Sende,  Barbie bebeklerine anlat benim yazdıklarımı

Üç yıl…üç yıl… artık bir hastaya eder gibi refakat edilecek, fani bir zemine  oturtulacak  hayatı; simsiyah,  yıldızsız  gecelere boyayacak bir haberin gelişi… alınışı…bir insanın öldüğünü duymak…öğrenmek; olmayan, şeytaniyken niyeyse inatla  olduğuna inanılan, belki de sanılan  büyülü, çekici, kışkırtıcı  hayatın  parlaklığını solduran, o tatlı uykuları…o hiç gerçekleşmeyecek oyalanılan hayalleri… geleceğe umudu;  saat gece yarısını vurmadan bitiren, kırdığı parçalarıyla bütünü dağıtan, ‘ben’i  geride, ölenle yaşanılan geçmişte bırakacağından bugünü, şimdiyi zora sokan…sokacak  ölümün aniliği; kaybın da.Bu vahşi… bu çirkin… bu  nefret edilesi…bu geride yalnızca ceset bırakan, ‘ben’deki  en ücra hücreyi dahi es geçmeyip  lime lime edecek hoyratlıkta, fesat; kimsenin kimseye riyakarsız, içten  yoldaş, yaren, sevgili olmadığı, olmayacağı, olunmayacağı   bilinmesine rağmen illa  kalbi , ‘ben’i hançerleyen,  ruhu, iyiliği  zehirleyen  deneyimi tadarak enkaza dönmekte ısrar edildiğinden,  belki de zihinde var olduğundan gerçekliği sorgulanacak  kadar karanlık yalnızca kavramlarda yaşayan erdemli, dostça, kardeşçe ilişkiler yaşanabilirmişçesine,   varmışçasına davranmaktan vazgeçmeyen  milyonlarca insanla  dolu, üstüne meşakkati  de kendinden menkul  bu dünyada; kırıklarını kimsenin toplama zahmetine kalkışmayacağı  acı…ölüm.. ihanetle parçalanan kalbin, ‘ben’in; insani değerlerin, hakların  kutsadığının iddia edildiği  modern toplumda,  yanı başındaki kimse ona; ebeveyne, evlada, kardeşe,  …, …,  dahi  uzak, yabancı  benciliğin nirvanasındaki  insanların, kimselerin duymak istemediğinden  duymadığı, duymayacağı  nafile, biçare cümleleri,  isyanı; hayata, ölüme, acıya.Demek ki, an’da acı var; gün de… ay da… yılda da.Yaşam dediğin de;  azıcık neşe, bol hüzün, keder, imkansıza; mutluluğa, iyiliğe, aşka  erişme çabasının beyhudeliğinde hiçlikte  sonlanacak ‘ben’i, ruhu  yetmezmişçesine diğerlerini de eğlendirme için biteviye çırpınmanın; zihin  niyesini anlayıp, olmayacağını kavrayana  kadar da  hayal edilene…istenene kavuşamamanın, iyi yaşayamamanın   yıllar geçtikçe anlaşılan  kaderi, tercihleri, hayatı   belirleyen  doğulan  aile, coğrafya, hazır bulunan  köken, mezhep, din   benzeri  olgularla, yetiştirilme koşullarını  değiştirme  gücüne sahipsizliğin;  dalgalanmalarının altında  boğulacakmış hissinden,  çalkantılarından, heyezanlarından  yorgun düşmüş;  kopuşlarla…kaybetmelerle  sarmalanmış  ‘ben’i baştan çıkarıp yolunu saptırtan, eninde sonunda varılacak  gözyaşlarının sığınağında  ‘yalnızlığa’ henüz ulaşmamışken alınan inanılmaz…ani… yıkıcı… ölüm  haberinin getirdiği  yere inecek alçaklıktaki puslu bulutlarda  öldüğünü öğrendiğinle, onunla   birlikte kaybedilecek,  yitirilecek ‘ben’;  kendin;  içinizdeki ölmüş parça size aittir ne de olsa; kimse bilmez; kimsenin bilmesi de ‘gerekmez’li varoluşun  da çıkmazı.Üç yıl ‘meğer sen! yaşadığında ne kadar da  tam; hayat da onca felaketine ne kadar da keyifliymiş, şimdi bir parçam zamansız kesilip, koparıldığından hep eksik…hep yarım…bir boşluk; o kadar uzun süredir orada ki, tek kırıntı bile bırakmadı içimde…sensiz bu dünyada sanki hiç kimseyim… hiçim… kimim ben? bulamıyorum da .Zaten  adı, konumu, temsiliyeti  fark etmez başkaları gibi, hayatın  lüzumsuz efendilerine dönüşecek anne, baba, kardeş, eş, evlat,  sevgili, arkadaş, yoldaş, patron, siyasetçi, lider vesaire vesaire, tanıdık tanımadık kim var kim yoksa, istisnasız, hakları varmışçasına elbette çekiştireceklerinden, nefesi keseceklerinden  çekiştirenlerin elinde kalmış  öğretilen bir  hayattı benimki de; yaşanmışlıklarla öğrendiğimi, bildiğimi sandığım,  inandığım  her şey  de  yalan çıktığından; yaşananlar,  belki  ben de, koca bir yalandım… yalanmışım… ‘la  dövünülen üç yıl…üç yıl…  Daha  ölüm haberini almadan önce öylesine de azken, hayata dair   keyif aldığın ne varsa onun sonunu; son baharı…son yazı…son kışı… son güzü… son hazanı…son kahkahayı…son neşeyi… son heyecanı, hevesi…son yürek çırpıntısını… yaşadığını bilmeden geçirdiğin  günden  sonra, yokluğunda yaşanacak beşinci mevsimde değil henüz sen yaşıyorken, hani bir elinde sigara, diğerinde bir şişe bira denize bakan kayalıkların üzerinde Cüneyt;  Munzur’un kıyısında gerilla günlüklerine dalmış Lorina’yla, Bejna; deli deli esen poyraza vurmuşlarken kendilerini, beyaz çalışma masasındaki yazıcıdan gözümün içine baka baka arakladığın arkasını düzeltmelerimle karaladığım müsvedde  A4 kağıda  resim yaparken ‘sen’; belki  bir gün yayınlarım diye fırsat bulabildikçe yazdığım, bilgisayarda  sen9.doc uzantılı dosyada saklı  roman taslağım vardı ya işte onu ben; seni kaybettikten üç yıl sonra ancak…bugün açabildim. 

Bugün; düşünce dostunuz otuzyedi aydının yürekleri, vahşi  bir kabilenin  üyesi yamyamlarca,  hem de  can güvenliklerini sağlamakla sorumluyken, yönetimine egemen etnik kökene, mezhebe, dine mensup olmayan azınlıktaki  vatandaşlarının katlini gelenekselleştirmiş  devlet   yetkililerinin, herkesin gözü önünde canlı, canlı  yakılarak küle dönerken; yanık kokusuna karışan göğe yükselmiş ateşin etrafında toplanmış yamyamların ürkütücülüğü,  bir insan az sonra ölecekken…az sonra bir insan öldürülecekken  o öldürmenin…o ölümün hazzıyla atılan alkış tempolu  sloganlardaki coşkuda gizli insana sevgisizliği, farklıya  tahammülsüzlüğü  şefkatsizliği, vicdansızlığı; insanın insana gaddarlığını, lanetle anacağınız, bir daha asla sevmeyeceğiniz   “Sivas Katliamın“ın yapıldığı Temmuz ayının ikisinde; ertesi günün, tarihi  onlarca katliam,   vahşetle kabarıp taştığından  ölümlere, vahşete, acımasızlığa methiyeler döşemeye alışkın Türkiyelilerden ziyade, ortaçağı anımsatan insan yakma  barbarlığıyla donakalmış dünyadaki insanların gözünde Türkiye’nin imajını koruduklarını  sanma aptallığının beyanı  “İnönü’ye büyük öfke” manşetiyle çıkacak gazetelerde  “ Sivas’ katliamı kurbanı  36 kişiden  20’si  için Ankara’da düzenlenen cenaze töreni siyasi bir mitinge dönüştü….” İbareleriyle yer alacak, sonsuz egemenlik için katliamlar planlayan,  örgütleyen, lojistik destek  sağlayan,  gerekliliğine inandığında  sol, demokrat, sosyalist kisvesine de bürünecek, alanlarda, programında yıkacağını  haykıran en marjinal partide dahil hangi parti, hangi lider iktidara gelirse gelsin kulluk edeceği, darbe müptelası militarist  aklı derin  devletin;  tutuklandığın  oniki Eylül öncesinde  kullanıma koyduğu “Komünistler Moskova’ya”, “Bozkurtlar burada çakallar nerede?“, “Biz Biz Biz; Mustafa Kemal’in askerleriyiz.”  gibi, dört  yıl sonra bindokuzyuzdoksanyedinin  yirmisekiz Şubatında, olageldiği üzere yine laiklere   destekleteceği  darbe öncesi “ Türkiye İran olmayacak”,” Mollalar İran’a” sloganlarıyla  budayacakları kesimi ifşa ettirdiklerini   yıllar yıllar sonra fark ettiğin, yer  yer  yanmış  bedenlerinin içine konduğu, üstüne bayrak örtülü tabutlarının  ardından Dikmen caddesinden Meclis’e doğru binlerce insanla yürüdüğün Temmuzun altısındaki cenaze töreninde; hep öyle olmaz mı? susarsın… susarsın sonra bir gün  beraberinde  toplumda, işyerinde, ailede, evde, mensup olduğun grupta, cemiyette, dünyada; katlanmak zorunda bırakıldığın dışlanmışlığı, uğradığın haksızlıkları, insanı  küçümseyen, hor görenlere duyduğun tiksintiyi,  emeğine el koymasına rağmen  kölesinden sürekli minnet bekleyen  efendilere, patronlara  öfkeyi  ‘yeter artık, dayanamıyorum, ne olacaksa olsun’la  yüzlerine haykırmayı, başkaldırmayı  sağlayacak bir olayın, bir sebebin insanda  o güne değin söylemek isteyip söylemediklerini  söyletecek cesareti buldurması gibi,  acıdan inip kalkan, öfkeyle  kızaran  ciğerlerin, maruz kalınan ötekileştirmelerle birikmiş   hıncın, gözyaşlarının; havaya kaldırılan sol yumrukta  somutlaşıp ortalara dökülmesinin gurur ve  şaşkınlığında,  şahsında katliamın sorumluluğunun  simgeleştirildiği törene katılan  Başbakan yardımcısı  İnönü’yü;   var olmuş, olacak  her sistemin yönetenleri,  yandaşları ve savunucuları; lider, yazar, çizer, düşünürlerince yaratılmış;  hele de gelişmemiş bir ülke, topluluksa yer edineceği kesin “ devlet…bayrak….din… Kuran..İncil… Peygamberimiz…atamız..aile  bizim için  kırmızı çizgidir” anlayışıyla   aşılması istenmeyen hassasiyetler…gelenekler…önyargılar  eliyle çoğaltılmış,  nasıl ki iyiliğin, vicdanın, iyi niyetin, naifliğin, zeka ve estetiğin  dışa vurumu   edebiyat, resim, müzik sinema, iyilik yapma, yardım etme, herkese saygılı davranmaysa  ‘yeter ki insan olsun, din, mezhep, etnik köken önemli değil’ paylaşımlarının  altına yazılan “kaçak elektik kullanımı Doğu da, Güneydoğu da had safhada, bu Kürtler yok mu , her şey bedava olsun isterler”,  “ Ermeni piçi” , “Türklüğünle, atanla, dininle öğün” , “dünyanın başına  bela Yahudiler”li içinden çıkılmaz, keskin bir   ırkçılığın  belirtisi  paylaşımların  tek getirisini; milyonlarca insanın ölümünün, Nazi kamplarının,  işkencelerin,  savaşların   sonunda dünyaya, insanlığa zararı görüldüğünden artık  yerilecek olgu haline gelmiş nefret, kin, intikam, ihanet, kötülük  duygularının dışa vurumu  faşistliklerini  saklamayan, besleyen   grupların ifşasının,  şimdiye, yarına  faydasını da atlamadan; bu devirde ergenlerin elindeyken birden  65 yaşındakilerin  istila alanına girmiş; kimin söylediği yazdığı muamma kalacağından, yapılan hata, yanlışlık da düzeltilmeyeceğinden,  genellikle de söylemeyen, yazmayan birinin söylediği yazdığıymışçasına ona şöhret getirecek ve neden ve kim için ve  kim görsün diye yapıyorlar’ la anlam verilemeyen  ‘ sen benimkine, ben seninkine like atalım,  o hımbıl x’inkini de dislike’layalım ’ danışıklı dövüşte Twitter, Facebook  piyasasına sürülen  gerçek yaşamda  sadece bir aforizma  kalan, kalacak  aforizmalardan en bilineni her ne kadar   hoşgörülü  çağrı gibi görünse de farklılığı, farklıyı bir yerde toplama çabası içinde o kişiyi damgalayan farklılığı vurgulamadan da geçmediğinden  gül dokunuşuyla, içten içe inciteceğinden incittiği fark edilmeyen, süslemesinde  derin bir ayrımcılık, ötekileştirme taşıdığını hissettiğiniz  Mevlana’ nın “ne olursan ol gel  yine gel” aforizmasının;  bindokuzyüzlü yıllarda , seksenlerin  darbeci çizmesiyle içi dışına çıkarılacak kadar  ezilmiş Tükiyelilerce ve belki  Madımak oteli önünde toplanmış  kişiler tarafından da, demokrasiyi getirip, yolsuzlukların hesabını soracağına inandırıldıklarından  iktidara taşıdıkları liderlerin, partilerin icraatlarıyla illa ki kıracakları yine büyük  umutlar,  büyük  coşkuyla  desteklenmiş Başbakanlığını iki yüzlülüğün  mabedi taşranın nerden kimden ne koparsam kardır kurnazı Demirel’in yaptığı DYP- SODEP (SHP)  koalisyonu zamanlarında, 1991 yıllarında, o günlerde  daha yeni yeni kullanılmaya başlanan  internet ve Messenger daki  kısa  mesajlaşmalarda  paylaşılmış olmasının hiç bir anlam ifade etmediğinin; en derinlerine ekilmiş , ırkçı, faşizm odaklı kah  bilinçli, kah bilinçsiz  ama hep var olan, olacak  cahilliğe tutunan,  dünyanın en tehlikeli silahı  haline gelebileceğini dört gün önce kanıtlanmış aynı havayı soluduğunuza, aynı toprakta yaşadığınıza utandığınız yamyamcı kalabalığın;  karşıtı kalabalıkla birlikte yuhlayıp,  çocukluktan  şahit olunan katliamlar hep tekrarlandığından,   asırdır   “katil İktidar”ların tek farkı ismi olan   Başbakanlarına, liderlerine göre öznesi değişen   defalarca  atılmış  “katil …, Erim.., …, Evren, …, Demirel…, …, ”   sloganını da  “katil İnönü”yle    tekrarlarken; dünyanın herhangi bir yerinde  hiç tanışmadığınız, karşılıklı bir bardak çay içip sohbet etmediğiniz genellikle de yaşadığı yerin azınlıklarından,  göçmenlerinden  insanların başına getirilen felaketlere; bombalı saldırılarda, katliamlarda, faili meçhul cinayetlerde, savaşlarda, polis, erkek şiddetinde  öldürülmelerine  duyulan  büyük üzüntünün,  gösterilerle verilen tepkilerinin nedeninin;  olayın mağduru taraftan, azınlıktan, düşünceden, gruptan, mezhepten, kökenden  olunmasından kaynaklı, maruz kalınan  öldürülmeli vahşetin sırf o aidiyet yüzünden  gelip  de sizi bularak tecellisiyle; ecel vakti denilen yaşlılığa varmadan hayatını kaybetme ihtimalinin,  ihtimalliğini  dahi kaybettiren gerçek olduğunu  düşünürken katılınan   tören, gösteri  bitimi sonrasında mağdurlar ve o mağduriyet  için sokaklara dökülen, gözyaşı döken kişiler  değilmişçesine mağdurların  başlarına  ne geldiğini, çektiklerini;  mağduriyetlerinin  giderilmesine yönelik neler yapıldığını, hangi yasaların çıkarıldığını   merakını, takipçiliğini  miting alanında bırakarak, içindeki öfkeyi, nefreti  kusmanın rahatlattığı benlikleriyle   evine dönen protestocular, muhalifler gibi   sende akşam -‘ daha kalabalık olur sanmıştım ama nerde ? oysa şöyle bir milyon insan toplansaydı, hep bir ağızdan haykırsalardı  gericiliğe, şeriata hayır ! …eşit yurttaşlık hakkı diye  bak bakalım bir daha insan öldürmeye kalkışırlar mıydı? İnönü’ye ne demeli, hiç sorumluluğu yokmuşçasına utanmadan kalkmış, gelmiş  törene, suç mahalline dönen katiller gibi.İyi oldu yuhalanması, az bile yapıldı… yahu sen başbakan yardımcısının nasıl emir vermezsin Vali’ye,  Jandarma Komutanına…nasıl emrin dinlenmez,  sözün, emrin geçmiyorsa  o koltukta niye  oturuyorsun, ne işin var ? ‘- ‘ama biz Aleviler, hep yalnızdık değil mi?Niye katılsınlar  cenaze törenimize.Onlara göre ne var bu memlekette,  canları yanmıyor nasılsa… hep öldürülmüyorlar.’ –‘Sosyal demokratlar  ne zaman iktidara gelse hep böyle olur Aleviler, Kürtler tırpandan geçer, katliama uğrar da ne olur ?katline aşıklar gibi yine onlara oy verirler.