'Sendikal haklarda dışa başka resim veriliyor'

Bayer, Faruk Eskioğlu'nun sorularını şöyle yanıtladı:


– Türkiye çalışma yasalarında imza attığı uluslararası sözleşmelere uyuyor mu?
– Türkiye çalışma yasaları konusunda AB kriterlerine ve İLO'daki sözleşmelere uyma konusunda özen gösteriyor ancak bu özen gösterme bu düzenlemeleri kağıt üzenirde kabullendiği resmini verme doğrultusunda. Baezen çok şaşırdığım şeyler oluyor. Örneğin TÜSİAD, sivil toplum örgütleriyle işbirliği içinde olduğunu göstermek için sendika ve konfederasyon yöneicileriyle beraber resim verme konusunda ve "genel ilkeleri kabul ediyoruz" anlamında mesaj oluşturmada başarılı oluyor. Ancak bunun yaşama geçrilmesi ya da yaşamı yansıtıp yansıtmadığı konusu gündeme geldiğinde ilginç bir tablo ile karşılaşıyoruz. O resim içinde yer alan işveren cephesinin işyerlerinde sendika örgütlenmesi yok. Hatta sendikal örgütlenme başladığında çok acımasız bir şekilde işten çıkartmalarla karşılaşılıyor. O zaman verilen o resimle gerçeklik arasında bağ kurulamıyor. O bağ kurulamadığı için de etkinlik sağlanamıyor.


– Batı'nın kendi standartları konusunda Türkiye'ye gerçekten samimi bir baskısı var mı?
– Batıdaki kriterleri Türkiye'deki çalışma ilişkilerini olumlu ölçüde zorlaması olduğu kadar olumsuz bazı gelişmelere de yol açtığını söyleyebiliriz… Şöyleki Avrupa tekstil konfeksiyon sektöründe olumsuz rekabet koşullarını yaratmamak için çocuk işçiliğine önem vererek çocuk işçi çalıştıran işyerlerinin ürünlerini almama konusunda hassas davranıyor. Denizli'deki tekstil işyerlerinde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı iş müfettişlerinin yaptığı denetimlerden daha çok AB ülkelerinden gelenlerin işyerlerinde yaptığı incelemeler daha da önem kazanıyor. Daha açık anlatımla AB ülkelerinden incelemeye gelenler üretim süreci içinde işyerlerinde çocuk işçi istihdam edildiğini görürlerse bu ürünü satın almıyorlar… Bunu bilen Türk işveren de pazarı kaybetmemek ve pazarın dışında kalmamak için çocuk işçi çalıştırmamaya özen gösteriyor. Bu olumlu katkı… Ancak pazar içinde rekabet koşulları içinde var olabilmek isteyen başka bir yaklaşımı benimsemek isteyen işveren de maliyeti düşürmek için kayıt dışı istihdam gerçekleştirip vergi ve sigorta priminden kaçınıp işçi ücretinde tasarrufa giderek maliyeti düşürüyor…  Ancak bu çözüm o işveren için kısa vadede kar getiriyorsa da uzun vadede pazar içinde kalmasını önlüyor. Şöyle bir değerlendirme yapabiliriz. Eğer batı dünyası içinde var olmak istiyorsak Batının çalışma koşulları içinde ve kayıt içinde insan emeğine önem vererek kalite ve verimliliği artırarak var olmaya çalışmalıyız. Bu konuda Çin'i örnek göstererek ucuz ve güvencesiz emek özlemiyle üretimi sağlıklı bir şekilde sürdüremeyiz. Gözümüz batıda beynimiz doğuda var olamayız…


