Serenler serenler viran serenler

Antalya’nın Elmalı İlçesi’ne 11 km. uzaklıktaki Büyük ve Küçüksöğle Köyleri’nin üst başında, 3070 metre yüksekliğiyle Akdağlar’ın zirvesi olan Kızlarsivrisi’ne yönünüzü dönünce, dağın sağında kalan Avdancık mevkiindeki özgür tayların dolaştığı uçsuz bucaksız otlakta yüzlerce yıldır zamana tanıklık eden “Seren”ler var. Ama bu serenler bildiklerimizden çok başka. Burada “Seren” Likya Tipi mezar anıtı (lahit) mimarisi örnek alınarak yapılmış, doğa ve insan aklının muhteşem harmanı doğal karakovanların adı. Ve yaşadığı coğrafyanın her zerresinden bilgelik devşiren Anadolu insanının Likya lahitlerinden esinlenerek taş ve ardıçtan yarattığı bu yüzlerce yıllık özgün arı kovanları “Seren”ler yokolmak üzere.
Seren; Denizcilikte; yelkenli gemilerde direkler üzerinde dört köşe yelken açmak ve işaret kaldırmak için direğe yatay olarak bağlanan, uçları ince gönder,
Mimarlıkta; kapılarda menteşe ve kilidin takıldığı düşey konumdaki kalın parça,
Halk dilinde; Trabzon’da eskiden köylerde, fare girmesin diye dört direk dikilerek ahşap olarak yapılan ve içinde mısır, arpa gibi tahılların saklandığı bir çeşit kulübe (Vikipedi), Tahtacılarda ise tabak – çanak konan raf, çanaklık anlamına geliyor. Hamit Çine’den alınan oturaklı Burdur zeybeğinde geçen anlamıyla ise yere dikilen dört tahta direğe bez germek suretiyle elde edilen sebze kurutmalığı ya da gölgelik.

“Serenler serenler yüksek serenler,
     Ben gidiyorum mamur olsun viranlar.
      Ahret hakkın helal eylen de yarenler of.
      Aman Allah nedir bunun çaresi.
      Yaktı da beni kaşlarının karası”. 