İşte bu yüzden hep çantada keklik olduklarından  hep böyle ölecek, öldürülecekler’ – ‘ kızım,  kızım Sivas, koca Pir Sultanı astı, ne beklenir onlardan’  yorumları arasında ana haber bülteninde katıldıkları  cenaze törenini, mitingi  seyrettiklerinde televizyon  ekranında evlatlarının fotoğrafını taşıyan anne görününce  ‘-vah… vah, vah ananız öleydi sizin, bir değil iki yavrusu birden gitti. ‘ – ‘Yasemin  ve Asuman;  ne yandım ben, ne yandım  bu iki kız kardeşe, Allahım kimselere verme bu acıyı’yla gözyaşlarını tutamayanların gözünde; dünde, geçmişte  uğruna ölünecek bir amaç;  devrim, sosyalizm, özgürlük, eşitlik  ya da özellikle de komünizme karşı devlet, beka, milliyetçilik mücadelelerine ölüm yoldaş, ülküdaş  kılındığından, mücadelede; kavga, çatışma, savaş, miting  sırasında istenen  amaç  uğruna;  bir yoldaşın…bir ülküdaşın   öldürülerek hayatından edilmesi  ‘ölen ölür kalanlarla mücadeleye  devam’la normalleştirildiğinden;  öylesi bir  mücadelenin  dışındaki ölümlerde  ‘nasıl üzüldüm anlatamam, yüzü gözümün önünden gitmiyor…ne kadar da genç, güzelmiş, çok ağladım. ‘ –‘Koca bir aile yok oldu gitti; emniyet kemeri tak be adam, bu ne hız, kaç kişinin hayatına mal oldu sarhoş araba kullanman.’ –‘İnsanın başına ne geleceği,  ne olacağı belli değil dün malı, mülkü, ailesi vardı bugün deprem, sel evsiz, kimsesiz, mülksüz bıraktı .’ –‘Kim bilir ne derdi vardı da intihar etti….’ –‘Bu gece hiç uyuyamadım üzüntüden, kahroldum , annesi babası…”  konuşmalarına sebep;bir akrabalarının, tanıdıklarının, adını sanını bilmedikleri  bir tanıdığının ya da tanımadıklarının  hayatın rutini bozan  deprem, sel, çığ,  trafik, iş, tren, uçak  kazasında, ölümcül bir hastalıkta,  operasyonda, savaştaki trajik  ölümünü, intiharını  gazetelerde, şimdiki zamanın  gözdesi  sosyal medya da  okudukları, birinden duydukları, TV’de  izledikleri anda; hissettikleri  anlık olmasa da ki bazen anlıktır,  haftalık…aylık matem, üzüntü; bir iki saat bilemedin bir, iki gün  çoğu zaman  ölenin toprağa verilişinden sonra yerini hayatın akışı  da gerektirdiğinden rutine, dinginliğe terk ettiğinde; ölen kişinin elbiseleri, ayakkabıları, kitapları, cep telefonu, tableti,  yatağı, su içtiği bardağı ona dair, kullandığı her şey; açtığı buzdolabı, televizyon  yaşadığı mekanda yerli yerinde duruyorken, yaşadığı yerde onunla hayatı paylaşmışları geçmişe kelepçeleyerek müebbette  mahkumlayacak, en ufak bir şeyin, bir su sesinin,  bir kahvenin, bir çiçeğin, bir parfüm kokusunun  çağrışımıyla saldırıya geçecek anıların; dünde yaşananları, geçmişi bugüne taşımasıyla hissedilen özlemin, çaresizliğin;  her gün duyulan  ‘ haydi ama çık banyodan geç kaldım okula, işe, servise’ -‘kahvaltı yapmayacağım, yolda bir simit alırım’ -‘çıkıyorum ben, geç kaldım’ – ‘bugün börek yapsan… ‘ –‘akşama bir şey istiyor musun’  sesini bugünde duyamamanın;  yerine getirilmesi imkansız, aklı delirtecek  sıfır ihtimalli  sarılma, saçını okşama, konuşma, görme, dokunma isteğinin; ömür boyu kullanılacağından bir gün “böyle yaşamaktansa, ölsen daha iyi” dedirtecek    öldürmeyip süründürecek kortizonlu  ilaçların  tek çare olduğu,  iflah olmaz otoimmün, kronik bir hastalığa dönüştüreceği birlikte yaşanılanın  ölümünün … bir insanın varlığının yok oluşunun  vücudu saran, hep de kanayacak açık bir yaranın dinmeyen  ağrısı…acısıyla ömrü  tüketmenin, yaşamanın   ne demek olduğunu;   hayatı  alt üst eden, edecek o kahrolası ölüm evlerini ziyaret etmediğinden,  rahatlarının bozulmasını da  geciktireceğinden  ‘ gelmek istemediyse zorlamayalım, daha çok yeni acısı, elbet  geçecek.  Koca Nazım  bile  “ en fazla bir yıl sürer yirminci yüzyılda ölüm acısı” dememiş miydi ? Şimdilik ellemeyelim’ telkinleriyle yaşanan faciayı…trajediyi bulunduğu yerde hapsederek dışarıya yansımasına engelleme alışkanlığıyla belki   öyle görüldüğünden… öğretildiğinden… yaşandığından tahmin edemeyecek, etmeye  de kalkışmayacak;  bilmeyecek, bilmeyen herkes gibi sen belki bende; “katiller bulunsun, hesap sorulsun”, “ ……. unutmayacağız” sloganlarını  attığını  silmiş   hafızaya sahiplikte, hiçbir şey olmamışçasına; belki bir gün bir yerde bahsedildiğinde,  payına düştüğüne  inanılan  görevi yerine getirmenin huzuruyla  ‘aaa evet nasıl unuturum o katliamı, cenaze törenine, protesto mitingine bende katılmıştım’   diyerek yaşla, genetiklikle  ilintilisiz  savaşı çıkarıp, darbeler, faili meçhul cinayetler düzenleyerek , işkence, şiddet uygulayarak kadını, çocuğu taciz ederek, iş trafik, tren kazalarını  yaparak  önlenebilir   ölümlere  meydan  vererek  düşürdükleri    ateşle   yaktıkları sıradan evleri  cenaze evine dönüştüren  sorumlularının  bulunarak, cezalandırılmasının ardını bırakıp unutuşa terk etmeye de   meyilli…hazır ve  de nazır  olunduğundan; olanın…yaşananın  ötesine…sonrasına  bakmadan  ateş düşürülen  cenaze evlerindekileri; orada öylece acılarıyla, anılarıyla birlikte baş başa bırakmayı yadsımayan doğal kabullenmeyle; katıldığım cenaze töreni sonrasında okuduğum; insanları etkileyerek yeniden yeniden okunmasının, kendisi ve eserleri hakkında  başta Samuel Beckett , Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir’le  Alain de Botton olmak üzere  düzinelerce yazının  kaleme alınmasının nedenlerinden biri;  hayatında  yer almış zamanındaki Fransa burjuvazisine,  aristokrasine mensup dedikoduyu seven, tabu sayılan eşcinselliklerini gizleyen,   Dreyfus davasındaki tutumları,  arzuları, hazları farklı onlarca kişiden ya da bir kaçının karmasından yarattığı roman kahramanlarından her birinin, Guermantes Düşesi  Mme  Oriane’ de;   ikibinonaltı yılının Mart ayında   modacı  Fortuny’nin tasarladığı, 50’ye yakın   elbisesi,  Paris’te Palais Galleria’da sergilenen  ince belli, zarif  Greffulhe Kontesi Elizabeth  gibi yaşayan  bir karşılığının   bulunması kadar, uykuya geçişi otuzsekiz,   uyanma sırasında düşündüklerini, yaşadıklarını    üç sayfa da  tanımlamak gibi  gündelik hayatta pek çok insanın fark etmediği, dikkate almadığı belleği yönlendiren sonsuz sayıda ayrıntıyı yakalayıp; hatıraya indirgenmiş  geçmiş, şimdi ve yarının iç içeliğindeki bilinç akışıyla;  her an… her hisle ilgili duygusal, gerçekçi  tespitlerini  kelimelere  döken, bugünkü yazarların  yazmayı kolaylaştıran  teknolojik olanakları düşünüldüğünde  o koşullardaki çabasına, zekasına, yeteneğine müteşekkir kalınarak  hayranlık duymamanın imkansız olacağı  Marcel Proust’a ikiyüzsekseniki sayfa roman  yazdırmış, aile efradının  yaşadığı ilişkilerde  de görüleceği üzere  aşk denilen  insanın kendi kendine yarattığı duygunun; genellikle kültürüne, aklına, tahsiline,  mesleğinde ki başarısına, güzelliğine,  gıpta edilenin boyuna posuna yakıştırılmayan,  arasında  fersah fersah mesafe, fark  olan özelliklere sahip birinde  vücut bulduğunun, bulmasının     sayısız örneklerinden olacak kremasız  sade  kahve kıvamındaki sevgilisi- hele de takipçi sayısı  kendisini kat be kat geçmiş  kültür, turizm elçisi  Şeyma Subaşı’nda   aşkı bulacak  bir  Orhan Pamuk  nasıl herkesi demeyelim de pek çok insanı hayal kırıklığına uğratıp , o ilişkiye anlam verilemeyecekse aynı şekilde hayatındaki kadın, erkek sevgililerden  biri olan fotoğrafına uzun uzun bakanın  sadece  seyretmek için yanında bulunmasını  isteyeceği yetenek ve  yakışıklıktaki besteci  Reynaldo  Hanhn dururken- Alfred Agostinelli’ye  duyduğu  romanında  böylesi bir  aşık olma durumunu  “Ayrıca, entelektüel ve duyarlı erkeklerin daima duyarsız ve düzeysiz kadınlara teslim olmaları, onlara bağlanmaları, sevilmedikleri ……”yle  bahsetmekten kendini alamayan- tutkulu, takıntılı, uyutmayan kıskançlıkta olmasına hayret duyduracak, hayıflandıracak sevdasının;  hediye ettiği  uçakla seyahateyken, uçağın Akdenize düşmesi Alfred’in aniden ölmesiyle  sonlanması gibi,  romanında ki  Albertine’nin de hediye edilen attan düşerek aniden  ölmesiyle kimi zaman Marcel olarak adlandırdığı   anlatıcının ağzından  yaşadıklarını, özlemini,  acısını damlattığı  “ıstırap , insan psikolojisine, psikoloji biliminden çok daha derinlemesine nüfuz eder… teselli bulmam için bir değil, sayısız Albertine’ni unutmam gerekirdi. Aralarından birini kaybetmiş olmanın üzüntüsüne tahammül edebilir hale geldiğimde, bir başkasıyla, onlarcasıyla aynı üzüntüyü baştan yaşamak durumundaydım “ lı  hüzünlü satırlara;  görmek için can atılan  ama başta ekonomik diğer nedenlerden dolayı   gidilemediğinden sanal  gezinme  imkanı sunan teknoloji sayesinde  Google da, web sitelerinde, gezi bloglarında tarihi, turistik yerlerinin fotoğraflarına bakmanız yüzünüzde sokaklarındaki havayı,  rüzgarın okşayışını  hissedemediğinizden,  konuşmalarını anlamadığınız insanların el kol hareketlerindeki  canlılığı  görmediğinizden sanki hafızanın yarattığı sanal  bir şeymişçesine  görüntülerdeki Paris’e, Karadağlar’a, Floransa’ya hissedilen duygular kadar  uzak…soğuk  kayıtsızlığım;  hayatı paylaştığın birinin yaşayacağı, seni, Haldun’u  kaybettikten sonra  benim de yaşadığım  “peşinde koştuğum şey ise , Albertine’di, birlikte yaşadığımız zamandı, bilmeden izini sürdüğüm geçmişti…hatıra böyle acımasızdı işte”lerine duyarsızlığım; ‘ama abartmış’lı hadsizliğim– oysa kitabı okuduğumda  anneannemi, dayımı, amcamı onca akrabayı, yol arkadaşını Aytül’ü , Metin’i, Fevzi’yi kaybetmiştim- hafızanın neredeyse her gün dönüp, dönüp geçmişe bakışının…o günleri arayışının nedenlerinden biri ola(cak)n ah o sırlar öyle değil mi Haldun? gerek en ‘o mu ? benden hiçbir şeyini saklamaz’ diye yemin edilecek kadar emin olunan   saklayıp mezarına da götürse bir gün   ‘kimden çekiniyorsun, öldü o, bilsem ne olur, bilmesem, seni duymaz bile haydi’yle anlatıldığında;  seninle ilgili ölümün sonrası öğrendiğim, benden nasıl saklayabildiğine  şaşırdığım  – ‘ yok artık bilmiyorum deme tüm Türkiye biliyor gay olduğunu, Nişantaşının, Nevizadenin, Tunalı’ nın yetmedi Sakarya’nın  barları anlatsın kaldırdıklarını,  şu ünlü etçi de  sevgilisiymiş…’- ‘ para veren herkesin yemek yiyip, yatağını paylaştığı; yeteneği olmadığından   güzelliğini, vücudunu pazarlamaktan çekinmeyenlerdendi o’da,  Kanal D’nin ….. yatağından geçtiği için o dizide rol aldı da adı   artist, sanatçıya çıktı.Başkası söylese inanmazdım ama meşhur ….. restoranın sahibi arkadaşım anlattı, S…’yle bildiğin  para karşılığında otel odasında birlikte olmuş ’ –‘ boşanacaktı, bıkmıştı’-‘ terk edecekti, gidecekti buralardan, ne kadar  acı, biletini bile almıştı…’lı gerekse de bir gün mutlaka da gerçekleşecek aile üyeleri, akrabalar, dostlar arasına kara kediler, dedikodularla nifak girdiğinde,  herkesin herkesle bozuşduğu da hiç görülmediğinden,   ittifak yapılıp  iki üç kişiyle çeteleşilenlerden birinin  ki o biri de;  ilişkilerinin koptuğu  güne değin  hakkınızda  söylenenleri, dedikoduları diğerleriyle birlikte tasdikleyip aynı tavırları gösterirken sizi savunmamıştır ama  içten içe onlara duyduğu  açık etmediği sinsi nefretini,  maruz kaldığı  küçümseyici tavırların intikamını alma fırsatını da kaçırmamak adına  ‘senin için söylediklerini bir bilsen’le kapattığı şemsiye yüzünden her tarafınızı ıslatan yağmur damlalarının peş peşe  dökmeden, akıtmadan öncenin ritüelli  -‘aaaa ne diyebilir ki  benim için, anlatsana, korkma! söyle zaten konuşmuyorum…’–‘belli mi olur  kardeşsiniz…akrabasınız…eski dost düşman olmaz derler, bir gün konuşursunuz o zaman da yine ben kötü olurum, yemin et öyle…’yi de tamamlandıktan sonra   ‘gerçi  inanamadım ama benden hiç hoşlanmazmışsın çağırma onu gelmesin dermişsin,  çok çıkarcı bulurmuşsun, Başkana da bütün yazışmaları ben hazırlıyorum o oturuyor diye şikayet etmişsin beni …’ -’ ay güya  sen, Leyla’yla  her gece barlara, pek sıkta Tunalı’daki Cafe Bien’e takılıyor, bildiğin koca arıyormuşsunuz.Hatta olan da olmuş Cem’le..’-’ kocan aldatmış seni hemde evli Fatma’yla,  arkadaşınla’ –‘ var ya senin için öyle kurnaz   öyle kurnaz ki  anlatamam dedi, haydi bugün dışarıda yemek yiyelim teklifini yapıp canın ne istiyorsa yiyor, hesabı da ona kilitliyormuşsun’ –‘sen ne sanıyordun değer verip seni sevdiğini mi, arkandan idare ediyorum  maddi olarak yardımına ihtiyacım var  yoksa ne diye çekeyim o manyağı derdi senin için’  -‘biliyor musun kendisi onca erkekle yattı, kaktı kimselerin ruhu duymadı ben de tersine önüme gelene anlattım o tiyatrocu  çocuğu bile,  ne oldu adım orospuya çıktı benim…’lerle;   Marcel’in de  Albetine’in ölümü sonrası çamaşırcı kızlarla ilişkisini  öğrendiği  ‘Ahhh o sırı’ dahi önemsememem; ölmeden önce  nerelere gittiği ( gidilir de ), ne yaptığı, ne yediği, içtiği,  ne giyindiği, ne konuştuğu,   son sözünün ne olduğu  zihni sürekli meşgul edip meraka yol açarken,  ölüme   neden müsebbibin şimdi ne yaptığına, nerde yaşadığına, akıbetinin ne olduğuna dair soruların  cevabı; Ortadoğu’da, Türkiye’de neredeyse bütün diktatörlerin, katliam  planlayanların, yapanların   cezalandırılmasını  geciktiren… engellen;  17 yaşında Erdal Eren’i  astırtan  Evren’i  elleri yağda, balda, kaymakta  90 yaşına kadar  yaşatan  ilahi adaletin adaletsizliği de artık  beklenmediğinden,  hayatın en kötü günü olduğundan habersiz   ölüm günün her yıl yıldönümü yaklaştığında  geçmiş günleri ve o günü  sanki o günmüşçesine  aynı tazelikte yeniden başlatan, yaşatan  makineli bir tüfekten atılıyormuşçasına   acıtan hatıraların, söndürdüğü kalbin, ‘ben’in iyileşemeyeceğini ;  “iyileşen”nin  sen değil “zaman”lığını,  acıyı yaşayan  biri ancak böyle bir şiir  yazabilirle sığındığım   B.Keskin’in “Ben hangi kelimeyi nereye koysam/ Bir sonbahar konaklar sesimde./Ben hangi kelimeyle girsem akşama/ Ben hangi kelimeyle nereye gitsem/ Yokluğunun renginde depremler düşer boynuma….” mısralarındaki gerçekliği de  algılayamamam, çocuklukta… gençlikte…orta yaşlılıkta   tanık olduğum 1977’nin  1 Mayıs,  Çorum, K.Maraş, Malatya, Madımak , Roboski  dahil onlarca katliam, cinayetle ya da başka bir nedenle insanların  hayatının kaybı nedeniyle    Alevi, Kürt, azınlık  olmanın değil insan olmanın gereği  duyulması gereken… duyduğum, yaşadığım büyük üzüntüye…çöküşe  rağmen ; ölümün keskin bıçaklığını, empatiden öteliğini;   evlatlarını, eşlerini, babalarını, annelerini, sevdiklerini   kaybedenlerin kalplerindeki diplere yerleşen derin acıyı, kor alevi, Albertine Kayıp’ı okuduğum, Madımak  katliamında hayatını kaybedenlerin de cenaze törenine katıldığım o günlerde değil de  çok sonları kavramamın nedeni  meğer  daha doğmadığından  aklımın ucundan geçmesinin   imkansızlığında,  gün gelecek de katliamın yapıldığı o lanet…o zalim…o ihanetçi Temmuzun ikisinde;   Can…Can  ! seni,  öncesinde de   Haldun’u ve de … kaybetmediğimdenmiş. 

