SERGEY MARGULİS: KELİMELERLE ANLATILMAZ BİR ENERJİ DOĞUYOR

SEDAT YILDIRIM SARICI – Türkülerimizden ilahilerimize, Yunus Emre veya Nazım Oratoryosu’ndan çağdaş bestecilerimize yazılan senfonik eserler, artık yurdumuzda da uluslararası düzeyde yorumlanabiliyor. Gülsin Onay, Pekinel Kardeşler, İdil Biret veya Fazıl Say gibi virtüözlerimizse dünyanın en prestijli konser salonlarında birikimlerini sergiliyorlar.

Senfoni orkestralarımızla ilgili basında yer alan haber, makale ve yorumlarda genellikle solist veya orkestra şefine öncelikle yer verilir ve orkestranın asıl karakterini, derinlik ve rengini belirleyen müzisyenler orkestrada oturduklarına benzer bir konumlandırmayla tali planda kalırlar.  

Sergey Margulis

Nasıl bir binayı ayakta tutan, zelzelede bizleri koruyan ana donatılar kolon ve kirişlerse, bir orkestrayı koruyup kollayanlar da yaylı, nefesli ve vurmalı çalgıların başlarındaki grup şefleridir. Orkestralar kendilerine has sedalarını grup şeflerine borçludurlar. Seda, nefes ve temasla doğar. Yayların tellere cesaretle ya da merhametle teması, göğe şahlanıp, yere eğilmesi, nefesin mesafesi, ara merhaleleri hep grup şefinin egemenlik alanındadır.

Orkestra demek ahenk demektir. Müzikte ahengin formüle edilmesine ise armoni diyoruz. Yani uyum içindeki çok fikirlilik, uygulamada çok seslilik. Armoninin “temel direğini” ise bas notası olarak adlandırıyoruz. Bu bas notalarından orkestrada kontrbaslar sorumlu olur.

Yaylı çalgılarda kemanın abisini viola, babasını çello, dedesini ise kontrbas olarak akrabalandırırız. Her seçenekte işin temeli, dedesi, atası, ana notası olarak kontrbas anılıyor.

Fazıl Say Festival Orkestrası

SERGEY MARGULİS

Biz de “işin temelini” öğrenebilmek için Bilkent Senfoni Orkestrası kontrbas grup şefi, Rusya Yaylı Çalgılar Yarışması Birincilik Ödüllü Sergey Margulis’le sohbet ettik. 

Sergey Margulis, Taşkent Özbekistan Devlet Konservatuvarı’ndan en başarılı müzisyen ödülü alarak yüksek dereceyle mezuniyetinin ardından Özbekistan Televizyonu Oda Orkestrası ve Özbekistan Solistleri Oda Orkestrası’nda çalışmış. 

Pek çok orkestra eşliğinde konser, resital ve oda müziği konserleri veren Margulis, hocaların hocası olarak anılan Gürer Aykal başta olmak üzere, televizyon programlarıyla bütün yurda klasik müziği sevdiren Hikmet Şimşek, Rengin Gökmen, Erol Erdinç, İbrahim Yazıcı gibi orkestra şeflerimizle birlikte, Suna Kan, İdil Biret, Gülsin Onay veya Fazıl Say gibi virtüözlerimizle de aynı sahneyi paylaştı.

Sedat Sarıcı: Hocam, öncelikle zaman ayırıp da sohbet önerimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederek söze başlayayım. Okurlarımıza sizleri biraz daha tanıtabilmek için ülkemizde bulunduğunuz görevlerden bir parça bahsedebilir miyiz?

Sergey Margulis: 1993 Kasım ayında Özbekistan Solistleri Oda Orkestrası olarak Türkiye’ye davet edildik. Azerbaycan Oda Orkestrası üyeleriyle birleşerek Bilkent Senfoni Orkestrası’nın ilk üyeleri olduk. Aynı zamanda Bilkent Üniversitesi, Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi’nde öğretim görevlileri olarak çalışmaya başladık. Halen yüzlerce öğrenci yetiştirdiğimiz bu görevlerimizle birlikte resital, konser ve festivallerle orkestral çalışmalarımıza devam ediyoruz.

Sedat Sarıcı: Şu anda öğretim görevlisi olarak çalışıyorsunuz. Müzik eğitiminizi Özbekistan’da tamamladığınız için hem senfonik orkestralar, opera ve balede adından saygınca bahsedilen Sovyet müzik eğitimini tanıyorsunuz, hem de yurdumuzdaki eğitim sisteminin içindesiniz. Genel hatlarıyla bir kıyaslama yapacak olsak, eksiklerimiz, fazlalıklarımız sizce nelerdir?