– AB'nin bu konuda Türkiye'ye yaklaşımı nasıl?
– AB çalışma ilişkileri konusunda ne yazık ki bazen ve çoğu zaman çifte standart uygulaması da yapıyor. İşine geldiği zaman standartları savunuyor, gelmediği zaman da görmemezlikten geliyor. 12 Eylül 1980 sonrasında Adana'da ihracat yapan önemli bir konfeksiyon üretim yerinde şöyle bir açıklama yapmışlardı: "Siz demokrasiyle yönetilmediğiniz için sizden daha fazla ürün almıyoruz…" Özellikle çimento sektörünün Fransa'da üretiminin düşüş göstermesinin nedenleri arasında çevre kirliliği yaratması gösterildiği için çimento sekrötündeki üretimin başka ülkelere kaydırılmasında Fransa'nın Türkiye'de çimento işine girmesini gösterebilirz… ABD toplumunda sigaranın zaralarına dayalı tepkiler üzerine de ABD'li sigara yatırımcıları albenili reklamlarla azgelişmiş ülkelere üretimi kaydırmaları da başka türlü açıklanabilir mi?


– Dünyada ve Türkiye'deki sendikal hareketin konumu nedir?
– Dünyadaki sendikal hareketin zaylıfladığı gerçeğini görüyoruz. Türkiye'de sendikal hareket kousunda güç ve kan kaybediyor. Ancak sendikaşma konusunda dünyadaki azalma ile Türkiye'deki azalma arasında direk paralellik kurmak bizi yanılgılara götürebilir. Batıdaki örgütlenme konusundaki sorunlarla Türkiye'deki sorunlar arasında bir etkileşim vardır. Ama büyük bir farklılık da vardır. 12 Eylül 1980 sonrası "tu kaka" edilen örgütlenmenin kaçınılacak bir öge olduğu, "örgütlenmenin insanlar üzerinde sorunlar yarattığı" propagandası, insanları örgütlerden kaçıp bireyci eğilimlere yöneltti.


Bu oluşumlar sürerken yapısal, yasal düzenlemelerle güçlü sendikacılık geliştiriliyor savıyla adeta köşeye sıkışmış güçsüz sendikacılık yerleşti. 1980 sonrası sendikal hareketin sayısal güç kaybetmesinin ötesinde etkinliğinin sınırlanması ve giderek sembolikleşmesine tanık oluyoruz. 2000'li yılların başlarında sendikacılar da bu durumdan şikayet etmeye başladı… Kendilerinin yok olmaya doğru gittiğni görüp bunu aralarında tartışmaya başlayıp, bu çıkmazdan nasıl çıkılacağı, nasıl bir atılım yapılması gerektiği konusunda arayışlar dillendirilmeye başlandı. "Bunlar bugün olumlu bir sonuca ulaşmaya başladı mı?" diye sboracak olursanız bunu söylemek çok erken…


– Sendikal hareketin yeniden benimsenmesi ve işveren-iktidar çemberini kırabilmesi için ne yapmalı?
– Sendikal hareket eski alışkanlıklarını bırakarak yeni bir yapılanmaya yönelmek zorunda. Söylem biçimini değiştirmek zorunda. Örgütlenme anlayışını yeniden gözden geçirmesi gerekir. Burada itham etmek için "uzlaşmacı sendikacılık korkusunu" bir yana bırakmak gerekiyor. İşçinin örgütlenmeden kaçındığı bir gerçek. İşverenin örgütlenmeyi gördüğü anda yoğun işçi çıkardığı sıklıkla yaşanan bir başka gerçek. Bu iki sıkışıklık arasında sendikacı farklı bir yöntem uygulamak zorunda. Önce işçiyi kazanacak sonra işverene örgütlenmenin yararının ve sendikanın üretimdeki olumlu katkısını aktarmaya çalışacak. Bu süreçte bunu açıkca dillendirmekte yarar var. İşverenin ücret artışı korkusunu yenmek için örgütlenmeyi yerleştirmeyi ön plana alıp gerektiğinde sembolik ücret artışıyla ama o işyerinde örgütlenmeyi gerçekleştirerek ileriye yönelik bir yatırım yapılmalı. Bunu yapamadığı ve ya bu riski göze alamadığı zaman örgütlenmesinin erimesine adeta seyirci olacaktır.