Garipliğinin yanında acıtan şeyse; onca  kitap alışverişine, yazarlarıyla ilgili konuşmanıza rağmen Haldun’la   Proust hakkında  hiç sohbet etmediğinin ayrımına da vardıracak kaybedişten…kaybedişlerden  sonra;  Arkadaş  da  dahil  D&R’da mahalledeki, Kızılay Konur sokaktaki  Dost, İmge  kitapevlerinde   bulamayınca mecburen ‘kadere razı’ tipler gibi boş verip,   Swann’ların Tarafı’yla başlayan Yakalanan Zamanla biten  yedi  ciltlik Kayıp Zamanın İzinde serisini tamamladıktan  epeyce  sonra  bir gün yine  Dost kitapevinde bulduğun,  beşinci sıradaki Mahpus’u “ aaa  Royale sokağı kulübünün balkonunu gösteren Tissot tablosunda ayakta duran kişi olduğunu açıkladığı Swann (söz konusu tabloyu anında  Google da arayıp, merakla Swann’a tekar tekrar bakıp, her detayı da aklına yazmıştın),  Bergotte ölmüş… düşes  Mme Guermantes’ın giysilerine hayran Albertine’i metres tutmuş …. ”  nidalarıyla bitirdikten sonra  okunması gerektiğini anlayıp  Albertine Kayıp’ı  tekrar okuduğunda “Ah ! bir daha asla bir ormana adım atmayacak, ağaçların arasında gezinmeyecektim”le, ölümün sonrası gittiğimiz parklara, seninle gezindiğimiz yerlere   sensiz gidemeyeceğimi söylememi  anormal…suçlu  hissettiren  tuhaflıkla karşılayan; vefat edenin yakınlarının  arkasından  ( bir zamanlar  yirmibir yaşındaki oğlunu kaybetmiş Elmas için  benim de  yanımda)  söylenen ‘ yazık  kafayı yedi sonunda’ tespitini   benim için de  diyecek yakınlarımda, arkadaşlarımda, insanlarda varlığını bildiğim  baskın duygu, düşünce;  evinde bir elde kahve,  şarap, viski maç,   Survivor , Yasak Elma, Bay Yanlış izlemek, Facebook, Twitter, Instagram’da like almak için yatağını, şortunu, göğsünü, saçını, kalçasını, kaslarını, sevgilisini sergilemek dururken,  depresyona düşürüp, moral bozacağına inandıklarından  acısı, sorunu, derdi, tasası  bulunanlardan uzak durma,  bir araya gelmek istememe olduğundan ‘şimdi işin yoksa uğraş dur, yanlış anlamayın  insan ister istemez etkileniyor, odasını, eşyalarını gördükçe üzülüyor, başıma ağrılar saplanıyor’ söylenmesiyle cenaze evlerinde geçirilen saatleri vaktinden, ömründen  çalınmış  faaliyet görmenin sonucu olsa bile  özünde hayatın ölüm, acı, kasvetle içiçeliğini… gerçekliğiniölümle yüzleşmeyi gençlikte, yaşlılıkta reddedişin  ahret, öbür dünyaya hazırlanmak  için dünyaya getirildiğine inandırılmış Müslüman Ortadoğulu toplumlarda varılmak istenen  hedef cennet için yapılması gerekenlerle bağdaşması olanaksız  “Sen dünya mülkündesin, öyle!” yergisinin   abes kaçmayacağı  tavırda; sonsuza kadar yaşayacak, ölüm hiç yokmuş’lu bir yaşama güdüsünde kendini var etmesi  değil miydi özellikle de  bükülmüş bel, kataraktlı göz, titreyen el,  bacaklarıyla ölüme hazırlanan vücuda ‘ben’e  aldırmayıp…ihanet ederek kendini genç sayan belleğin yönetiminde yine de ölüme gün sayarken, eğer hastalarsa ‘bak ! hepsini çekme bıkar birazını’ talimatını vermeyi unutmadıkları  evlatları maaşlarını  çekmesin diye bankamatik, banka gişeleri önünde saatlerce kuyrukta beklemeyi göze alan  yaşlıların; eşlerinden, evlatlarından daha daha düşkün oldukları  paralarını  avuçlarında pincik pincik saymaları,  bildiğin yastık, çarşaf altına saklamaları -‘sende bozuk var mı ? bir kuruş lazım ekmek alacağım, ben emekli bir memurum biraz indirim yap’lı  dilenmeleri ‘- ‘çok şükür a, o birkaç kuruş var  bankada’ yla  sevinirken -‘aybaşına kadar bir tek  bu yüz lira var, ona göre‘yle   canlarının istediği meyveyi, sebzeyi almayıp BİM,  A101, Yunus  gibi diğerlerine göre daha ucuz marketlerin indirimlerinin, kampanyalarının müdavimliğinde para biriktirmeye çalışarak seksen, doksan yaşındalığı umursamayıp ne yapacaklarsa  ‘ Cuma günü  üç çelik tencere 200 TL’den satılacakmış bana bir set ayırsan be  kızım ! be oğlum ‘ -‘ krediler ucuzlamış çekip bir ev alsak’ – ‘yazlığa pergüle yaptırsak’, – ‘elden ayaktan düşsek kim bakar  biraz harcamaları kısalım’ planlamalarından da geri kalmamaları; öyle davranmaları belki   büyük sahteliği, aldatıcılığı  yaş geçtikçe anlaşılacak  vicdan ve merhametten yoksun   “dostluğun”, “kardeşliğin”, ”evlada sahipliğin” hatta insanlığın sadece  kavramlıkta varlığını  görmelerindendi. İşte  ben  bunları daha tam idrak ettirtecek olayları yaşamamışken sadece içgüdülerim , sezgilerim öyle istediğinden seni kaybettiğim o sancılı günlerde  “gerçek acıyı  çekmeyenler  tarafından yazılan makaleleri okumaya tahammülü olmayan “ Marcel gibi, acıyı yaşamadıklarından- suçlamakta  ne kadar doğru bilemesem de  cenaze evlerinde çoğu kez suratlarına sahtelik akan üzgün bir emoji yerleştirmiş otururlarken  gördükleri elem, acı  karşısında ’Allahım çok şükür’le yakınlarının  ölmemişliğine  sevinmeyi  akıllarından geçirdiklerinden- hissettiklerimi, yıkık ruhumu,  anıların gün boyu  resmi geçit yaptığı kederli  dünyamı  anlamaya çabalamaktansa  ‘ahh mahvoldular ailece hele de ….,  onu öyle fotoğraflarına bakar, okuduğu kitapları seyreder, atletine, oyuncaklarına sarılır görmek beni çok üzüyor, bir şey değil bu kadar üzülmekle bir yerime bir şey olacak, yarından sonra ben bir süre gitmeyeceğim, hem bu gidişle ….’yle  “deliriyor” kategorisine  terfi ettirecekleri ‘ben’im de onlardan daha çok onlarla zaman geçirmek istemediğimi, onlara  katlanamadığımı  düşünemeyecek  olmalarına  dayanamazken…  hem!  yanımdakilerden  kim,  ölüm sonrasının   unutuşa da varabilecek  aşamalarını  akla getirdiklerini, düşündürdüklerini, yaşattıklarını    somutlaştırma, betimleme güçlüğü çekmeden nesneler, eşyalar, kokular, tatların ve yemeklerin çağrıştırdığı anıları  Vinteuil sonatı eşliğinde; öylesine    içten; acının tek bir  karesini atlamadan  anlayabilir…anlatabilir… yazabilirdi ki ’yle ayrıntıların efendiliğine, büyük yazarlığına toz kondur(t)mayacağınız  Proust’un  satırlara  döktüğü “…Albertine’in hatırasıyla ayrılmaz bir bütün oluşturdukları için, sırf ilk ve sonbaharları , kışlarıyla zaten yeterince hazin olan … hayatta olsaydı bu benzer havada,şüphesiz ….gezintiye çıkardı..Son olarak ta , bu mevsim değişlilikleri ve farklı günlerin her birinin , bana başka bir Albertine’i geri getirmesi…”  hislerinin izdüşümlerini   ‘O’nu, Can’ı ve Haldun’u kaybettiğimde  bunları  bende yaşamış, aynen böyle düşünmüştüm… Marcel’in  her kadında Albertine’i görmesi gibi ben de  bir an parktaki çocukta seni görmüş hatta sen sanmış , ardından senmişçesine seslenmiştim’;  Haldun’la Gandhi filmini seyrettiğimiz, salonun, iki odanın pencereleri evin yanındaki parka  baktığından ‘bak!parkta tek bir çocuk yok çünkü hava çok soğuk, kar yağıyor biraz ısınsın’la zor zap ettiğim senin   parkta çocuk görür görmez ‘ haydi, çabuk çabuk  bizde gidelim, bak çocuklar çıktılar dışarıya ‘yla mızmızlanmana fırsat vermeden ‘haydi bakalım’ üşütme diye ağzını burnunu atkı, berelerle sarıp gittiğimiz parkta   yaptığımız kardan adamın gözlerine koymak için taş bulamayınca, diz boyu karın ortasında  ‘ icat edeni… elime geçirsem…bıktım ya rahat yok  nereye gidersen git, tuvalette bile  bulunuyorsun,  insanlardan kurtulamıyorsun, ayrı kalamıyorsun, bu nasıl görülmemiş bir  zulümdür ’ sitemimin baş rolü ama o gün, o anların fotoğrafını  çektiğimden bugün  minnet duyduğum  cep telefonuyla talimat verdiğimiz anneannenin buzdolabı poşetine koyduğu siyah zeytinleri penceren bize attığı, havadaki poşeti tutmak için gerisin geriye gittiğimizden düşerek içine gömüldüğümüz karlı her kış gününü; sen daracık pencere pervazında ayakta arkandan düşmeyesin diye tutan ben    ‘bak! işte sel bu,  su nasıl güldür güldür akıyor caddeye’ dediğimde yeni öğrendiğin hoşuna giden bir kelimeyi ya da cümleyi konuşmanın ardından hemen tekrarladığından ‘bak!güldür güldür akıyor’una gülümseyip ‘yağmur yağıyor, seller akıyor…’u söylediğimiz Nisan yağmurlarını; ‘seviyor, sevmiyor aaa sevmiyor çıktı’ kederini ‘  bu  bir oyun, seviyor çıkana kadar yapılır, tekrar yap bak seviyor çıkacak’la fal baktığımız papatyaların açtığı  ilkbaharları;  kulağımıza küpe yaptığımız kirazların, alır almaz sokakta yemeye başladığımız dutların tezgahlarda görünmesiyle yazları;  birbirinin üstüne dökülmüş sonsuz sonbahar renklerindeki yaprakları avuçlayıp bana doğru attığın videoya çektiğim Kasım aylarını sende, Haldun’da  bulduran kayıp, ölüm  sonrası yaşanacak sanrılarla  karşılaşmanın   olmazsa olmazlığındayken ben,  etrafımdakiler de duymamayım diye gizli gizli    mutfakta, balkonda, banyoda ‘bir psikologa mı götürsek acaba? dur dur şuralarda  bir yerlerde  antidepresan olacaktı onu verelim de azıcık uyusun’ konuşmalı körlükteyken;  ellerinde  bir bardak suyla yanıma gelip de  ’aç bakalım ağzını’  komutunu  verdiklerinde  -‘ne bu?içmem ben bunu’ itirazıma  -‘iç rahatlarsın’ kolaycılığını öne sürmelerini; ‘akşamları ‘uyamıyorum, ayrıca başım çok ağrıyor ‘ şikayetli evladına  kendindeki migren semptomlarını yükleyecek öngörüdeki kız kardeşinin  ‘kızım ben sana dememiş miydim uykusuzluğuna çareyi  bulacağım diye.Bugün Güven hastanesi nörologlarından  profesör Çiğdem  hanımla konuştum, sende de benim gibi sterse bağlı migren varmış.Laroxyl yazdı 10 Mg’ müjdesine yalnız kaldığınızda   -‘ böyle şey olur mu?muayene etmeden, MR çekmeden nerden biliyor çocukta migren  olduğunu da ilaç yazıyor? Ne o görüşme yapıldı, ne de reçete yazdı Çiğdem hanım.Bariz yalan söyledin çocuğuna, teşhis de, tedavi de senden, ama yapma ! 22 yaşında antidepresana alıştırma, yazık ediyorsun’ dediğinde her yalancı gibi niyeyse affedileceğine kesin gözüyle bakılan, insanı  aldatmayı ortadan kaldırmayan  ‘kimsenin canını yakmayan pembe yalan…’  bahanesine sığınarak ( ilişkilerin düzeltilmesine yardımcı olacağından  üç yerde  söylenmesinin…takiyyenin günah sayılmayacağı  İslam da yer bulduğundan mı herkesin yalana…takiyyeye başvurması)  yalan konuştuğunun bilinmesini utanma vesilesi görmeyenler kulübünün başkanı  olduğundan yalancılığının yüzüne  vurulmasını umursamayan yüzsüzlükte –‘ne yapsaydım her akşam, her akşam  başım çok ağrıyor diyor, öyle görmeye dayanamıyorum ne yapayım’ –‘ madem kararlısın antidepresan vermeye bari   pasiflora içir.Hiç olmasa bitkisel, bağımlılık yapmaz .Hem ne diye bu kadar  abartıyorsun baş ağrısını, uykusuzluğunu çocuğun? Hepimiz zaman zaman  bunaltan  dönemlerden geçeriz , yeni döndü yurtdışından;Fransa’dan, yeni  işe başladı, alışmadı daha  el bebek gül bebekken herkes gibi algılanmaya, sorunları benden  daha mı fazla? kanser oldum göğsüm alındı, bağırsaklarım yok …kanser olduğumu öğrendiğimde Semih bey,  biliyorsun alanında çok iyi bir cerrahtır  ‘ bir süreliğine kullan, şimdi anlamazsınız ama sonraları sorgularsın niye ben kanser oldum diye yardımcı olur size’ deyince ona çok güvendiğimden başladım,  üç ay zor dayandım lanet Cipralex’e ! Güya akşamları uyutacaktı beni mışıl, mşıl… tersine etki, cin gibi ayaktaydım her gece,  mahvoldum uykusuzluktan. Bunlara  şahit senin  şu yaptığın iş mi? Bu ilaçların yan etkisini de düşün’lü kadınlığın doğal  içgüdüsü anneliğin gereği itirazlarımı gözlerini sigarasının dumanından ayırmadan dinlemesiyle  kıçına saymayacağını anladığın; hayatın evrelerinden ergenliğe adımda kişi  sorumluluklarının yeni yeni farkında varır, ilişkilerin komplikeliğini görür; içini doldurmaya başlayacağı  yeni kavramlar dedikodu, ihanet, aldatma, yalan, iftira, torpil, katliam, ölümle, aşka tanışırken; sorunlarını  (ders çalışma, sınav, gönül verme, arkadaşlara  gezip tozma, arayı bozma, ebeveyne karşı çıkma, beğenmeme vb) çözmenin hayatla başa çıkmanın kolay  yolunun yarattığı alkol etkisiyle,  beynin kimyasına müdahaleyle, mutsuzluğa yol açan iletimleri azaltma işlevleri  sayesinde uyuşan aklın, karşı çıkış yerine  her şeyi  ‘evet’letmesinden  geçtiğini, bağımlılık yaptığını  bile bile  sırf rahatsız edilmemek, ‘veletlerle’  uğraşmamak için  ‘pelte haline getirip bebekler gibi uyutan tatlı pembe hap’’ları; yasal eroinman, esrar ve  uyuşturucuları; Lustral, Prozac, Efexor, Cipram, Selectra, Seoxat,  Lyrica’ları; evlatlarına avuç avuç kullandırmaktan çekinmeyen;   iyi bir hayat sürmenin yanında  başkalarınca da  değerli kılınmanın  insanın servetiyle doğru orantılı olduğu Türkiye gibi  ülkelerde ilaç firmaları, doktorlar arasındaki mekanik, maddi, ahlaksız ilişkiler nedeniyle kullanım alanları dışında  “kız arkadaşım beni terk etti”, “annem öldü”, “kardeşim beni çok üzüyor, cep telefonumu kullanıyor” , “ babam dışarı çıkmama izin vermiyor”,” annem Whatsapp mesajlarımı okuyor”, “prostatım var”, “kocamı kıskanıyorum”, “karım mini etek