Buraya gelince eşsiz Anadolu toprağının kültürel bereketi ve güzel Türkçemizin sözcülüğü içime öyle bir coşturdu ki bunu paylaşamadan konuya geçemeyeceğim.
Bilindiği gibi lahitler, tarihte ilk kez Mısır’da görülen, Anadolu’da da Likya bölgesi ile özdeşleşen antik yaratılar. Duvarları taş veya tuğla ile birer oda veya küçük ev biçiminde yapılan, kapak taşlarıyla örtülü, önceleri yakılan ölülerin küllerinin saklandığı sonradan birer mezar olarak kullanılan, ölen insan için konan armağanlarla (tabi soyulmadan önce) birlikte ölülerin öbür dünyada yaşayacakları inancını da içinde saklayan bir mabet.  Mısır ve Anadolu’da “ölü evi” olarak kullanılan lahitlerden esinlenilerek Söğle Köyleri’nde ve köylerin güneydoğusuna düşen Serkiz Yaylası’nda yapılan Serenler ise tersine doğanın kokusunu, tadını, bu ikisinin büyülü iksiri sayılan rayihasını o çalışkan, mucize varlığın, arının hücreleri ile harmanlayıp sonsuz yaşamın hizmetine sunan birer “dirim evi”.
Anadolu’da MÖ. VI. yy’dan itibaren görülmeye başlayan lahitlerden 3.000 yıl sonrasına (MÖ. 3200- 2800) tarihlenen Sogla Antik Kenti’nin çoğu tahrip edilmiş ve çalınmış kalıntılarının yamacına kurulmuş Serenler lahitlerden farklı olarak kesme taş ve Anadolu insanının “Şah” diyerek kutsadığı efsane ağaç ardıçtan yapılır.  Taş ve ardıç dilmeleri ile 3-4 metre yüksekliğinde ve 2 m2 genişliğinde dörtgen örülen ana gövdenin bitiminde yapı ardıç kalaslarla örtülür. Onların üstüne yine içi oyularak boru şekli verilmiş ardıç kütüklerden yapılmış kovanların üst üste yığılarak kubbe biçimli çatı oluşturulması suretiyle tamamlanır. Tamamı 6 metreyi bulan bu dirim evi arıları ve balı başta ayı olmak üzere vahşi hayvanlardan ve kötü hava koşullarından korumak amacıyla yüksek yapılmıştır.
Yapıya gövdede kullanılan bazı kalasların uçlarının çıkıntı yapacak şekilde dışarıda bırakılan bölümlerine basa basa çıkılır. Ön yüzde kapıdan küçük pencereden büyük girişten girdiğinizde karşımıza çatının sadece dış kısımlarına gelen yerlerinin örttüğü 2 odacık çıkar. Bu odacıklar arıların yazın güneşten, kışın yağmur ve kardan korunduğu sığınaklar olmalıdır. Bunları geçince çatının sağında ve solunda ardıçtan oyulan boru şeklindeki karakovanlar sıralanır.
Suyun, çiçeğin, arının ve yaşamın bol olduğu zamanlarda burada güze kadar toplanan ballar petekleriyle birlikte kesilip kaplara doldurulur, karşılarına çıkan insanlara ekmeklere çala çala ya da kaplarına doldurup dağıta dağıta köye gelinirmiş.
Şimdi eteklerinde özgür yılkı atlarının estiği serenlerin kiminin çatısı uçmuş, kimi tam tekmil ayakta ama susuz kuyular gibi birer hayalet durumundalar çünkü arıları gitmiş, balı bitmiş. Buna paralel olarak paylaşım, vefa, koruma ve şifa da. Şimdi Büyüksöğle Köyü’nün sakinleri olan Sarıkeçili Yörükleri dağlara, serin yaylalara, kuşlara, arılara, serenlere, kısacası yaşama sırtını dönmüş, sattıkları keçi sürülerinin sermayesi ile sıraladıkları seralardan gelecek “para”dan medet umuyorlar. Ama her şey gibi sera hasadı umudu seralara rağbet çok olup eriyince hayatın “tadı” epey kaçmış, çocukların düğünü bile bilinmez bir güne kalmış.
Arılarını ve balını yüzyıllardır türlü mahlûkattan korumuş serenler asıl sahipleri gibi “duyarlı doğa tutkunları”nın, yere yöneticilerin de yüzünü döndüğü o koyaklarda rüzgârın ıslıkları, yılkıların kişnemeleri ve yeşil çimenlerin tanıklığında ölümü bekliyorlar. 
“Bir gün bir adam tarlasını sürerken çok değerli bir heykel buldu ve onu güzel olan her şeyi seven birine götürdü. Adam heykel yüksek bir ücret ödeyerek eseri satın aldı ve ayrıldılar.
Ve adam elinde parası evine giderken düşündü ve dedi ki;
“Şu paraya bak, bu para ne hayatlara değer. Bir insan nasıl olur da bu parayı bin yıldır toprağın altında gömülüp unutulmuş cansız bir taş için verebilir?
Ve adam heykele hayranlıkla bakarak düşündü ve dedi ki;
“Ne kadar güzel, ne kadar canlı? Nasıl bir ruh bunu düşlemiştir kim bilir? Ve bin yıllık tatlı uykusuyla ne kadar taze. Bir insan bunu cansız, düşgücü olmayan bir kâğıt parçası ile nasıl değişebilir? (Halil Cibran – Değerler)”
Söğle’li, Rizeli, Gözne’li ya da İstinyeli.. Değerlerini yitirmiş her Anadolu insanının gözlerini kaplayan bu hüzün bir gün artık geri dönülemez bir zamanın tanığı olmadan bir şeyler yapmak lazım. Ne dersiniz?

________________

*Folklor Araştırmacısı

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.