"SOSYAL GÜVENLİKTE TEK ÇATI 'KAOS' OLDU"


– Sosyal güvenlikte ortak tek bir çatı örgütü oluşturulmaya çalışılıyor… Gelinen nokta nedir?
– Tek çatı bir yutturmaca bir yalan, ve bir oyalama… Hatta giderek bir yabancılaşma… Şöyle konuyu değerlendirmeye çalışalım. Ne yazık ki bu hep gözardı ediliyor sonra unutturulmaya çalışılıyor. Müthiş bir kavram kargaşası içinde bulunuyoruz. Türkiye'de 2000'li yıllara gelene kadar sigorta sisteminde 3 buçuk çatı vardı. Bu bilindiği gibi memurlarla ilgili Emeki Sandığı, işçilerle ilgili SSK, bağımsız çalışanlarla ilgili Bağ Kur ve bir de bazı sandıklar (örneğin bankalar) bulunuyor…


Yine bilindiği gibi sigorta sisteminden yararlanabilmek için çalışma süresi içinde bir prim ödenmesi gerekiyor. Bizim yasal yapılanmamıza göre her sigorta sistemi içinde sağlık hizmeti de yer alıyordu…


Diğer bir kurumlaşma prim dışındaki primsiz olarak bazı haklardan yararlanma yani değişik sosyal yardım kurumları ve sosyal hizmet birimleri, bunlar resmi vakıflar aracılığıyla özel kuruluşlar aracılığıyla ve gönüllülük esasına göre de yürütülüyordu. Resmi kurumlardan sosyal hizmetler ve çocuk esirgeme kurumundan sosyal yardımlaşma fonuna kadar bir çok kurumu götürdüğü hizmet ve yardımları sayabiliriz.


Burada bir prim ödenmesi ve karşılık yok. Şimdi tek çatı edebiyatı başlayınca bütün bu sigorta sistemini sağlık sistemini ve primsiz ödemeleri tek çatı altında kurumlaştırma savı öne sürülüyordu. Sigorta sistemi içinde belirttiğimiz kurumlar arasındaki birlikteliğin sağlanamamasındaki en büyük engel kamuda Maliye Bakanığı'nın Emekli Sandığı'nı elinden çıkarmamak istemesinden kaynaklanıyordu…


Bu edebiyat planı dönemle birlikte her hükümette dile getirilmiş ama sonuçlandırılamamıştır. AKP iktidarıyla bu kurumları birleştirerek tek çatı haline getirme yaklaşımının vardığı son nokta şuydu:


– Sigorta sistemi tek yasayla düzenlenecek
– Sağlık sistemi tek yasayla düzenlenecek
– Primsiz ödemeler sistemi tek yasayla düzenlenecek


Ve bu 3'lü yapılanma 4'ncü bir yasayla tek kurum haline getirilecek.


– Şimdi ne oldu?
– Son söyleyeceğimi baştan söyleyeyim ki "kaos" oldu. Tek çatı 5502 sayılı yasa ile kuruldu. Bu yasayla ilgili dönemin cumhurbaşkanı Sezer'in TBMM'ye geri iade etme gerekçeleri TBMM tarafından yerine getirildi. Tekrar yasalaştı cumhurbaşkanı onayladı. Ve bu yasa 3 yılı aşkın yürürlükte. Aynı süreçte sigorta sistemini ve sağlık sistemini birleştirerek tek bir yasa daha çıkartıldı. Bu da bilindiği gibi 5510 Sayılı Yasa… Dönemin Cumhurbaşkanı Sezer bu yasayı da TBMM'ye geri göndermişti. Ancak TBMM geri gönderme gerekçelerini hiç dikkate almadan yasayı aynen kabul edip tekrar gönderdiği için cumhurbaşkanı yasayı imzalamak zorunda kalmıştı ve aynı süreçte 5510 Sayılı Yasa da çıkmıştı ancak Anayasa Mahkemesi'ne dava açılmış ve yasanın iptali istenmişti. Tam yasanın yürürlüğe girmesine ramak kala Anayasa Mahkemesi bu yasanın bir çok maddelerini ipta etti. Bunun üzerine hükümet yasa yürürlüğe girecekken yürürlüğünü erteledi ve bu ertemeyi de bir kaç kez yineledi. Geçen Mayıs ayında 5510 Sayılı Yasa'da büyük değişikikler yapılarak bu yasa yeniden kademeli olarak yürürlüğe konuldu. Bu süreci günümüzde yaşıyoruz. Ancak konu yine Anayasa Mahkemesi'ne götürüldü. Anayasa Mahkemesi'nin önceki kararında belirttiği ilkelere aykırı düzenlemer yapıldığından muhtemelen gelecekte yeni bir iptal kaçınılmaz olacaktır. Bu iptalin çerçevesine göre yeni erteleme ve düzenleme de sürpriz bir gelişme olmayacaktır.