giyiyor” temalı rutin problemlerde  dahi  doktorlar tarafından reçetelendirilen antidepresanların  etkisinde, dünya yansa ‘bana yakınlarıma bir şey olmadı ya’la  umurda olmayacak, ecelini bekleyen birine iki hafta sonra sevinç çığlıkları attırtarak dans ettirtecek,  alıp başını giden tutulamayan sanal mutluluk içinde etrafında, bulunduğu  toplumda  var olan  yalanı, iftirayı, yolsuzluğu, adaletsizliği, eşitsizliği ‘sen mi düzelteceksin, etin ne budun ne otur oturduğun  yerde  keyfine bak’lı  adam ‘sendecilik’le  kişiyi  kendisi olmaktan çıkarıp apayrı bir karaktere de büründürebilen  öyle ki çocuğunu hayatından edenin, katilinin  yargı önüne çıkmasını istemeyecek boş vermişlikte  en anormal olguyu normal, normali  anormal  saydırtacak mantıkta ( uyuşturucu kullanımıyla edinilen antidepresan mantık hayatı allak bullak ederek, pek çok olumsuzluğu da tetikleyeceğinden, antidepresan kullandıklarını bildiklerinizden uzaklaşmak, ilişki kurmamak insanın yaşam ve akıl sağlığı için  gereklidir  sonucunu  doğrulayacak  olaylara  okumaya devam ettikçe rastlayacaksınız), detayların labirentinde  kaybolan zihnin  yeni şeyler keşfettiğini sanıp ‘diğer insanlarda farklı olarak şöyle mükemmel   bir insanmışım meğer, o yüzden bu ilacı almam lazımmış’ lı  düşüncelere de  batıp çıkan zamane ebeveynlerinin; anneler ve babaların  çocukları büyüdüğünde   isteklerinin, arzularının  dışında bir karaktere bürünüp  sonrasında  tıpkısının aynısı kendilerine benzediklerini gördüklerinde  niye o denli şaşırdıklarını da  hiç anlamadığından  yanlış anlaşılmasın demeyeceğim  yanlış  anlayan anlasın,  herhangi bir kötü olayda  özellikle de bir insanın kaybında, ölümünde hemen  antidepresan tavsiyesine, iğnesine  başvurması, kayba maruz insanlara antidepresan içirilmesi   o kişi, kişiler için  endişelendiklerinden, gerçekten daha iyi olmasını…olmalarını…olmanızı  istediklerinden falan değildir, iyi vakit geçirip, hayatın tadını çıkarma peşindeyken    acı bir olay,  bir durumla karşılaştıklarından  matemin uzun sürmesi,  kendilerinin de onların yanında matem tutmalarına devam etmelerini getireceğinden  artık sıkılmışlardır zira depresif anne, baba, evlat, kardeş, kanka, arkadaş, amca, yeğen sevgiliye bir noktaya kadar tahammül edilir,  o noktada ‘elimden geleni yaptım…geldim, gittim, sarıldım, ağladım, hizmet ettim benden bu kadar’la tahammülsüzlük kendini göstereceğinden ki   belki  bu da  çok   insani ve anlaşılır bir tepkidir de ama içindeki acıyı götürür  sanılıp  götüremediği de   illaki bir gün anlaşılacak,  kafayı kazan yapmaktan başka bir işe yaramayan ikibinli yılların popüler çerezi; patlatılmış mısırı, çitleği  çevrede neredeyse  kullanmayan  insanın kalmadığı  küçükken anneme mide ülseri için doktorun verdiği diazemden başkasını bilmezken şimdilerde ‘ay şekerim sen ne kullanıyorsun ? yaa yapma onu bırak bunu kullan, hem bu sersemletmiyor, baş ağrısı da  yapmıyor, acayip rahatlıyorsun ? sabah müdürle tartıştım attım iki tane Lustral, pamuk oldum pamuk…’ lu sohbetlerin konu başlığı antidepresanı;  o gün  ‘aç ağzını’ komutuyla  vermeye çalışanlarda midemi bulandıran şey   istedikleri için  duymana  da aldırmadıkları  ‘tamam acısını paylaşalım  ama nereye kadar, artık o’ da biraz gayret etsin   canım, kaç gün  oldu, nihayetin de bizim de işimiz gücümüz, çoluğumuz çocuğumuz var ’ konuşmalarında ki  gizli  bıkkınlıkları,  farklı kılıklara bürünmeye çalışmalarının yanında, ölümcül  bir olayla karşılaşıldığında   bir madende grizu patladığında;  yaşlı bir insan kalp krizi geçirip öldüğünde  ‘hayat bu ne yapalım’,   ‘madenciliğin…yaşlılığın özünde, kaderinde vardır’a  sığdırılmış  insanı  daraltan yalın  bencilliklerini, acımazsız kişiliklerini sergileyenler  dışındaki   pek çok insan kendini olayın mağdurlarının  yerine koyup, eşleştirecek  bir şey  bulduğundan  evet gerçekten de  üzülürler  ama  velakin  ağdalı bir söz öbeğinden, safsatadan  başka bir şey  olmayan; nasıl bölüşüldüğü bir  muamma  ‘acını paylaşıyorum’u kullanmaları yok mu !  hem bir insan ‘acımın kalbimi acıtan kısmı bu, al sana, ciğeri deleni de bu,  bu da sana’yla üleştirilmeyecek  acısını niye  paylaşılsın ki üstelik de  acının boğduğu  kişiyi  anlamaktan uzaklıkların farkında dahi olmayanların yerine getirmek zorunda  hissettikleri neden böyle bir şey hissettikleri, gerek duydukları , ilk kimin bu işi başlattığını bilmediğiniz, cidden merak ettiğiniz  ‘yalnız  bırakmayalım, sıraya koyalım bugün sen uğra, giderken bir şeylerde götür, tencere yemeği değil,  dur dur patatesli  börek sever çörek de, yarın da sen’, ‘baştan söyleyeyim ben pide yaptıracağım’  düşüncelerinin aksine; acıyı paylaşmakta aslolan kaybettiğiyle yaşanan anıları, geçmişi  hatırlayarak  ölmediğine inandıran canlı…gerçek ona ait nesnelere, eşyalara dokunmak, seslendiremediği  belki seslendirmek de istemediği acısıyla sahibini tek başına bırakmakken o söz öbeğini duymak ! üstüne durmadan  ölenle ilgili – ‘ahh  düşünsene ya sakat, yıllarca komada kalsaydı. Şimdi dersin  ömür boyu bakardım ama insan yükü ağırdır’ -‘ her gün onca genç şehit oluyor, ne güzel bir ölüm, Allah herkese nasip etsin, yaşını başını almıştı, bakalım biz o kadar yaşayacak mıyız’la sanki savaşı  çıkarmış, katliamları siz yapmış trafik, uçak,  iş  kazalarına, teşhis, tedavi hatasına siz neden olmuşsunuz   gibi   suçlama; eğer yaşlı,anne babanız yanınızda ya da birlikte kalıyorsanız aynı evde; siz hep  onların bir türlü büyümeyen  çocuğu,  onlarda ölünceye kadar  gözünüze  asla yaşlı gözükmeyeceğinden gençtense  yaşlıların; sakat ya da  yoğun bakımda makinelere bağlı kişilerin yaşamalarındansa ölmelerinin  hayırlı, sevinilecek  bir durum olduğunun  tebliğindeki    acımasızlık;  ‘ sen ölseydin acaba rahmetli bu kadar üzülecek miydi’yle ölenle  araya nifak sokma, yaşamayan birinden şüphelenme barındırdığından  sinirlendiren;  varsayımların sıralandığı konuşmalara ses çıkar(a)mamak var ya ! Haldun!  şimdi  o anlar aklıma geldiğinde,  keşke diyorum keşke bende   aynı şeyleri hissettiğinden senin ağabeyini gömdükten sonra verilen  cenaze yemeği  sırasında gösterdiğin tepkiyi gösterecek kadar  cesur olsaydım da ‘defolun gidin! Yalnız, tek başıma  bırakın beni, saçmalamalarınız,  bir boka yaramayan tesellileriniz, yardımlarınız sizin olsun’ deseydim.Hep olduğu üzere iş işten geçtikten,  güzel olan ne varsa ona geç kaldıktan sonra  başıma gelen aklımla, o gün onu   diyemeyen   mülayimliğime öylesine kızgınım ki, bugün Haldun!  etrafındakilere çıkıştığın o gün sana   söylediklerimi de düşününce nasıl kötü, aptal göründüğüme şaşıp,  kendimi nasıl suçladığımı da bir bilsen zira insanın ‘ keşke senin yerine ben gitseydim, ölseydim’ diyeceği yanında olmasa da varlığını bildiğinden hayatı mutlu, dayanılır kılan sadece bir ya da iki kişi vardır.Öylesi  bir insanın kalple birlikte dünyayı durduran ölüm haberini almanın  şoku daha  atlatılamamışken  otomatikman  söylenen… kullanılan,   bütün o  peş peşe tekrarlandığından sıkıştırdığı kalbi krizle bile  tanıştıracak   “başın sağolsun”larda; elbette hayat devam edecek, elbette  yemek yenecek, su içilecek,işe gidilecek, yemek yapılacak, yaşanacakken  sanki bunlar bilinmiyormuşçasına, ölenin  varlığını, hatıralarını silme teklifi  “hayat devam ediyor”larda  saklanmış ‘ölen öldü…siz yaşayın’ ,  ‘ya ölen sen olsaydın? ne şanslısın sen yaşıyorsun‘lu  bencillik itiraflarının sağanağında yapmak istediği tek şey    ‘ne diyorsunuz siz ? benim dünya başıma yıkılmışken,  demeyin başın sağ olsun deyin ki başını vur duvarlara…demeyin ağlama deyin ki  gencecik birini, ömrünü kaybettin sen de, ağla ağlayabildiğin kadar ‘ cümleleriyle bağırmakken beni neyin durdurduğunu hiç ama hiç bilmiyorum…hiççç bilemiyorum… bildiğim söylendiği  anda insanı  rahatsız eden  acıyı  hafifletmeyip  katmerleşmesine, söyleyenlere  öfkeye neden teselli sanılan  tesellilermiş o anlarda zihinde tuhaf  anlamsızlıklar…boşluklar yaratan… .Bakışlarıma  bir anda yerleşen  parıldamaya şaşırdıklarında senin daha birinci sınıfa başlamamıştın sabahları baban bıraktığında ya da  ben gelip seni aldığımda eve girer, ayakkabılarını çıkarır çıkarmaz annenin yedek giysilerini bazen de  aldığı organik meyveleri, hastaysan ilaçlarını koyduğu bana göstermek için bir şey; yap-boz, oyuncak, kitap, resim bazen de yiyecek  ve de tabletini  getirmemişsen  antredeki beyaz yayvan  sepete bıraktığın,  eğer gösterecek bir şey  getirmişsen önce onları göstereceğinden  anneannenin odasına taşıdığımız  küçük koyu mavi renkli sırt çantanın fermuarını açıp yatak örtüsünün  üzerine  döktükten; yatarak televizyon izleyeceğinden üzerini değiştirip  ev giysilerini giydirdikten; iki üç yastıkla sırtını destekleyip  yarı uzanır vaziyete getirip  yalnızca TRT çocuk kanalı çıktığından ( evde bir tek odamdaki televizyona tele dünya’nın  dedektörü bağlı olduğundan, son günlerinde eve geldiğinde önce  benim odama gidiyorduk)  bazen sevmediğin halde izlediğin anneannenin televizyonu açıp mutfağa sana kahvaltı hazırlamaya gittiğim  günlerde Pavlov’un köpeği alışkanlığında sana  sütlü kakao, bazen de anneannenin  ta köyden bu yana her sabah içtiği,  şahit olanın   ‘Allah , Allah  görende  Varto’nun dağından değil de İngiliz kraliyet ailesine mensupsunuz sanacak’ taşlamasına giriştiği ki girişmeyenini de görmediğim sütlü çay,  kendime de sade Türk kahvesi  yaptığım saat onu gösterdiğinde ‘haydi gellll‘ sesini hâlâ duyduğumu söylediğimde    “sanki, tıpkı hayattayken olduğu gibi, zihnimizi meşgul etmeyi sürdürür.Seyahate çıkmıştır adeta…” hissini yaşayan  Marcel gibi, benim gibi günün her anını paylaştıkları  birini kaybetmediklerinden delirdiğime işaret saymalarının da  kahrında; ve de  benden  yüzkırkbeş yıl önce doğmuş  bir yazarla  romanlarında  aynı duygularda, aynı düşüncelerde, aynı acılarda  buluşmanın, aynı fırtınaları, durulmaları yaşamanın  yaralayıcılığında, hakkında  insanların – ‘yazık… düzeleceğine, günler geçtikçe daha kötü oluyor, ’- ‘bu gidişle aklını oynatacak’-‘yas tutma  altı ayı geçti mi, profesyonel yardım alınmalıymış’ konuşmalarının nedenleri  sonraları zihnini çok  meşgul edince, bir insanın kaybı, ölümü ya da herhangi bir facia karşısında takınılan tavırda, yaşanılan matemde; verilen tepkide bulunan naiflik, duyarlılık, merhamet … empati,  olaydan etkilenme, üzülme derecesinin  ülkede  insana verilen değer, saygı  ve bilinç, gelenek ve göreneklerdeki  incelik,  eğitim ve kültür düzeyinin kalitesiyle  orantılı…ilişkili  olduğu kadar, kanıksatacak kadar çok ölümle haşır neşirliği  de payının bulunduğunu  düşündürecek onlarca olay, sözlü tarih, onlarca hikaye,  roman film şeridi gibi gözlerin önünden geçip  canlanınca;  haksızlık, adaletsizlik barındıran bir olay, hak kaybı getirecek bir yasal düzenleme karşısında kendiliğinden sokağa dökülme, protestolarda bulunma refleksi gelişmiş ülke vatandaşlarının, insanı  rahatlatacak  o naif…o duyarlı… o içinde asla ve asla ‘kader’ sözcüğünün geçmediği  filozofvari  teselli sözcüklerine, içten sarılmalarına, kaybedileni  seninle anma isteklerine, hislerine  sahipliklerini nasıl beklersin; senin deyiminle bir baştan bir başa memleketi sarmış  yetiştirildikleri  evlerin, okulların, yaşadıkları ülkenin, toplumun naiflikten yoksun  kabalığı, nobranlığı,  cahilliği  duygularına, davranışlarına sirayet  etmiş, kanaatkar  taşralığı bir türlü aşamayan daha doğrusu siyasilerin, düşünürlerin, yönetenlerin işlerine geldiğinden  kentli olması istenmeyen Türkiyelilerden; durakta bekler, pazar yerinde alışverişteyken her an  bombalı bir  saldırıda, katliamda; balkonda oturur, parkta oynar, sokakta yürür, asker uğurlarken  bir maganda kurşunuyla; trafikte yol verdin vermedin kavgasında; madende, fabrikada bir patlamada,  savaşta,  çatışmada,   iş kazasında;  selde , depremde , çığda, bir afette, bir başka ülkeye göçte, bulaşıcı bir hastalıkta;onlarca insanın, çocuğun, gencin, askerin,  gerillanın ölmesi, öldürülmesiyle insanların gözü önünde hayatların bozuk para gibi kolaylıkla harcandığı daha da  harcanacağı  ölümün de  ‘kaderiydi’yle olağanlaştırıldığı her şey olur, hiçbir şey değişmezin  Ortadoğu coğrafyasında yaşayanlardan. Zaten bir kış günü annenin sana anlattıkları, nezaketten, duyarlılıktan muaf Ortadoğu’da hayatı abluka altına alan  öyle kolayca…öyle her an karşılaşılan çoğu  önlenebilir ölümlerin “şehit oldu” ,  “kader”, “ne yapalım”la sıradanlaştırılmasının   yüzyıllara   dayandığına dair düşüncelerini iyice pekiştirmişti.

