşı eylem yaptığın, sinemaya, tiyatroya, konsere gittiğin, mektuplaştığın sonrasında mesajlaştığın, Whatsaaplaştığın onlarca Yoldaşı, Hevalı ilk Leyla’yı sonrasında Aytül’ü, Haldun’u, Can’ı toprağa verme sana, hayatta ilk defa karşılaşılan her şeydeki gibi aylarca etkisinde kalacağın ilk ölümü, ölen kişiyi, ismini, nasıl öldüğünü yıllarca unutamayıp, hep de unutmayacağını sanırken, yaş ilerledikçe her defasında sanki öncesinde hiç bu kadar yakın birini kaybetmemişsin hissini yaşatacak – Haldun’u kaybettiğin günlerde sonrasında kim ölürse ölsün canını bu kadar çok yakmayacağını düşündüğün acının kat be kat fazlasını Can’ı kaybettiğinde çektiğini hatta o günlerde Haldun’u dahi unutmanın- ölümlerle karşılaşacağından unutmam dediğini unutabildiğini, hatırlamakta zorlandığını da algılattığında sıfatı ne, kim olursa olsun, ailenden bile olsa, kaybettiğin kişinin vefatını kabullenme süresiyle, duyulan acının derecesi ilişkiye verilen emeğin, yaşanmışlığının, paylaşmışlığının azlığına, çokluğuna göre farklılaştığından, anılar, yaşanmışlık çoksa sonsuza dek beraber olacakmışsın doğallığında varlığına alıştığın, bağlandığın öldüğünde yaşayacaklarından haberi olmadığından, sanki onu terk ederek ihanet yaşatmışçasına, incitmişçesine üzüntüden sızlayan kalbinle bir başına “Guermantes tarafını tekrar görme arzusuna kapıldığımda, Vivonne Nehri’ndekiler kadar, hatta onlardan daha güzel nilüferlerin olduğu bir nehir kenarına giderek … bana bir akdiken çalısını…” okuduğunda gelmiş geçmiş en bilgili, en kültürlü üstelik bilgilerini hizmete sunarken başına da kakmayan mütevazilikteki baş öğreticin Google’a, Combray yazdığında gelen sayfalarda yaptığın ufacık bir gezinme, doğasına hayran kaldığın Combray’ın Illiers köyü, Vivonne nehrinin Le Loir ve çok merak ettiğin acaba hiç gördüm mü diye akıl yokladığın akdiken çalılığına, ağacına da hiç rastlamadığını öğrendiğinde, her ülkenin kendine özgü, başkalarını hayran bırakan doğal güzelliğe sahipliğini, hiç yurtdışı görmeyenlerle içinizde en çok yurtdışına seyahat edenlerden oldukları halde belki de vatan hainliğine eş sayılacağı korkusuyla bile bile “memleket tamam güzelde, daha da güzel yerler var efendim, gördüm ben. Edinburg mesela uçsuz bucaksız kırlar…keza Karadağlar, Kotor, Viyana, Paris’ demeyenlerin ‘memleketimizden güzeli yok’ böbürlenmelerine tok karnınla, Guermantes tarafında Le Loir nehri üzerindeki köprüden geçerek, iki yanı ağaçlarla örtülü Proust yolunda yürüseydin bile attığın her adımdan birinin boşluğa geleceğini… ne kadar meşgul olursan ol, ister dünya kadar kitap oku, ister yaz, ister şirketin bütçesini, yatırım planını çıkar, ister arkadaşlarınla otur bir Cafe’de; neyle uğraşırsan da uğraş ve aklın, beynin de nerede olursa olsun, derinlerde tam olması gereken o yerde kaybettiğinin bıraktığı boşluk, eksiklik olmasa, hayat nasıl da ‘tam olacaktı’yla ordan oraya savrularak yaşayacağını, bir daha dönmeyecek yola, miş’li geçmiş zamana uğurladığının sana; ne bir umut…ne yaşam sevinci… ne gelecek…ne devrim…ne özgürlük hiçbir şey bırakmayıp, bugüne, yarına dair de ne varsa hepsini, hayatını katlanılır kılan gerekçelerini yanında götürmesiyle, herhangi bir ölüm… bir felaket karşısında hiç bir Jung’cu, Freud’cu analizin açıklamayacağı ‘ben gencecik oğlumu…kardeşimi yitirdim bana ne… derdim, tasam bana yetiyor, ben kendime ne yaptım ki sana yapayım’,’daha yeni kaybettim hayat arkadaşımı…babamı…annemi, ölmüşse ölmüş ne yapayım’ lı, görülme olasılığı yüzde %50 den fazla duyarsızlıklarla dolu, belirsizliklere, tahmin edilememeye gebe eskisinden farklı bir kişilik…bir ‘ben’ armağan ettiğini, bunu da yalnızca yeri doldurulmayan o boşluğun sahibinin bildiğini, bildiğin(m)dendi, artık ki, bu coğrafyada hiç kimseye ölüm nedir, ne menem şeydir yaşanmadan tamamlanmayacak bir çocukluk, bir gençlik bahşedilmediğinden daha önce ebeveynlerin, sonra haki renk postaların tekmesiyle yokuş aşağı yuvarlanmamış…daha Arapça “gece” anlamına geldiğini bilmediğin, üç aydır hiç eve uğramadığından -‘nerde?’