TÜRK VE SOVYET EĞİTİM SİSTEMLERİ BİRBİRİNE ÇOK BENZER

Sergey Margulis: Aslında Türk ve Sovyet eğitimi sistemleri birbirine çok benzer. Eğitim sistemlerindeki en önemli ortaklık aşama aşama geliştirmeye dayalı bir yöntemi temel almaları. Yani, ilkokul, ortaokul, lise ve sonrasında konservatuar. Tabii ki, farklılıklar da var. Örneğin, Sovyet sisteminde öğrenciler uzmanlık alanlarında daha fazla konsantre edilerek, alanlarında daha ayrıntılı eğitime tabi tutulurlar. Seçecekleri uzmanlık alanına göre solist, oda müzisyeni, orkestra üyesi ya da pedagog müzik eğitmeni olarak yetiştirilirler. 

Örneğin pedagoji eğitiminde verilen dersler psikoloji, çocuklarla eğitim, etik ve estetik gibi konuları kapsardı. Orkestra uzmanlığında ise Türkiye’den farklı olarak senfonik ve oda orkestralarının partisyonlarına ağırlık verilirdi. Bu çok önemli bir dersti. Çünkü çoğu yaylı ve nefesli sazları çalan müzisyenler orkestra üyesi olmayı amaçlarlar. 

Bunlara karşın Türk eğitim sisteminin en büyük artılarından biri, teorik derslere çok daha önem verilip, solfej (nota bilgisi), armoni ve müzik teorisi gibi derslerin hakkınca öğrencilere öğretilmesi, diyebilirim. Fakat, Türk eğitim sisteminde müzik tarihi derslerinin yeterince kapsamlı olmadığını düşünüyorum. Örneğin müzik literatürü konusunda eksikliklerimiz var. 

Bazen öğrenciye sadece eserin nasıl çalınacağını söylemek yetmez. Eserin yazıldığı tarihe göre hangi üslupla çalınması gerektiği gibi konularda, müzik tarihi ve müzik literatürü alanlarında mutlaka bilgi sahibi olunulması gerekir. 

Elbette Sovyet sisteminde de eksiklikler vardı. Bunların başında sosyalizm tarihi gibi dersler, müzisyenin enstrümanlarıyla buluşmaları gereken zamanı azaltarak, çalışma zamanlarını daraltırdı. 

Sedat Sarıcı: Eksikliklerimizi gidermek için neler yapmalıyız?

Sergey Margulis: Bence şu anda Türkiye’de genç müzisyenlerin yetişmeleri için ilkokuldan başlayarak çok büyük emekler veriliyor. Bilkent Üniversitesi’nde çalıştığım dönem boyunca, diğer öğretmen arkadaşlarımla da konuşmalarımda eğitim sistemimizin her geçen gün daha iyiye gittiğini gözlemlemekteyim. 

Sedat Sarıcı: Sizce ülkemizde yeterli sayıda müzik konservatuarı var mı?

BENİ ASIL MUTLU EDEN AÇILAN MÜZİK FAKÜLTELERİNİN…
ŞIRNAK VE AĞRI GİBİ DOĞU İLLERİMİZDE DE AÇILMIŞ OLMASI

Sergey Margulis: Bence şu anda yeterince müzik konservatuarımız var ve bunların sayısı her geçen gün artmakta. Beni asıl mutlu eden açılan müzik fakültelerinin, sadece Batı ve Orta Anadolu’da değil, Şırnak ve Ağrı gibi Doğu illerimizde de açılmış olması. Bu kesinlikle kültürel bir gelişmeye neden olacaktır. 

Sedat Sarıcı: Yeterli sayıda senfoni orkestramız var mı?

Sergey Margulis: Türkiye’de bulunan müzisyen sayısına kıyasla bir kaç tane daha orkestra kurulmasında yarar görürüm. Zaten bu amaca yönelik çalışmaları görebiliyorum. Hem özel sektör, hem de yerel yönetimler (belediyeler) orkestralar oluşturmaya çabalıyorlar. Yakın bir geçmişte ise Muğla ve Konya’da yeni orkestralarımızın kurulduğunu duyduk. 

Sedat Sarıcı: Senfoni orkestralarımızın daha geniş dinleyici kitleleriyle buluşabilmesi için neler önerirsiniz?

Örneğin 1990’lı yılların başlarında 65 kişilik Moskova Senfoni Orkestrası’yla İngiliz rock topluluğu Electric Light Orchestra birlikte tura çıkmışlardı. Görsel yeniliklerle mükemmel bir konser izlemiştik.