– Şimdi manzara-i umumiye bu değil mi?
– Hayır bitmedi… Asıl unutulan ve adete gözden kaçırılıp yok sayılan düzenleme var. Daha açık bir anlatımla düzenleme yok… Ne diyorduk çıkış noktası olarak: Primsiz ödemelerle ilgili bir yasa da çıkartılarak sosyal güvenlik sistemi tek çatı altında toplanacaktı? Hatta 3 yılı aşkın yürürlükte olan 5502 Sayılı Sosyal Güvenlik Kurumu'nun yapılanması için de yıllardır primsiz ödemelerle ilgili bir genel müdürlük bile var… Peki nerede primsiz ödemelerle ilgili yasa, tasarısı ve ya taslağı? Gören bilen var mı? Bu çerçevede bir tek çatıdan bahsedebilmek kadar abesle iştigal sözkonusu oabilir mi? Tek çatı diye adlandırılan sosyal güvenlik kurumunu, bırakın sosyal güvenliği… Sosyal sigorta sistemi içinde adete yaşamdan kopuk dördüncü bir çatı olmuştur. Hayırlı uğurlu olsun…


– Şimdi ne olacak?
– Sosyal Güvenik ve sigorta sistemi içinde sorunlar itirazlar ve beklentiler hiç bitmeyecektir. Ve yasanın kademeli yürürlüğe girmesiyle süreki değişiklik önerileri olacak ve yasa değişiklikleriyle bu yasalar dahi tanınmaz hale gelecektir. Bu sorununuza Türkiye gerçeğini bu kadar güzel sergileyen bir örnekle sonlandırmak istiyorum:


Hatırlarsınız bir kaç ay önce Anayasa Mahkemesi AKP kapatma kararı verme durumunda, parlamentoya yeni giren ve 2 yılını doldurmayan milletvekilleri sigorta sisteminden yararlanamayacaktı. Sayın milletvekillerimiz 1 gün dahi milletvekilliği yapmış olsalar bu haktan yararlanabilmeleri için iktidar partisine mensup değerli bir milletvekili hemen bir yasa önergeesi verdi.


Burada çok değerli miletvekilimizin yaptığı çok değerli bir tesbit var. Bu aynı zamanda veridiği yasa önerisinin gerekcesi… Adeta diyor ki 59 ve 60'ncı hükümet döneminde çıkarılan sosyal güvenlik yasalarıyla ilgili bir çok uyumsuzluklar var, bu uyumsuzlukları gidermeye çalışıyoruz… Şimdi bu tesbite katılıyorsak 59 ve 60'ncı hükümet doğru bir yasa çıkaramamış ve reform gerçekleştirememiştir. Daha yasa yürürlüğe girmeden düzetilmesi gündeme gelmiştir. Sayın miletvekilimiz bu işe vekillerin haklarını düzenlemekle başlamıştır. Yani milletvekilliği 1 gün bile yapılsa bu yasadan yararlanılacaktır. Hatırlarsanız özellikle yaş sınırının artırılmasıyla insanların emekliliği bile göremeden ölecekleri ve sistemden yararlanamayacakları en büyük eleştiri konusuydu. Yeni nesil giderek sınırlı haklardan yararlanacaklardır. Yine basına yansıdığınca Sayın Cumhurbaşkanımız da hak kaybına uğramaması için 14 yaşındaki oğlunu Sayın Dışişleri Bakanımızın babasının işyerinden sigortalı ettirmiştir… Bu değerli  İstanbul miletvekilimizin vekillerle ilgili bu duyarlılığının önümüzdeki yasa döneminde millet içinde duyacağını ve bu değerlendirmesinin arkasında duracağına inanıyorum. O yüzden halkımızın sorunlara ilgii bu milletvekilimize bilgilendirmesini ve bunları gidermeye yönelik yasa teklifleri vermesini bekliyorum.