-‘ çalışıyor, çarşıda arkadaşıyla ortak otel aldı.Sevin kız, babanın Kartal Palas adlı oteli var, zenginsiniz artık, bir gün seni de götüreceğim, babanı da görürsün’ cevaplı amcayla evin ihtiyaçları karşılansın diye para yollayan babanın yaptıklarına karşı elinden hiçbir şey gelmeyeceğinden ‘İki, üç aya kalmaz doğum yapacağım, bir şey var? Bu herif niye gelmiyor eve diyorum hep bir şey yok yenge, otel’de iş çok diyordu. Sonunda dayanamadı kayınbiraderim anlattı bir kadın varmış otel’de. Leyla’ymış adı, Ankara’dan gelmiş bir dansöz, bir odada onunla yaşıyormuş. Öyle kadınlar eninde sonunda çeker giderler bir gün, o da geri döner ’ şikayetinde aldatılmayı ‘ne yapabilirim ki, nereye giderim’ çaresizliğine ‘üzülme tilkinin dönüp dolaşıp geleceği yer yuvasıdır, sabret, erkek değil mi? hepsi yapıyor‘la kabullenme zorunlu yol yordam gösteren aynı durumu yaşayan komşularına, eltilerine başına geleni çocukları duymasın diye yavaş sesle anlatan anneni kederiyle Mahsuni Şerif, Ali Ekber Çiçek, Mahmut Erdal, Feyzullah Çınar, Muhlis Akarsu’lara sığındıran pikapta çalmak için, sadece adını duyduğun hiç görmeyeceğin Kartal Palas otelinden üç ay sonra yıkık ruh halinde elinde bir plakla eve dönen babanın, defalarca çaldırdığı, bugün kimin söylediğini hatırlamadığın “bas bas paraları Leyla” öncesinin naif “su ver Leyla’m yanıyorum”, “Mecnun’um Leyla’yı gördüm”, “dertliyim Leyla” şarkıları, türküleri yaşlıların, kuzenlerinin anlattığı masallar, hikayeler yüzünden mavi gözlü bir Leyla’nın mantığa tersliğinde, etrafındaki illa doğulu, kara bazen de koca yeşil gözlü, uzun saçlı, esmer tenli, güzel bakışlı kız çocuklarının çoğuna belki babaların annelerin dışındakilere mecnunluğundan en çok koydukları isimken, annen de sana daha sarışın Leyla adlı bir teyzenin öldüğü anlatmamışken artık kayıp bir Özge Can’ olarak Leylâ’yı duyduğunda, tanıdığın Leylâ’ ların çoğu da yitirten kayıp bir Özge Can’ olarak Leylâ’yı duyduğunda, çok uzaklarda kerpiç bir evin pencere pervazında sessiz, sedasız gözyaşı döken biri canlanır. Leylâ’lar gitmek için gelirler değil mi ? tamamlanmamışlık, yokluk, eksiklik yaşatacak Leylâ’ların gidesi vardır, kalsalar Leyla olmazlar sankiyi ruhuna kazıtan amca kızın, oyun arkadaşın beleğinde niye silinmeyen bir iz bıraktı demeyeceğin Leyla’nın kaybıyla altı yaşında tanışacaktın ölümle. O tanışıklığın, bu coğrafyada dijital devrim tavana vursa, Mars’ta yeni keşif Europa’da koloni kurulsa da kötülükte MasterChef’liğe yükseldiğinden kalpleri çoktan pas tutmuş; başkasının, komşusunun dükkanlarını, evlerini yağmalama, talan etme suçunu işlemenin taltiflendirildiği 6/7 Eylül’ün , …, …, Maraş, Çorum, Madımak, Roboski katliamlarının planlayıcısı “masum çocuklardan katillerin“ yaratıcısı sistemin ürünü Türkiyelilerin nasıl değişmediğinin, her nefretin, her öfkenin kötü muameleye zincirlendiğinin, yıllarca hüküm süren, daha da sürecek karanlığın da kanıtıydı, sana göre.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.