Ülkemizde de bazı rock topluluklarının senfoni orkestralarıyla birlikte konserleri oldu ama bunların içinde gerçek anlamda senfonik düzenleme yeterli seviyelerde işlenemedi. Yani meslek erbabı, usta aranjörler sanki işe fazlaca el atmıyor gibi.

Bunun sebebi ne olabilir?

Sergey Margulis: Bu salgın hastalık döneminden önce Türkiye’de çok farklı projelere tanıklık ettik. Örneğin film müziklerinin senfoniye uyarlanması gibi diyebilirim. Bilkent Senfoni Orkestrası, buz patencileriyle “Buzda Bale” adlı projeyi Ankara’da sunmuştu. Bunun gibi örneklerin çoğalacağına inanıyorum.

Bilkent Senfoni Orkestrası

Sedat Sarıcı: Bilkent Senfoni Orkestrası bu tür rock ya da folk temelli projelere nasıl yaklaşıyor?

Sergey Margulis: Bilkent Senfoni Orkestrası repertuarında klasik müzik dışında bir çok farklı esere de yer verilir. Bunlar arasında popüler müzikler de olabiliyor ama henüz rock temelli bir konserimiz olmadı.

Sedat Sarıcı: Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından sizin gibi çok iyi konservatuar eğitimi almış, bir çok ödüllü ve deneyimli müzisyen yurdumuzda hem orkestralarda, hem de öğretim görevlisi olarak katkı sunuyorlar. Sizce ülkemizde bu alanda bir toparlanma, uluslarası alanda saygınlık artırıcı bir ivmemiz söz konusu mu?

RUS ATASÖZÜ: “DOST KÖTÜ GÜNDE BELLİ OLUR” 

Sergey Margulis: Biliyor musunuz, şöyle bir Rus atasözü vardır; “Dost kötü günde belli olur”. 

Sedat Sarıcı: Biz de, “Dost kara günde belli olur” deriz. Ortaklık meğer aile bağındanmış.

Sergey Margulis: Dediğim gibi 1993 yılında Türkiye’ye geldim. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra hiç kolay bir dönem olmadı. Dağılmanın ardından korkunç bir ekonomik küçülme oldu. Milyonlarca insan bir anda kendi ülkelerinde “yabancı” oldular.  Bizlere yardım elini ilk uzatan ülkelerden biri de Türkiye oldu. 

Biz de son 27 yılda Türkiye’de yaşayıp, çalıştığımız için bu dönemde yetiştirdiğimiz bir çok öğrenci uluslararası yarışmalarda büyük başarılar elde ettiler. Dünyanın en prestijli okullarına kabul edildiler. Bir çoğu şu anda dünyanın ve Türkiye’nin en iyi orkestralarında çalışıyorlar. Ve bazıları da uluslararası arenada solist olarak ülkemizi temsil ediyor. 

Sedat Sarıcı: Ülkemizdeki müziksel ve eğitsel seviye artıyor ama sizin gibi ana dili Türkçe olmayıp ülkemizde çalışan kimselerin karşılaştıkları zorluklara da değinmemiz gerekir. Bu anlamda hem kültürel, hem de mesleki açılardan özetleyecek olursak, neler söylemek istersiniz?

ORTAK BİR MÜZİK DİLİMİZ VAR 

Sergey Margulis: Dil açısından bende ve yabancı meslektaşlarımda büyük bir sıkıntı görmüyorum. Her geçen yıl Türkçe seviyemiz pratik ile gelişiyor. Zaten bizim gibi çalışanlar için kuruluşlar dil sıkıntısını gidermek için yardımda bulunuyorlar. Örneğin Bilkent Üniversitesi yabancı hocaları için Türkçe ders seansları düzenliyor ve Türkçesini geliştirmek isteyen hocalar bu derslere katılabiliyor. Tabi ki, Türkçeye hakim olmak, öğrencilerle iletişimde çok önemli, fakat uzun yıllardır burada olduğumuz için dil bariyeri artık büyük bir sıkıntı değil. Zaten müzikle uğraştığımız için öğrencilerle ortak bir müzik dilimiz var.

Sedat Sarıcı: Bir tür yalnızlık hissettiğiniz oluyor mu? Edebiyatımızda bu durumu “gurbet” kelimesiyle tanımlarız. Siz yurdumuzda kendinizi gurbette hissediyor musunuz?