O kış yine  kar yağıyordu Ankara’da, odamda yatağımda uzanmış; her kanalda her gün rastlanacak  hayvanlara özellikle de aslanlara ait belgesellerin bolca  yayınladığı yıllardan biriydi; bilmem ne kanalında  seyrederken aslanları; yaşadığında   ‘aaa rengi değişmiş’le fark ettiğin leylak rengi kumaşla döşettiğim Tunalı Buğday sokakta bir antikacıdan aldığım antika  koltukta oturan anneme hani hiç ortamla, konuşulan konuyla ilgisiz,  bir şey hakkında birden bir merakla  nereden akla düştüyse soru sorulur ya (Freud’a göre de illaki bilinç altında gizlenmiş düşüncedir açığa çıkan)   işte onun gibi  televizyonun sesini kısıp anneme  dönüyor ve soruyorum –‘ Sare teyzemin kaç çocuğu öldü?’   –  ‘Ben iki tane biliyorum, hele bir Hasan vardı; çok güzel bir çocuktu dedesine benziyordu,  saçları sapsarıydı, gözleri mavi, biz Van’dayken her sene köye gidiyorduk ya  depremden önce valla yalan olmasın belki sonra da olabilir görmüştüm ondan bu kadar net hatırlıyorum yüzünü  ’-‘Depremde ölmediğine göre sonradır ölümü, kaç yaşındaydı’ -‘ kocamandı’ eliyle  boy gösteriyor –‘bu kadardı , tabii ya  yedi  sekiz yaşlarındaydı.Sene 1965, yol yok bizim oralarda her taraf dağ, taş orman. Deden  ben doğduktan dört yıl sonra bir şiir kitabı yayınlamış, dayının da sana fotokopilerini gönderdiği işte o  kitabında dağlarla ilgili yazdığı en az altı yedi şiiri var, o kadar çok severdi dağları. Çünkü sabah kalkınca pencereden ilk gördüğümüz yüksek dağlar, tepelerdi’ –‘ o şiir kitabını hatırladım “Bingöllerin Sesi” kalkıyorum kütüphaneden alıp geldiğim fotokopi halindeki kitabın  sayfaları çeviriyorum  –‘gerçekten de dağlara aşıkmış. Dinle,şiirin adı Dağlar “ Burcu, burcu kokar gider yaz faslı./Sizden mi geçmiştir Kerem’le Aslı,/ Ağlamıştır sizde aşıklar nesli,/ Öter bülbülleri kafeste besli,/ Yollarda yolcuyu ağlatan dağlar,/Garip bülbülleri dağlatan dağlar” aaa bak bu da Bingöl dağları şiiri “ Yüce Bingöl şirin yurdum./ Yaylasına çadır kurdum./Suyunu içene yok ölüm/ Cennet gibisin Bingölüm/ Aras çayı senden akar,/ Murat nehri senden çıkar, /Yüce başın göğe bakar,/Sevdim seni doya doya,….hangi dağdır senin eşin,/ “ susuyorum -‘devam etsene’ diyor annem, yatağın üzerine bırakıyorum fotokopi kitabı   –‘anne ! nerden nereye geldik, Sare teyzemi anlatıyordun,  kitap burada okursun sen, hem günlerdir orada duruyor, okumadın da şimdi ben getirince mi? evet dinliyorum’ –‘şimdi taksiyle yirmi dakikada gidilen Gımgım’a o şartlarda  ya yürüyerek ya atla ya da öküz arabasıyla gitmenin dışında başka çare  yok.Tek tük araba demezdik taksi vardı ortalarda.Kırk yılda bir köye gelen  hükümette, jandarma o da.Neyse  hani bir hastalık vardı  boğazla alakalı  kuşun bir şeyi  deniyordu’  gülüyorum –‘kuşpalazı, boğmaca ’ -‘hah işte o, boğmaca, o yıl köydeki çocukları tutuyor’ -‘salgın gibi’ –‘ İbrahim enişte  Hasan’ı sırtına vurup, kara bata çıka, yaya Varto’ya götürüyor’ –‘ vay canına!’-‘gördün sende, enişte çam yarması gibi uzun, babayiğit, hastaneye yetiştiriyor  ama kurtarılamıyor,  geç kalınmış’ –‘vah yavrum kim bilir kaç çocuk gitti öyle sahipsizlikten’-‘ sırf bizim evde bir  ay içinde beş çocuk öldü kızamıktan,  beş kardeş mezarlığı derdik, hepsini bir mezara yan yana gömdüler. Sene 1953’tü Mengî Cele, Ocak ayıydı  net hatırlıyorum  çünkü  bir yıl sonra 1954 yılında  babaannem öldü. ‘ –‘ hani şu..’-‘ evet o!  kız  ! öyle  zalimdi, yıllarca babamın öldürülmesinden ‘başını sen yedin’le annemi suçladı, ölüm döşeğinde ‘ Amine, sen güldün ama gübrede yetiştin ne yazık ki değerini bilmedik.’ dedi.  O sene Pironun karısı Hanesli’de    bizdeydi,  ben hep derim ya   lojının, adircanın,  ateşin önünde oturur parmaklarını böyle koparırdı,  bende onun önünde  oturur ‘Daye derdim senin bu parmakların niye kopuyor’ sesim de  korku  –‘ nasıl yani? nasıl kopuyordu’ -‘böyle’ diyor gösteriyor parmağın en uçtaki  kıvrım yerini  ‘böyle bu kemik buradan tak diye kopuyordu, oraları  sanki  ateşe düşmüş yanmış gibi simsiyahtı… simsiyahtı -‘morarmış, eğilmiş desene anne ! belli romatizmal bir hastalığı  varmış’ –‘doğru diyorsun, ama o bana demişti ki Seys Sılıman (Seyit Süleyman)  bana beddua etti.’ Söylenen isim kafamda pek çok anekdotu    çağrıştırdığından –‘isim tanıdık geldi bana’ diyorum –‘gelir deden çok seviyormuş bu Piri derken işaret parmağını dudağına götürüp öpüyor.’Her işini ona danışırmış,  her davaya girmeden önce ona sorarmış. Çok büyük inancı, büyük itikadı varmış ona. Neredeyse o ne derse onu yaparmış.  Ölünce çok üzülmüş. Şiir yazmış arkasından’ sohbete ara verip dedemin Seys Sılıman için yazdığı şiire o an bakmadım ama sonra  “Bahar bağlarında bülbüller öter./Dostumun hasreti içimde tüter/Mezarın üstünde sümbüller biter./Gitti bu illeri viran eyledi./Yaktı ciğerimi püryan eyledi/…Mezarında nice günler inledim./Sesini duyarım diye dinledim./Gece gündüz ona niyaz eyledim./Dostum bu illeri viran eyledi…”  mısralı “Ameranlı Süleyman Uluyol, Sayın dost’ başlıklı  şiiri  okudum  –‘İşte bu Seys Sılıman Hanesli’nin kocası  annem gibi Bingöl’ün bir köyündendi.O köydeki  Tekyadan (dergahtan) ayrılan  dedelerden  biriymiş o da, gelip  bizim Ameran’a yerleşmiş.Kardeşi ölünce  de karısının adı Şerife’imiş, Seys Sılıman onunla  evlenmiş, Hanesli’de  karşı çıkmış kocasının evlenmesine.O bana öyle anlattı ‘niye evleniyorsun’ demiş’ –‘elinden öpmek lazımmış Hanesli’nin, o berbat…o saçmalığın dibi…ensest geleneğe karşı çıkmak o devirde ne kadar cesurca bir davranış.Belki o evlilik olmasa annen de zorla evlendirilmeyecekti  amcanla, peki nasıl bir bedduaymış ettiği’ –‘demiş ki ‘ dilerim kendi ceddimden  parmaklarının hepsi kopar, tek tek düşerde insanlara muhtaç olursun, sakat kalırsın, o bana öyle dedi’.Nihayet  annemim sık sık tekrarladığı ‘o bana öyle dedi’, ‘hiç unutmam’  cümlelerini fark ediyorum  –‘Neyse , Hanesli’nin bizde kaldığı  o yıl,  altı çocuk ben    sekiz yaşındaydım, okula başladık. Okul dediğim bir eğitmen geldi köye adı Remzi,  çeşmenin yanında bir  ev verildi, biz çocuklar  okul diye o eve giderdik;  ben, Hanım,  Fikriye teyzen, Fazıla, Süleyman, Abbas…okul tam gün, sabah gidip akşama eve   dönüyoruz, civar köylerden de çocuklar geliyor. Amcamın kızı Fazıla çok  da güzel bir kızdı, annem de çok severdi onu. O  kadar sessizdi ki tabii   annesi döve döve… öyle sessiz   eğitmen onu alır getirir böyle  koltuğunun yanında oturturdu’ –‘niye, çok mu severdi eğitmen onu’-‘  deme ki hepimiz çok  yaramazdık  bir çeşit ödüldü eğitmenin yanında oturmak, akşam dönüyoruz, diz boyu kar, çeşmenin orda baktım ki…’ –‘ Anne!  benim gördüğüm üzerinde dedemin adının yazılı olduğu  çeşmenin suyu ne kadar güzeldi değil mi? buz gibi’ -‘ Cepanik yaylasındaki  dağlardan gelir o  su da, ondan’ –‘ senin bu bahsettiğin eski çeşme nerdeydi ?’ sohbet bittikten    dedemin şiir kitabına  göz gezdirdiğimde   annemin bahsettiği Çeşme’ye ait bir şiirde görecektim “Asırlarca akıp akıp ta çoşmuş,/ Derinden derine çağlayan çeşme.Su yüreklere su vermiş koşmuş,/ Derinden derine çağlayan çeşme/….Bir fasıl koşmuştur şairle sâze, / Bir dem varmış hakka nazu-niyâza./ Ermiş hak sırrına ezelki râze./ Kaç bin kervan geçti yoldan saydın mı?/ Kocamışsın, bilmem gözler aydın mı?Kaynak mısın yoksa dağdan kaydın mı?’ annem sorumu cevaplıyordu -‘eve 200 metre uzaklıktaki yeni çeşmenin az ötesindeydi eski çeşme,  beton borularla şimdiki yerine çekildi.Neyse eski çeşmenin orda  baktım ki  Fazıla çok ağladı dedim ki  ‘niye ağlıyorsun?’ dedi ‘ başım çok ağrıyor’. Eve geldik, kapıdan içeri girer girmez  ‘Daye!’ dedi ağlamaya başladı, yengem Zehra kalktı, bir tane attı… bir tokat attı dedi ki  ‘seni ….’mı dövdü’ . Şimdi düşünüyorum da o  kadar  nefret edermiş ki annemden, bizden de. Hep suçlayacak bir şey bulmak umuduyla dolaşırmış.  Fazıla  ‘Daye…Daye o beni dövmedi. Benim  başım çok ağrıyor ‘dedi. Yengem aldı onu  odasına götürdü. O zaman  üç erkek kardeş, üç aile bir evde  birlikte kalıyordu.  Herkese avluya açılan bir oda düşüyordu. Sabahleyin  kalktık,  biz çocuklar hepimiz  hastayız. Kızamık tutmuşuz’ –‘kızamık olduğunuzu nasıl anladınız?’   -‘başımız ağrıyor,  vücudumuz dışarı atmıştı kırmızı lekeleri.   İlk gün Fazıla , ikinci gün Leyla, ben, diğerleri  sonra Fazıla’nın kardeşi Süleyman, memedeki altı aylık Hüsnü Cemal,  Abbas. Şimdi diyorum ki hep cahillikten öldü bütün o çol çocuk. Bizim orası dört bir yanı dağla, ormanla çevirili , dağlardan esiyor buz gibi rüzgar, tipi kış ki ne kış.Babamın da kış diye bir şiiri vardı “Şu orman ağaçları/ Soyulmuş kuşa benzer./Dumanlı yamaçları/ Korkulu düşe benzer/her tarafı bem beyaz/ Bütün ovalar dağlar/ Gök ayazdır, yer ayaz / Altı aydır halk ağlar” soğuk buz kesiyor  “ Bağırdıkça karlı kışın/ Senden bezdim doya doya” denecek kış, bunlar sobaya mazgal, kalın meşeler koyuyorlar,  sobalar kızıyor  kızgın, kırmızı alevler gözüküyor sobanın tenekelerinden, saclarından, demirlerinden… ateşimiz var yanıyoruz, odaların içi  hamam, su vermiyorlar.Soğuk su üşütür diye sıcak çay veriyorlar ateşimiz daha da çıkıyor.Benim annemin odasının bir masası var, böyle (kollarını iki yana açıyor, elinde metre varmışçasına gösteriyor) tutuyorlar bir metre, adamın birisi yapmış anneme tahtadan. Ali Usta diye biri yapmış. Bizim köyde bir tane de kirve var, Hüseyin kirve.Baktım kapı açıldı,  odaya girdi Kirve,  elinde   Amerikan bezi böyle tuttu ölçtü ‘ –‘anladığım sizin orda metre  vazifesi anneannemin masasına yüklenmiş’  gülüyor –‘  meğer Fazıla ölmüş, ben bilmiyorum.Babası  amcam Ali  de  o zaman  bu pisliklerle uğraşıyormuş  Varto’ya gitmiş, 1953 de araziyi almış diyorlar ya işte o zamana denk geliyor.Sordum dedim ki Kirve ne ölçüyorsun dedi bir şey yok.  Fazıla  da  ölmeden  önce Hanesli’ye  ‘Daye ,bana ninni söyle’ demiş.Hanesli’nin  öyle güzel  sesi vardı… öyle yumuşak…öyle içli..yavaş yavaş söylerdi, hep de dert yüklüydü klamları.Fazıla’yı iki duvara çakılmış çivilere asılı halatlardan yapılmış beşiğe koymuşlar, bizim orda o beşiklere bir de  kalın  ip bağlarlardı;  böyle oturuyorsun o iple çekiyorsun beşiği kendine sonra bırakıyorsun öyle sallayarak ninni söylemiş Fazıla’ya,  belki de  beşikte sallanırken öldü bilmiyorum. Şimdi benim annemin odası evin  arka, Hanım’ların da ön tarafta bakardı , Hanım  görmüş’ –‘neyi görmüş, Fazıla’nın öldüğünü mü?’ –‘yok yıkarlarken görüyor. cenazesini kapıya koyup yıkıyorlar ya, onu görmüş  dedi ki dört bir yan kar;  “ Altı aydır şu kargalar/ Dağdan kopan kasırgalar/ Önünde yere serilir/ Karlara gömülür kalır/Altı aydır bu illerde/ Karlı dumanlı bellerde/ Nasıl yaşarlar şaşarım / Ben olsam dağlar aşarım/ Uçar giderim sahile / Karda çekilmez bu çile “  yazdığı gibi kar,  altı ay çekerdik çileyi. Dedi ki Hanım; karların üzerine uzun tahta bir masa koydular, yanında kara bir kazan içindeki sudan buharlar çıkıyordu, siz bilmezsiniz bizde kilerlerde koca kepçeler vardı sütü, haşlanan  buğdayı karıştırmak için. Baktım Fazıla’yı kucakta getirip o tahtanın  üzerine serdiler,  gözleri kapalı, elbiselerini çıkardı yenge ‘ daye , daye ‘ ağlıyor bir yandan da…ölmüş dedim Fazıla, korktum bende öleceğim diye, Hanım öyle dedi ama ben hiç bilmiyorum neyse akşam oldu ikinci günü ’ –‘bir dakika, bir dakika dur ! hiç  merak etmedin, sormadın mı nerede bu Fazıla diye’ aklım almıyor çünkü  her sabah birlikte yediğin, içtiğin, okula gittiğin arkadaşın  aniden ortada  yok, sormuyorsun kimseye, kimseler de bir şey demiyor, bir açıklama yapmıyor.