FOTOĞRAF: İsmail Bayer  ismail.bayer1@yahoo.com


İSMAİL BAYER?


1948 Balıkesir Bigadiç doğumlu. 1971-2000 arasında sürekli Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı çeşitli kademelerinde çalıştı. İş müfettişi olarak yurdun bir çok yerinde ve pek çok işyerinde denetimler yaptı. Çalışma Gene Müdürlüğü yaptı. Bu süreçte bir çok yasanın oluşumuna katkı verdi. Aynı süreçte Asgari Ücret Tesbit Komisyonu Başkanlığı ve Yüksek Hakem Kurulu üyeliği yaptı. Çalışma Gene Müdürlüğü yaptığı dönemde Çalışan çocuklar Projesi (İPEC), İLO tarafından Dünyada En Başarılı Proje Uygulaması olarak seçildi… Son olarak; çalışma yaşamına ilişkin çeşitli kurumlara danışmanlık yapmakta, çeşitli üniversitelerde dersler vermekte, eğitim çalışmalarında ve seminer organizasyonlarında bulunmakta. Ayrıca çalışma yaşamına ilişkin makale ve görüşleriyle sıkca medyada yer almakta…


DİĞER AYAKÜSTÜ SOHBETLER


– 'Bir Fethullah Gülen devleti tasarlanıyor…'
– Ömer Güre: Her midye yenilmez
– İsmail Çoban ile Aşık Veysel üzerine
– Bozcaadalı bir Rum'un gözünde 'Anayurt'
-'İstanbul'un en önemli sorunu yönetimidir'
– 'Karadeniz'deki yokoluşa karşı çıkalım'
– 'Dişli' uyarı
– Faruk Akbaş: Fotoğrafta görsel kirlilik oluştu
– Türkiye'ye 45 kez turist olarak geldi
– Çetin Yetkin: Bir karşı devrim olmaktadır
– 'Turizm sektörü iyi başladı ama…'
– 'Yerli turiste pahalı değiliz…'
– 'Türkü giren eve kötülük girmez…'
– Boris'in babası, dedesi Ali Kemal'i anlattı
– 'KKTC turizminin sorunu ulaşım'
– Antalya ormanlarına ‘turistik’ kıyım!
– 'AKP'nin Alevi açılımı; evlilik içi tecavüz’ 
 -`Bugün ezilenlerin rüyası yok!`
-'Denizlerin talepleri hala Türkiye’nin temel ihtiyacı'
-'Antalya'yı kolay yağmaladılar'
– 'Biz devrimciler büyük bir ailenin üyeleriyiz'
– 'Abidin'in büyük sanatçılığı yeterince bilinmiyor'
– 'Devrim artık şart olmuştur…'
– 'AKEL'in zaferi, tüm ilericiler adınadır'
– Can Dündar: Türban MHP'nin taktiğiydi…
– 'AKP gecikmiş bir baroktur!'
– ‘Figuran değil müdahil olmalı’
– İranlı yazar Erad: Aşk, Türk’ü, Kürt’ü sevmektir
– AKP’nin Alevi sınavı…
– Çerkes Adil Paşa’nın tahsildarlık günleri
– Sıra şeytanda…
– Selek: Feminist kitabevi Amargi bir okul…
– İstanbul’un turizmi bu atölyede şekilleniyor
– Neden Patara ve neden şimdi?
-'Terörün panzehiri ekonomik gelişmedir'
-'Türkmenlerin hakları, bizim Kürtlere de tanınmalı'
-'Mahalle baskısı değil, ideolojik baskı'
– 'Meclis’teki partilerin kadın politikası yok'
– Ersümer: Merkezde bir yeniden yapılanma olmalı…
– Fotoğrafın büyücüsü: Aykan Özener
– Savaş karşıtı eylemlerin fotoğrafçısı: Hüsnü Atasoy
– Ufuk Uras: Desteği için Baykal’a teşekkür ediyorum!