Ölümü gizliyorlar ne faydası varsa  sanki ölen bir tavuk…bir inekmiş gibi  davranıyor , eminim o yıllarda köylüler  süt verdiğinden ölen bir inek, manda, koyun, keçi  için daha çok üzülmüş…daha çok ah, vah etmişlerdir’  –‘ aynen öyle,  soruyorum tabii;anneme sordum bir şey  yok diyor, herkes bir şey yok diyor,  iki üç gün sonra  ben ve Hanım yavaş yavaş ayağa kalktık ama nasıl halsiziz, Fazıla’nın kardeşi Süleyman’da beni ‘baba odasına götürün’ demiş,  annemin odasına demeyeyim artık bizim eve  ’baba odası ‘ diyorlardı. Getirdiler arkada böyle bir sedir var Süleyman’ı sedirin arkasında yatırdı yenge Zehra, ama kadın çok kötü, Fazıla’yı kaybetmiş ağlıyor. Benim kız kardeşim de beşik diyoruz ama  bu kadar, karyola kadar büyük’ ne önemi varsa soruyorum- ‘ tahtamıydı o beşik’- ‘ tahtaydı evet, çok büyüktü çünkü Leyla 48 doğumluydu 53’de öldü, kaç yaşında altı yaşında mı ’ –‘beş’ –‘beş yaşındaydı değil mi  ? kocaman kızdı , çok güzeldi bemrad, öyle uzun kirpikleri vardı ki buraya kadar elmacık kemiklerinin olduğu yeri gösteriyor , inana buraya kadar uzundu kirpikleri, sarışındı… o zaman Leyla’da orda karyolada yatıyor iki de bir anneme “ben çok hastayım daye, sen beni ne yapıyorsun” diyordu, “annem de “ben seni ne yapayım yavrum, yavrum” diyordu.  Leyla orada, o da burada, ikisi aynı anda, aynı odada  öldü. İkisi de  aynı dakikada öldü’ –‘Süleyman kaç yaşındaydı?’-‘ Süleyman da 46’lıydı benden bir yaş küçük’ –‘ yedi yaşındaymış.’ –‘böyle parmağını (işaret parmağını ağzına götürüyor) ağzına koyardı  emerdi, demek ki onda tik varmış, yazık biz de ona Sılı Musi dın’ der, kızdırırdık, Sılı Musi diye  yaşlı bir adam vardı.  Hiç unutmam gece öldü ikisi de,  bizim yanımızda, benim yanımda öldü ikisi de’ -‘öldüklerini nasıl fark ettin sen  ?’ –‘ Hiç unutmam Süleyman  annesine  ‘Daye,   bak dedi pencerede bir tane adam var bana elma uzattı’, Leyla  bir şey demedi, Leyla  o  kadar dedi  ‘ben ölüyorum Daye‘ onu öyle duydum’ derken aktı akacak gözyaşlarına engel olmaya çalışıyor. Bugün o anları düşündüğümde neden kalkıp anneme sarılıp da onunla ağlamadığıma  anlam veremiyorum yüzünü hiç görmediğim teyzemin ölümünü anlatırken bana gözleri televizyon ekranında , yandan bakmıştım annemin artık yaşlanmış , çizgilerle dolu yüzüne.Niyeyse insan annesini, babasını hep anne , baba olarak görüyor, tanıyor, öyle doğdu sanıyor. Onların evlenmeden önce başka bambaşka bir  hayatları olduğunu aklına bile getirmiyor. Aradan yıllar yıllar geçiyor anne baba yaşlanınca, çocuk da orta yaşlara gelince; illaki agresif davranılıp eleştirilere boğulan   anne, babayı anlamanın niye böyle şüpheci, sevgisiz, açgözlü ya da duygusal, verici,  fedakar   olduklarını çözüp ona göre davranmanın artık hiçbir yararının olmayacağı  vakitte, yani yine iş işten geçtikten sonra  bir merak düşüyor insanın içine, soruyor da soruyor, bilmek istiyor geçmişi, yaşananları.Kalkıp gözyaşlarını içine akıtan anneme sarılıp yıllar, yıllar sonra birlikte Leyla’ya ağlamadım ama  küçücük bir çocuğun “ben ölüyorum anne” demesindeki o masumiyet içimi parçaladığından gözyaşlarım akıyor ben istemesem de.Annemin gözleri  o sırada ekranda ceylana saldıran aslan’nın görüntüsünde takılı titreyen sesiyle ‘ bırak öyle kalsın bu dertler burada’ derken elini kalbine götürdüğünde  ben de kolumla gözyaşlarımı siliyorum –‘Leyla öldü, annem o güzel sarı saçlarını ördü, bir tutam kesti bir beze sardı Sare teyzene uzattı ‘bunu sakla Sare, ben ölünce gözlerimin üstüne koy’ ses çıkarmaya korkuyorum ağladığımı anlayacak diye oysa sormak istiyorum öldüğünde koydu mu gözlerinin üstüne Leyla’nın saçlarını Sare teyzem.Sormak istediğimi  tahmin etmiş olacak ki  ‘öyle de oldu, kaç yıl sakladı elli , elli beş yıl…annem öldüğünde çıkarmış, hiçbir şey olmamış saçlara, gözlerinin üzerine koymuş.’ –‘  içinizde Leyla’ya kim benziyor’ –‘Kimse başka bir güzeldi o.Hiçbirimizde ona benzemedik çocuklarımız arasından da benzeyen yok. Ben orada, odada öyle  bakıyorum yani bende şaşırdım birden öldü iki çocuk.Feryat figan kucağına aldı annem Leyla’yı, yengem Süleyman’ı, odanın ortasına bir döşek attılar ikisini yan yana uzattılar, küçüklerdi.Hiç unutmam, şey geldi bu Vaide’nin annesi Elif hala geldi.O iki çocuk o gece… o Elif hala   yanımızda sabaha kadar oturduk. Tabii bende ağlıyorum bende; aynı  ev çocuklarıydık,  beraber oynuyorduk. Bir de karınlarının  üzerine büyük tepsiler koydular hiç unutmam’ –‘şişmesin diye’  diyorum tekrarlıyor annem –‘şişmesin diye evet, sabahleyin  onları da götürdüler etti üç ölü’ – ‘anne! tepsinin içine de bir şey  ağır bir taş  falan koydular mı?’ –‘yok,hayır… hayır,  tepsi bakır ya ağırdı zaten. Sabahleyin onları  götürünce yıkamaya  o zaman ben de dışarıya çıktım. Bildim artık dediler Fazıl’a da ölmüş.  Leyla’ yı  Kurmanj yıkadı annemle. Leyla’nın boynu böyleydi (yana eğiyor) şöyle olmuş, Kurmanj’ın kocası geldi cenazeye baktı ‘neden Leyla’nın boynu öyle büküktür düzeltmedin’ dedi. Ondan sonra ikisini götürdüler o yukarıda beş kardeş var ya onların yanına koydular. Onları gömdüler bu sefer de hasta  Abbas ağırlaştı. Zehra  yengem de doğum yapmıştı altı ay önce Hüsnü Cemal diye bir kızı var memedeydi…meme emmiyordu  o da öldü, ama Abbas ondan önce öldü’ –‘bu yenge Zehra kaç çocuğunu verdi kızamığa’-‘üç tane, bir ayda üç tane; Fazıla, Hüsnü Cemal,  Süleyman’a kendi babasının adını koymuştu. Hiç unutmam bu Almanya’da ki ite benziyordu. Güzel çocuktu, benden bir yaş ufaktı,  yedi yaşındaydı. Bunlar dedeyi bizim piri çağırdılar’ –‘niye?’ –‘dediler gel Abbas’ı Şehid-i Merge götürelim. Abbas’la Hanım kardeş, aynı oda da hasta yatıyorlar. Hanım bir gün dedi ki  ben babaannemi  sevmiyorum, Abbas’la hasta yatıyoruz babaanne girdi odaya  elinde bıjıki dorak yani peynirli gözleme Abbas’a verdi, benim de canım çekti istedim vermedi. Kızlar insan değildi onun gözünde, oğlan torunlarını  severdi onun için sevmezdim ben babaannemi. Neyse Abbas’ı kızağa koydular tamam mı?  biz hep… Abbas’a  bir şey olmasın  diye … üç tane çocuk ölmüş, biz de çocuğuz, tabii üzülüyoruz ondan sonra kızakla götürdüler Seyidin  üzerine, niyaz da pişirdiler, yanlarında götürdüler… karı yara yara,geri dönüp getirdiler Abbas’ı, Piro’nun sırtına verdiler.Piro sırtına aldı , etrafında öküz çevirdiler  ahırda , dediler ki ‘ ne kadar senin hastalığın varsa,  kadan belan hepsi bu öküzün üzerine gelsin.’ –‘Öküzü kurban mı ettiler ?’- ‘ Bilmiyorum, Abbas’ı içeriye aldılar, uzattılar ve  Abbas öldü. Hiç unutmam; benim annem de Bingöl’den yeni  gelmişti, babasıgil şey vermiş ,böyle güzel renk renk  yemeni, elbiselik kumaş falan annem  o yemenilerle Fazıla’nın başını süslemiş’ – ‘şimdi ben sana yoksa biz Hıristiyan mıydık?desem kızarsın, iyi de anne öleni böyle süslemek Hıristiyanlarda var’ –‘ her kılığa, her dine koydun bizi,  bu da üstüne olsun.Annem  Fazıla’nın  başını yemeniyle sarmıştı ya    amcam Varto’dan  geldiğinde gömülmüştü Fazıla, düşün bir geliyor çocuklar hep ölmüş.Yan yana gömdüklerinden  mezar açılınca tekrar Fazıla’yı çıkarmış, agzını, yüzünü açmış’ –‘çocuklarının öldüğünden onbeş gün sonra mı haberi oldu’ –‘ yok Fazıla o yokken ölmüştü, diğerleri öldüğünde evdeydi.O zaman Fazıla’nın yüzünü açmış babası, görmemiş ya.Annem diyordu ki sanki yeni uykudaydı.Sanki  ağzını burnunu kapattığımız o  yemeniye…o leçeğe buhar vermişti.’ –‘yani nefes mi almış, kim bilir ki?’ –‘Annem hep anlatırdı ama çok güzel kızdı   hakikaten güzeldi, sessiz sedasız bir kızdı. İşte hepsini gömdüler orada…biz de ayaklandık  ben, hanım,  Hatun ablam, Lütfi’ye hepimiz hastalanmıştık.Zehra yenge,  o kadar hasetti, o hep benim derdime düşmüştü ‘ -‘düşse ne olur  evladını kaybettikten sonra  iyi kadın delirmedi’ –‘yenge çok fena oldu, hep benle Lütfiye’yle uğraştı, ilgilendi. Nasıl sen yeğenlerini seviyordun öyle. Allah var kadının bizim üzerimizde emeği çoktu, oğlu Lütfiye’nin, kızı benim yaşımdaydı.O bizi var ya… her hafta,  çocukları öldükten sonra her hafta; o kadın bizi yıkadı… saçımızı yıkıyor, iki örük yapıyordu.Nasıl sen düşkündün Can’a,  kadın da bize düşkündü.Bir yıl bizimle uğraştı, en sonunda partiyi  şaşırdı’ -‘ kolay değil üç çocuğu bir anda kaybetmek’ –‘ne zaman amcam annemi aldı,  kadın zehir oldu anneme yapıştı ama emeği bizde çok’ –‘ kadın korkmuştur benim kocamı da elimden alır  diye’ –‘kızım annemin kaynıyla zorla evlendirildiğini en iyi o biliyordu.Sonra hamile kaldı ama bu defa da sıtma geldi köye.Kinin içti. Sağlık memuru gelip köylerde geziyordu,  bulaşıcıdır  diyor kinin dağıtıyordu herkese içsin diye.İşte o zaman 1954 yılıydı, yok yok  yani 53’ün kışında  onlar öldü,  o çocuklar,  53’ün ilkbaharıydı. Tamam,  bu kinin içti, hamileydi ya  meğer   ikizmiş  çocuklar, ikisi de erkek, kinin yüzünden düşük yaptı. Böyle resmen…o düşmüş  çocukları bende gördüm, böyle her şeyleri belliydi, ondan sonra da bu  Figen  oldu ’ –‘şimdi anladım Figen teyze biraz farklıydı demek   kinin iz bırakmış.Zekasında gerilik vardı sanki, eee onca kinine dahi olacak değildi ya’ –‘zavallı  Figen !  iki ismi vardı, amcam kızı dünyaya gelince,  kız kardeşim Leyla’nın adını da koydu; Figen Leyla’-‘ Allah… Allah amcan ne biliyordu ki Leyla’yı, ne kadar tanıyordu, ne kadar ilgiliydi ki  kızına adını veriyor, laf olsun işte’ –‘amcam  pislik yapmasaydı…o zamanlar tabii yaptıklarını bilmiyorduk, çocuktuk, babamız yoktu.Ben onun kucağında büyüdüm…ben var ya öyle sanıyordum babamdır, anladın?’-‘doğrusu bizde dedemiz sandık yılarca.Babacan görüntüsü vardı, ne kadar çok benzerdi Hulusi Kentmen’e, bıyıkları yüzü.’-‘gerçekten de benziyordu, akşam olunca  misafir odasında toplanırlardı,  böyle sedirler vardı,  sobanın arkasında her zaman amcam otururdu, ben de her zaman onun kucağında uyurdum.Mesela çağırırmış annemi ‘gel dermiş götür kızı’,   öbür amcam da  Lütfiye’yi çok seviyordu.Lütfiye amca olarak ona düşkündü, bende buna. Amcam öldüğünde düşün ben çoluk çocuk sahibiyim daha haberim yok babamın arsasını üzerine geçirdiğinden, hoş o arsa da Ermeniler yollanınca Varto’dan Hazineye intikal edilmiş ordan da  ihaleye çıkarılmış. Sende gördün tapuyu, ne yazıyordu’ görmüştüm… kahrolmuştum, evinden yerinden yurdundan sürülüyorsun hiç yere…hiç yere;  bin bir emekle aldığın içine  ağaçlar diktiğin, duvarını ördüğün evine başkaları kendilerinmişçesine el koyuyor; bu el koyuşu  “11295 metre …. Tarla ermen milletinden simo korki veladanı hovikden hazineye intikalı hasebile tapu 24,5, 1959 tarihi ve  sıra no, da hazine maliye namına kayıtlı iken bu kere mezkur tarla hududu asliyesi ışbu hudutaamahdut 11295 metre murabbain mahalli bilifraz Varto ilçesi kasıman köyünden Ali oğulları M….. F’ye sekizyüz lira bedelleri satıldığından ve parası tamamen teslim vezne edildiğinden namına tescilli malmüdürlüğü ifadesiyle Varto kaymakam 6,4,1949 günü ve 59458 sayılı müzekkerısı ve tarafından……” ibareleriyle yasallaştırıp devletin resmi evrakı tapuya yazmaktan da  çekinmemişler.İşte bu yüzden onlarca mazlumun ahı alındığından, lanetlendi bu topraklar…bu yüzden huzur yok… sadece mal mülk mü?  Karısına kızına da göz koyuyorlar, yollarda saldırıp altınlarını, paralarını çalıyorlar. Sonra neymiş Hitler Yahudilere neler etmişmiş, soykırım uygulamışmış…bizim atalar pürü pak ya. Savaştaki başarısızlıklarının sorumluluğunu  Ermeni milletinin üstüne yıkıp göçe zorlayan, uçsuz bucaksız yollarda kırıma uğratan   Padişah Mehmet Reşat, Enver, Talat, Cemal paşalar değil miydi   Hitler’in, Mussolini’nin   feyz, örnek aldıkları.Bir an başka bir konuya dalış…geçiş yapan zihnim annemi  ‘ çok ağlamış çok üzülmüştüm’ de yakalıyor ‘ amcam öldüğünde ,  annem  de  İstanbul’dan gelmişti, bizdeydi  ben çok ağlayınca  ‘erooo çok mu  seviyordun?’ bende  ‘evet anne  ben amcamı çok seviyordum’ dedim, baktım o da başladı ağlamaya.Bu son zamanlarda  bu pislikler…demek ki ben şimdi düşünüyorum  53’de o kış zamanı, babamın Hazineden aldığı arsayı üzerine tapu etmeye, geçirmeye  gitti, öyle olmasa karda, kışta  Varto’da ne işi vardı?Sonra amcamla karısı yaptıkları iyiliklerin içine sıçtılar kaşığı koyup önümüze bıraktılar.Oyyy  Zehra da az yapamadı hepimize; lanet olsun ben hep derdim ki ‘ bokuyla oynasın, hakikaten bokuyla oynadı .Kız kız kız…(bu yapılır mı şaşkınlığındaki  ifade yerleşiyor  yüzüne)  Zehra’nın annesi yle benim annem  amca çocuklarıydı, annem onun teyzesi gelirdi, ayrıca babaannemin  abisinin kızıydı.Kız ben onlar kadar birbirine düşman iki insan görmedim aynı   Rukoş halamla  ablam gibi.Babaannem senin gibi vericiydi, her şeyi verirdi köylülere bal, ekmek, un.. Zehra’da o verince çok kızardı. Yani ne bileyim  aman! her şey geldi geçti ama çok güzeldi babaannem Allah için ’- anne! Hasan’ı  anlatıyordun, ne oldu sonra’ –‘İşte Hasan ölüyor hastanede, enişte ölü çocuğunu yine  sırtında  vuruyor   karı yara yara  getiriyor köye’-‘ yuh ya hükümet verseymiş ya bir taksi’-‘Hükümetin derdi bitti de ölü Hasan’ı taksiyle yollayalım diyecek  öyle mi kızım? Kızım…kızım  kim kime o zaman, her gün onlarca çocuk ölüyor .Neyse  Kurmanj’ı  eniştenin annesini sen hatırlıyor musun?‘- ‘tabii hatırlıyorum, kapılarının  önünde otururdu, etekliğinin içine koyduğu ekmekle yoğurdu, mastı yerdi.Ama çok yaşlıydı, yüzündeki, elindeki  çizgiler kalemle çizilmiş gibi nasıl da kalındı,  bir de alınmadığından gözlerini kapatan kalın siyah kaşları vardı.Adı  niye Kurmanj’dı ?’ –‘ köye gelen ilk Kürt gelindi,  adı Güllü’ydü  Kurmanj kaldı. Eniştenin babası köye getirdiğinde hiç Zazaca bilmiyormuş ama kolay öğrenmiş’-‘ öğrenir tabii Kürtçenin bir lehçesi Zazaca’-‘ alakası yok biz Türk’üz. Zazalar Türk’tür’ bilmeyerek  annemin bam teline basmıştım yine, Hasan sonrası olanları öğrenmemi engelleyecek annemin   odayı terk etmesiyle sonuçlanacak  çıkmaz tartışmaya girmeden kıyısından atlamayı tercih edip   -‘tamam anne! sen Türk ol, ben Kürt sonrasını anlat’-‘Kurmanj çok sevdiği torunu Hasan’nın öldüğünü görünce…’-‘hep dram…hep trajedi… ölü oğlunun  kaskatı kesilmiş bedenini taşımak saatlerce…karda, kışta.İyi karşısına ayı, kurt falan çıkmamış ’-‘ çıkardı da az öyle olay olmadı değil, İbi Rıskın oğlunun burnunu kopardı ayı, ormanda odun keserken’  sanki hep rastlanılacak  bir olay yaşanmışçasına ayının  insanın burnunu koparmasını es geçip, ara vermeden anlatmaya devam ediyor  –‘ Kurmanj çok ağlamış, teyzen Sare önüne çökmüş, demiş ki ‘ niye ağlıyorsun Daye,  bu kadar ağlama, bak geride dokuz torunun var, yetmiyor mu sana?’  daha  aynı evde bir ayda ölen beş çocuğun, burnu ayı tarafından koparılmış kan revan bir yüzün dehşetini hazmedememişken ‘ yetmiyor mu sana dokuz çocuk’ cümlesiyle sırtımdan  vuruluyorum –‘ bunları benim teyzem Xale(m) söylemiş olamaz…yapma anne!’  ilkokul  da  ikinci ya da üçüncü sınıftaydım, tatilde  ‘babanın odasında’ sedirde yatıyorum, çok hastayım yanımda annem  titriyorum,   baş ağrısından gözlerimi açamıyorum  sonra üstü süt kokan biri yaklaşıyor elini alnıma koyuyor ‘ kalk! diyor anneme; waye (m), wardı pay; çocuk yanıyor , kalk!  dere Mengen’in  kenarında kucağından indiriyor otların üzerine  bırakıyor beni. Kalkamıyorum ,  elbiselerimi çıkarmaya çalışıyor ben debeleniyorum ‘ anne kurtar,  yapmasın’  sonra elbiselerimi çıkarmaktan vazgeçiyor  kucakladığı gibi çırpınan beni,  suyun içine daldırıyor, donuyorum ‘kêna (m)…çenik  eza vana, vındı;  kızım kıpırdama dur! vındı!’ söylediklerini anlamıyorum ama  çocuklara karşı kullandıklarından en çok duyduğum kelime ‘vındı’nın dur demek olduğunu biliyorum,  suya her batırılıp,  çıkarılışımda   bacaklarımı birbirine vuruyorum.Gözlerimi açmaya kalkıştığımda güneşle parıldayan sular süzülüyor saçlarımdan, elbiselerimden  dereye ama teyzem   gözlerimi açmama  fırsat tanımadan tekrar daldırıyor beni dereye ‘ dur!   şimdi geçecek, iyileşeceksin’ annem dayanamıyor dudaklarımın morardığını  görünce ‘O Ali’yi  seversen bırak kızı artık, nefesi kesildi, boğulacak’la  beni alıyor teyzemin ellerinden, kucaklıyor  yere kadar uzunluktaki  ıslanmasına aldırmadığı elbisesinin eteğiyle  sarıyor beni.Annemin kucağında   kendimi rahatlamış hissediyorum, bir mucize olmuş ağrıdan açamadığım gözlerim ıslak saçlarımdan damlayan dere sularının ışıltısıyla parıldamaya başlamış, baş ağrım geçmişti.Alnıma koyduğu elde anne şefkatini hissettiğim, hayatımı beni serin sulara daldırmakla kurtaran  Sare teyzemin  vicdanını, anneliğini, merhametini sorgulatan Hasan’nın ölümündeki tavrı karşısında  doğruluyorum yataktan, annemin yüzüne  bakıyorum  -‘ bir anne, nasıl der bunu, nasıl bir canavarlıktır bu’ annemin burnu ayı tarafından koparılmış bir yüzü görseydim şaşkınlığıma şaşıracak bakışlarına baka kalıyorum  tabii ya diye düşünüyorum bu  Sare teyzemle ilgili duyduğum ilk vaka değil ki, annem de  benim teyzemle ilgili olayları bildiğimden tepkime şaşırıyor olmasın.Yıllar yıllar sonra  ikibinli yıllarda köye gittiğimde, odanın duvarını yaslı uzun tahta sedirin üzerinde yan yana otururken teyzemin yüzüne kuzenimin  söylediklerini hatırlıyorum ‘bu annem var ya’ demişti  kızgınlıkla ‘ öyle bir vicdansızmış ki’ hiç tepki vermeyen teyzeme bakıyorum  –‘ niye ne yapmış ki’ –‘iki buçuk yaşında kız kardeşim varmış benim adı Saime.Çok hastaymış çokk… öyle inliyormuş ki  artık neresi ağrıyorsa, öyle de ateşi varmış, babam gece kucağına almış  odanın içinde gezdirmiş, boşuna çocuk ağlıyor, yanıyor. Bu da   uyuyormuş, babam kucağında Saime eğilmiş  ‘Sare uyan, kalk ! haydi uyan!  kız çok hasta..ölüyor’ annem uyku sersemi gözlerini aralamış  ‘çok uykum var’ demiş  uyumaya devam etmiş.O uyurken de  Saime ölmüş’ kuzenimin hızlı ve de  Zazaca karışık  Türkçe konuşmasından bir  tek isminin geçtiği kısımları  anladığından bana ‘bu ne anlatıyor’ bakışıyla bakan teyzeme dönüyorum artık kulakları da az işittiğinden  bağırarak tane, tane anlatmaya çabalıyorum az biraz Türkçe bilen teyzeme  kızının söylediklerini  ve soruyorum ‘teyze, maymı, dayé  kızın ölürken sen nasıl yatabildin?’   söyleyeceklerini  anlamam için  Türkçe konuşması gerektiğinden ama Türkçe kelimelere  tam vakıf olamadığından yardımımla tamamladığı  ‘ çene ma, o zaman en az 300 koyun, keçi,   20 inek; mal vardı evde Sabah gün ışırken kalkardım, ata atlar  malları sağmaya giderdim sonra dönerdim dokuz çocuk , yemek ver, iş yap, tarlada çalışanlara azık hazırla. Öğlen ata atlar tekrar yaylaya giderdim.’ –‘ evet ben seni hep at üzerinde hatırlıyorum, bir keresinde beni de önüne almıştın, korkmuştum ben indirmiştin hemen.Rüzgar gibi giderdin atla, bir bakardım  pencereden yaylaya giden yol üzerinde ki tepeyi gösteriyorum  bir bakardım tepeyi çoktan aşmışsın yoksun öyle hızlıydın’ –‘severdim ata binmeyi babamda severdi .Yayla dönüşü süt kaynat, ayran çal, yoğurt ,çökelek peynir, yağ yap, ekmek için hamur yoğur.Akşam tekrar malları sağmak için düş yollara gel lojını yak  ekmek yap….kızım kızım hal mı kalır insan da?  köpek bile benim kadar koşturmazdı…yorulmuştum uykum vardı gözlerimi açıp kalkacak halim yoktu ama bunu şimdi kimse anlamaz’ konuşması hayal kırıklığına  uğratsa da  niyeyse şimdi annemden duyduklarım kadar  canım yanmamıştı.O gün kalbimi sızlatan  çocuğu ölürken yorgunluktan, uykusuzluktun ayağa kalkamayacak duruma düşecek kadar iş yapmak, yorulmaktı. Bu anlatılanları, yaşananları  bir filmde seyretmiş ya da biri anlatmış  olsaydı  belki ‘yok canım, bu kadar da olmaz’ la senaryonun, kurgunun, anlatılanın  gerçekliğini  sorgulardım çünkü ancak bir filmin hayal öteliğinde olabilecek kadar gerçek dışı gelecekti bana  yaşananlar, anlatılanlar. Şimdi  annemin anlatımındaki   vahşi batıyı anımsatan kareler sonrasında öyle bir yerde yetişen, annesinin  kardeşi ölürken  uykusuna devamına  şahit kuzenime; Dikmen’ deki  beş katlı asansörsüz apartmanın dördüncü katındaki evinden elinde bavuluyla  çıktığında,  ardından koşan kapı önünde babası tarafından zapt edilmeye çalışılan  altı yaşındaki oğlunun  ‘anne ! beni bırakma , beni de götür’ feryadına,  figanına   arkasını dönmeden, koşup sarılmadan  merdivenlerden inmeyi sürdürmesine ‘  zalımın kızı…nasıl ya nasıl ciğerin  parçalanmadı o figana, nasıl geri dönüp de  almadın çocuğunu’  sitemi büyük haksızlıkmış.Sonraları  ‘ nasıl dönseydim? Evim mi ? işim mi vardı. İlkokul mezunu bile değildim. Gel yanımıza,  iş bulalım, ev tutalım, oğlunla seni yerleştirelim diye kim el uzattı bana? Bende babamın, annemin, abimin yanına sığınacaktım. Ankara’dan köye dönüyordum ve abim dedi ki ‘eğer arkanı dönersen, çocuğu  almak zorunda kalırsın ama ben de seni bırakır giderim, haberin olsun.Ancak sana bakabilecek durumdayız, hem oğlanın babasının işi gücü var, devlet memuru, kendi çocuğu baksın ’ Düşün her gün küfür, hakaret, dayak ya bildiğin dayak  canıma tak etmişti.Nasıl yaşasaydım o adamla, istemediler oğlumu,  ne yapacaktım? İnsan çocuğunu bırakmaz hizmetçilik yapar, tek göz bir oda tutar akıllarını verenler acaba hiç hizmetçilik yaptılar mı?Acaba çaresizlik ne bildiler mi?’ Niye bugün bunları yazar, dinlerken canım daha  çok yanıyor biliyor musun ?çünkü bu olaylar olur, yaşanırken daha seni, Haldun’u kaybetmemiştim yavrum! çocuklar sevdiğinden senin de seveceğini düşünüp okuduğum, tepkilerinden  hoşlanmadığını anladığım ama  seni kaybettikten sonra bile nedenini hâlâ  çözemediğim, annesi için üzülüp gözyaşı döken   “ah ne kadar nazik, ne kadar zarif, ne kadar kırılgan yaratıklar..” diye iç geçirilen badem gözlerini süzen, uzun kirpiklerini kırpıştıran asil duyguların hayvanı  masal, çizgi film  kahramanlarından masum  “bambi”lere; aç karınlarını doyurmak için  saldırıp parçaladıktan sonra mideye indiren  aslanların  ve de diğer hayvanların anlatıldığı  belgeselleri “doğanın kanunu bu işte! yaşamak için öldürmek zorundalar ”la seyredenlerin hissizliğini aşan teyzemdeki kan donduran hissizliği…merhametsizliği “aman Allahım bu nasıl bir anne! vicdan’la eleştirirken, şahit olduklarını dinlediğimde  teyzemden  daha da merhametsiz   insanların varlığı karşısında onca farklılığımıza Görkem’le  ‘tiksindim insanlardan…uzak durmak lazım  bu yaratıklardan’ düşüncesinde buluşmuştuk. ‘Kuzey Irakta operasyondaydık. Bu bacağımı (protezli sol bacağını kaldırıyor )kaybettiğim operasyonda şahit olduklarım…yaşadıklarım insanlara inancımı  yıktı, geçti niye biliyor musun?