– 'AKP’yi sola karşı yaratanlar yok edecek'
– 'Muhabirlerin telifle çalıştırılması yasalara aykırı'
– Yeşiller bağımsızları destekleyecek
– Türkiye sağlık turizminde atakta
– 'Hayallere tanık olmak istedik'
– 'İngiltere'de işkence yaptılar…'
– 'Kürtler, Türkler'i ikna etmeli…'
– 'Düşünceye militarizm de engel…'
– Boyalı bank nöbetini terkeden 'sosyalist' asker
– 'Kategorizesiz bir dünya hayalim'
– 'Toplumsal varlıklar elimizden kayıp gidiyor'
– Ermeni tarihçi: Asıl sorumlu emperyalizm
– Hrant Dink: Ruh halimin güvercin tedirginliği
– 'Vicdansızlığın İslamcısı, solcusu olmuyor…'
– 'İsrail bir devlet değil, bir projedir'
– Orhan Suda: Yaşasın edebiyat
– Türkiye'nin Papa'ya sormayı unuttukları!
– Sol Kendini Arıyor VII: Ömer Laçiner
– Sol Kendini Arıyor VI: Hayri Kozanoğlu
– Sol Kendini Arıyor V: Aydemir Güler
– Sol Kendini Arıyor IV: Oğuzhan Müftüoğlu
Sol Kendini Arıyor III: Aydın Çubukçu
– Sol Kendini Arıyor II: Çiğdem Çidamlı
– Sol Kendini Arıyor I: Mihri Belli:
– Hayalet yazar Hüdai Nabit
– Çitlembik ağacıyla söyleşi
– 'Çocuğa şiddet, çok yaygın'
– İran PKK'yi neden bombalıyor?
– Serdar Denktaş: Mal mülk davaları en zor sorun
– 'Kıbrıs'ta kısa dönemde çözüm olmaz'
– Tayvanlı yazardan 'Sıcak bir öpücük'
– Kavakçı: Başörtü, dini bir mesele
– Perinçek: MHP tabanını dışlayarak solculuk yapılmaz!
– 'Tek dileğim iki dengeli bir dünya…'
– 'Beni en çok korkutan: Google'
– 'Sorunumuz Yahudiler'le değil, siyonizmle'
– O bir 'peynir avcısı'
– 'Çernobil'den ders çıkarmadık'
– Bir kültür taşıyıcısı: Aydın Çukurova…
– Afşar Timuçin ile insana dair ne varsa…
– 12 Eylül iddianamesine ne oldu?
– Akın Birdal: Evren yargılanmalı!
– Hitler ile söyleşi…
– 'Baş örtüsünü ilk kez Sumerliler taktı'
– 'Türk solu titreyip kendine gelmeli' 
– 'Hepten pusulasız olmadığımız kanaatindeyim…'
– 'Siyasi güç, her zaman kendi hukukunu yaratır'
– ABD işdünyasında çöküş
– 'ABD Anayasası Patara'dan'
– Çocuklar öldürülmesin!
'- 'Bir Gün Mutlaka'
– 'Derin devlet sorunları çözmek istemiyor'
– Kaş'taki gözyaşı
– 'Son 15 yılda bilinçte sıçradık'
– Piref. H. Ökkeş ile 'dörtköşe' sohbet…
– Sorgun Ormanı'nı kurtaralım
– Devrim Bize Yakışırdı!
– G-8 protestosundan gözlemler…
– Başkaların hayalleri…
– Hurafeler gölgesinde Gelibolu…
Çokuluslu tekellere karşı 'Adil Ticaret'
– Kuzey çikolata, Güney ekmek derdinde
– Fokları, katliamdan kurtaralım!
– Nükleer denemelerin faturası: Doğal felaketler
-Türkiye'de de nükleer silah istemiyoruz!
– İsrail dünyanın 6'ncı büyük nükleer silahına sahip!
– Faşizm neden Almanya'da kök saldı?
– Demirel davasında tekelci medya da suçludur

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.