Ölüm kalım çizgisinde kader birliği yaptıkların eğer öyle davrandıysa, davrandılarsa artık kimseye güvenemez, inanmazsın. Ölen arkadaşlarının kolundaki saatini, parmağındaki yüzüğünü, cüzdanındaki parasını cebe indireni görmek… bir insan öldüğünde  diğerinin bunu düşünebilmesi….yapabilmesi akıl yitirtir insana.Haydi diyelim ki öldürdüğün düşmanın malı ganimetin, al koy cebine ama birlikte yarım saat önce siperde sigara içtiğin,  aynı şeyler için  kaygılandığın   arkadaşına düşmanına yaptığının aynısını yapmak. Sanma sadece bizimkiler yapıyor, karşı taraf senin gerilla dediğin  o teröristlerde yapıyor bunu. Ölülerini olduğu yerde bırakıp kaçarken üzerinde ne var, ne yok alıyor, soyuyorlar‘  Yaşamınızda  bir araya gelmek istemeyeceğiniz düşünce, tavır  ve kişilikte insanlarla mecburen birlikte  çalışacağınız devlettin bir kurumunda, dairesinde; en az iki üç teröristi öldürdüğünü söyleyen  Görkem’in anlattıklarındaki acımasızlığı aşan gaddarlık… yok yok bir toplumda gaddarlığın, açgözlülüğün, şiddetin, öldürme, dövme dürtüsünün bu kadar içselleştirilmesine… yaygınlığına  neden  bir şey var bilmediğimiz… bir hata…bir  yanlışlık  var ortada fark edilmeyen  ya da yaşadığın yerin,  Ülkenin evlerinin   merhametsizlik, vicdansızlık akan mirası tüm bunların nedeni. Yaşadığın, gördüğün neyse bir süre sonra onu kendinde bularak farklı biçimde olsa da gördüğünün aynısı yapma, aynısı yaşatma, aynısını düşünme  gerçeğinde; felsefeden, bilimden haz etmeyen, vahşice   birbirini katleden  Ortadoğu da yaşayan Türkiyelilerden, yakınlarından Can’ı, Haldun’u kaybedişin sonrası  acılarını, seni anlamalarını  beklemek… Marsa seyahatin kadar uzak bir hayalmiş çünkü kardeşi Leyla’yı dört kuzenini aynı zamanda kaybettikten sonra sanki onlar hiç yaşamamışçasına geride kalan çocuklarla oyun oynamaya devam eden annenin  deyimiyle kanıksattıkları  ‘ölüme hayatı katık yaptırdılar bize’. İşte o yüzden tam bir Anadolu insanı’yla övülen kim varsa onlardan çok uzaklara kaçmak istiyorum; her kapının arkasında neler döndüğünü biliyorum çünkü. İşte o yüzden asır öncesi yazdıklarında duygularını, yalnızlığını, acını bulduğun  her okuyuşunda   Proust gibi duyarlı, düşünceli, farklı  biri yanımda olsaydı  acaba ‘hayat  daha mı katlanır kılınırdı’ diye düşünmeden edemediğin;  hayallerini de çürüten bir insanı kaybetmenin dramındayken; antidepresanla  uyuşturmayı sana iyilik yapma  algılayan, algılatanları her gördüğünde   ‘Ahhh  Marcel  ne kadar şanslıymışsın Albertine, Alfred  öldüğünde, yanında bir tek  hizmetini yapan uşağın Francoise’nın bulunmasından ve  ne kadar şanslıymışsın; ya uşağını göndererek evde olup olmadığını kontrolden sonra saat kaçta geleceklerini ya da eve kadar gelip müsaitsen görüşmek istediklerini bir notla ileterek seni  rahatsız etmeyecek saygıda, anlayıştaki  sosyal çevreye sahiplikten diye düşündüğünü düşünüyordum ki tam bir görgüsüzlük addedilecek viskiyle lahmacun yeme, atletle dolanma, sosyal medya da özelini, bedenini  sergileme; okumayı, gözlemi, insanı anlamayı  ‘boşa geçirilen zaman’ sayan tembellikte ama Youtube ve Instagram fenomenliği uğruna tüm gün web de başka ülkelerde yayımlanan ilginç trend videolar arayıp taklit  etmenin, aptalca tik tokların; kopyala, yapıştırların, fotoshopların; peşinde koşmayı faaliyet    yorumlayan yaşadığımız yerleri kentleri, şehirleri  ele geçirmiş; muhtemelen seninde ait olarak doğduğun,  hep bir üst seviyeye   geçmek için çırpınan, Tanpınar’ın deyimiyle  ” oturup beklemenin yeri..” taşralılıklarını; insan harcayan  tahammülsüzlüklerini  şehirlilikle  bağdaştıran, köy kökenli küçük burjuvazinin,  orta sınıfın kentli olma uğraşında o hiç bitmeyen iç çalkantılarını…bunalımlarını… yersiz  korkularını  her an ortaya çıkaracakları  törpüleyemedikleri  çiğlikleriyle ‘ben’i ,başkalarını   delik deşik ederek,  işin enteresanı kendi  kendilerini entelektüel  tanımlayan ya da  üniversite bitirmeyi cahil olmadıklarının kültürlü olduklarının koşulu görüp kendilerini  diğerlerinden ve de  bariz ayrım koydukları  halktan   farklı bir yerde konumlandıran  seninde… benim de  sosyal çevremi oluşturan güya   seviyeli  insanlardan; nasıl olup da her saniye, her saat…pek çok şeyi birlikte yaşadığın, paylaştığın hayatını dolduran anlam kazandıran birini kaybettiğinde ki itiraf et senin de yakınlarını kaybedenlere söylediğin ama Haldun’u, Can’ı ve O’nu kaybettikten sonra sana  söylendiğinde  nefret ettiğin; önlenebilirliği kesin ölümleri “kader bu..yapılacak bir şey yok” , “zaman her şeyin ilacı …sabır sabır” telkinli; hayatla  bağdaşmayan sanallıklarla yüklü, gerçekten… var olandan…yaşanandan  kopuk  Thomas Bernhard’ın   “ zamanımızın  gerçek iblisleri” dediği  psikiyatrlarla, kişisel gelişim kitaplarının uydurması, nevrotik  belleklerin   safrası niyesi belirsiz   “hayata tutunmak lazım”larla ruhunda fırtına yaratan herkesten,  fersah fersah uzakta bir  dağ köyünde ya da bir deniz kenarında nehre, denize  daldırdığın ayaklarının üstünden minik dalgalı serin sular akarken ya da aşağısındaki alabildiğine ağaç, çimen,  gelincik kaplı  tarlalarına bakacağın bir tepede rüzgarda eserken   öyle tek başına doyasıya, hıçkıra hıçkıra acılarıma, kaybettiğim insanlara…kendime ağlamak…ağlamak istedim  hep,  etrafımdaki o samimiyetsiz kalabalığı gördükçe. Gün gelecek sana  ailende dahil  insanlardan kaçmak isteyecek  duygular getirecek   olaylar yaşayacağını  bilmeden katıldığın cenaze töreninde isimleri tek tek anons edildiğinde “burada”yla andığın gençlerin, aydınların katledildiği iki Temmuzda  senin de hayatını kaybedeceğini söyleseydi biri; ki o biri  ‘sen kanser olacaksın, kız kardeşin  evlenecek, bir çocuk dünyaya getirecek,  o çocuk senin  dünyan olacak  ve sonra bir gün…’le gaipten haber vereceğinden ancak  bir  büyücü ya da medyum ya da deli  olmalıydı ki  sen doğmadan öyle biriyle karşılaşmıştım aslında DSP-MHP koalisyonu dönemimde MHP li bakan rant getiren koltukta kendi adamını görmek istediğinden sosyal demokrat daire başkanını ha bire görevden almasına,  Danıştayın  da  sürekli göreve iade kararı vermesi  yüzünden ‘bezdirelim de kendisi gitsin’ anlayışını devreye koyup, tüm çalışanlarıyla   başkanlık  Etlik’te ki eğitim tesisine sürgüne yollanınca  gözlerden, baskıdan  uzakta kamp hayatını işte yaşama mutluluğunda    bir gün mesai  arkadaşlarımızdan  birinin bir  arkadaşı ziyaretine geldi;  turuncu sarı  renkli boyası akmış kabarık saçlar, kısa  boy, göbekli bir beden, sürekli etrafı, insanların yüzlerini tarayan çipil gözler, tuhafıma gitmişti; bazen size hiç bir şey yapmadığı halde birinden durduk yerde huzursuz olur ‘ne diye geldi şimdi bu  çekse gitse ‘ dersiniz ya içimde bir sıkıntı benim de, laf lafı açtı, her zamanki gibi nerelisin muhabbetiyle kendisinin de  alevi olduğunu belirtikten sonra “haydi bir kahve yapın da  fal bakayım size” dedi doğrusu içim soğudu o an, baktırmak istemedim  ama geleceğe dair merak yüzünden hangimiz fala hayır diyebilir ki  hele de “ben çok iyi bakarım” denmişse. Bir zamanlar   devrimciyken salakça nitelendirip, yurtta kızlar birbirlerine baktıklarında  ‘ bize de bak bakalım, bugün faşistler saldıracak mı, mitinge gidebilecek miyim İzmir’e, 1 Mayıs’ı kutlayabilecek miyiz? ‘ ha bir de acaba Cansu bugün Mercedesi olan  yakışıklı birine kantinde rastlayacak mı?’yla alayladığımız  fal baktırmanın sonraları niyeyse ??? müptelası oluvermiştik. Masamın karşısındaki sandalyede oturuyordu,  ben kollarımı  yüzüme dayamış bekliyordum, ‘soğumuş’la   fincanı açar açmaz  ‘ sen hastasın, kansersin , bir doktora  git” dedi, ölümcül ‘kanser’ kelimesiyle irkilip kollarımı indirip  masaya dayarken ‘aaa daha yeni tahlil yaptırdım bir şey yok, hasta falan da değilim ‘  deli bakışlarıyla ‘ sen bilirsin ben öyle görüyorum’ dedi. Yıllar sonra kanser olduğumda eğer o gün ki sonra adını unuttuğumdan çok da aramama rağmen  bulamadığım  o kadının dediğini yapıp doktora gitseydim kanseri başlangıç noktasında yakalayacağımdan bugün her şey çok farklı bir yerde olacaktı, karşılaştığım pek çok olay; annen kırk yaşında  ‘kemoterapi alıyorsun,  sana ayıp olmaz mı, ayrılmak istiyorum evden’yla evden ayrılmak istemeyecek  belki ben de anneni  ‘git kendine bir hayat kur, beni düşünme’yle  cesaretlendirmeyeceğimden babanla tanışmayacak sonrasında onca can sıkıcı şeyler;  yaşanmayacak  belki sen bile doğmayacak, belki baban başka biri olacaktı  Can! ama ben de her mantıklı insanın yapacağını yapıp doktora gideceğime akşam iş dönüşü mutfakta sigara içerken  anneme ‘ bizim bu aleviler var ya dillerin kemiği yok, valla çoğu da deli.İnsan her aklına geleni tartıp biçmeden  niye söyler? Hiç mi düşünmez  söyleyeceğim  şey karşımdakini ne hale getirir diye,  değil mi? Alevi bir  kadın bugün bana fal baktı,   tak diye sen kansersin dedi’  dediğimde -‘ Allah, Allah deli olmasa öyle şey der mi? Ne kanseri olacak sende, inanmadın değil mi’ –‘yok canım her fal bakana  inansak….İşte Madımak Katliamının yapıldığı  zamandan  sonraki zamanlarda  falcının biri  ‘ iki Temmuzda çok sevdiğinin birini  kaybedeceksin deseydi sinirlenip   ‘bu kadar abeslik… bu kadar saçmalık olmaz’la kahve fincanını, tarot kartlarını, suyu, taşları   yüzüne fırlatacağının kesinliğinde;  ölümünün üçüncü yılının ertesi günü  üç Temmuz’da;   yaşasaydın belki şiirlerini elinden düşürmeyeceğin,  belki   ‘harflere  cambazlık yaptırıyor’la küçümseyip  ‘ama  hayata, yaşanmışlıklara dair ayrıntılara sevdalıymış Proust gibi’yle de hakkını teslimleyecek vicdana sahiplikte; aynı cinsel tercihtekileri ABD‘de,  medeni ülkelerde orduya alınır, evlenirken “sapkın”lıkla, “hastalık”la itham edileceği  marjinal, despot Türkiye’nin; her şeyiyle sahici, yalansız yüzünün “zaman ki sana hasta olmuş, incelikli haytasın”ın; senin gibi  sıska, narin bedeninin, kırık duygularının  üzerinde yük; toprak  yığılacak vefatını Twitter’da okuduğumda; onlarca  ‘ ahhh…ahhh’lı  açık yarayla dolu yüreğimde “ahhh ince sözlü şair ahhhh…’lı yeni  bir  yara daha yerini alırken; kara kutun bulunmayacak olsa da  sende biliyordun ki   “bulamayacaklardı kara kutunu, en derin yaralarımıza gizleyeceğiz onu; rüzgar güllerimizin kokusunu duyacaklar sadece, anlamayacaklar…”lı göz yaşlarıyla mahremiyetlerinde mahremiyetini  saklamanın  belki de öfkesini  yaşarken hayatına aldıkların; kimseye tuz bastırmadığı açık yaraları vardı, zaten kimsede de  tuz yoktu düşüncesinde; naif bünyelerin cehennemi bu dünyada;  bir an önce  av bulup, parçalamak için sürekli  tetikteliğin aptallığından bıkmayan, bulduğu her ‘leşe’ üşüşen ‘Akbaba’lıkta;  doy(urula)mayan  iflah olmaz  iştahtaki insan oğullarının kara kutularını  ‘hiç’liği sergilemek adına ortaya saçmak   lazım’ diyerek taslak romanımın rahat yatağı Sen9.word dosyasını; seni kaybettikten tam üç yıl sonra açtığım bugün;  domuz gibi değilse de insan gibi iki kadeh içesim  de var;  bir şair öldü diye… çok mu?

 

Buraya kadar sil 

Bugün; öldüğün gün kalacak 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.