Sergey Margulis kontrbasıyla

YURTDIŞINA ÇIKTIĞIMDA TÜRKİYE’YE KARŞI BİR MEMLEKET ÖZLEMİ OLUŞUYOR

Sergey Margulis: Neredeyse 30 yıla yakın bir süre Türkiye’de yaşayıp çalıştığım için hem Türk vatandaşıyım, hem de çocuklarım burada doğdu. Kendimi burada artık evde hissediyorum. Sovyetler Birliği’ne ya da Bağımsız Özbekistan’a karşı bir memleket özlemi de çekmiyorum. Tam tersi, ben yurt dışına çıktığımda Türkiye’ye karşı bir memleket özlemi oluşuyor. Bu memleket özlemi yurtdışına okumaya veya çalışmaya çıkan bir çok eski öğrencimde de oldu. İsviçre, İngiltere ve Avusturya’ya giden bazı öğrencilerim birkaç yıl sonra bu nedenden dolayı Türkiye’ye dönmeyi tercih etti ve hayatlarına başarılı bir şekilde burada devam ettiler.

Sedat Sarıcı: Çok sıcakkanlı bir yaradılışınız var. Benim gibi gülmeyi ve güldürmeyi seviyorsunuz. Benim için “kendi anlatıyor, kendi gülüyor” bile derler. Kendi espirilerimi komik buluyorum. Belki de yeteneksizim, bana komik geliyor olabilir. Kimse gülmüyorsa, israf olacağına kendi başıma doyasıya gülüyorum. Gariplik bunun neresinde?

Özür dilerim, yukarıdaki soruyu ben kendi kendime sormuştum.

Size sorum Sovyetler Birliği’ndeki karikatür üzerine olacak. Dünyada satış rekorlarına geçen mizah dergileriniz vardı. Sovyet karikatüristleri bu gücü nereden alıyorlar?

Sergey Margulis: Çok güzel bir soru. Sovyetler Birliği’ndeki güçlü ideolojik kontrole rağmen ülke içindeki yetersizlikleri bulmak kolaydı. Bunu en akıllıca kullananlar Sovyetler Birliği’nde en çok bilinen karikatüristler “Kukryniksy” kolektifiydi. Grubun adı onu oluşturan 3 sanatçının soyadlarının birleştirilmesiyle ortaya çıkmıştı. Çizdikleri bir çok karikatür Sovyetler Birliği tarafından da propaganda olarak  kullanılmıştı.

Sedat Sarıcı: Sovyetler Birliği döneminde “Krokodil” (Timsah) adlı bir mizah derginiz vardı. Şimdi hala yayınlanıyor mu?

Sergey Margulis: Maalesef Krokodil dergisinin basımı finansal sıkıntılardan dolayı 2001 yılında durduruldu. Hem o yıl, hem de 2005 yılında tekrar çıkarılması denendi ama eski popülaritesine ulaşamadı ve 2008 yılında bilinen son varyasyonu da kapatıldı. 2017 yılında derginin tekrar hayata geçirileceği söylenmişti ve hatta bir sayısı da basılmıştı ama çok yazık ki sonra devam edemedi. Belki ilerde tekrar yayınlanmaya başlar.

Sedat Sarıcı: Bir de birlikte çalıştığınız orkestra şefleriyle ilgili bir sorum olacak. Orkestralar ya da özellikle grup şefleri hangi tip orkestra şefleriyle çalışmaktan zevk alırlar? Mesela kendi isteklerinde direten şeflerle mi, yoksa grup şeflerinin önerilerini de önemseyen şeflerle mi, çalışmayı yeğlersiniz?

ÇALIŞTIĞIM BİR ÇOK ŞEF ELLERİYLE İYİ YÖNETSE DE, ORKESTRAYLA ORTAK BİR DİL BULMAKTA EKSİK KALDI 

Sergey Margulis:  En önemlisi şefin ve orkestranın ortak bir sempati ve enerjiyi paylaşması. Müzisyenler yarı bakar şekilde şefin ne yapmak istediğini anlıyorsa, o zaman işler çok güzel yürür. Böyle şeflerle bazen kelimelere gerek kalmaz. Maestro’nun (usta şef) bakışlarla anlatabilmesi çok özeldir. Çalıştığım bir çok şef elleriyle iyi yönetse de, orkestrayla ortak bir dil bulmakta eksik kaldı.

Sergey Margulis müzisyen arkadaşlarıyla

Sedat Sarıcı: Bu doğrultuda siz notaya harfiyen bağlı kalıp, bestecinin isteklerine öncelik tanıyanlarla mı, yoksa eseri yeniden yaratıyormuşçasına farklı bir yorum kazandırmaya çalışanlarla mı daha verimli işler çıkarsınız?

Sergey Margulis: Benim tercihim şefin ve orkestranın orijinal materyale sadık kalması diyebilirim. Bunlara örnek olarak şefin, bestecinin tempo ve nüanslarına dikkat ederek orkestrayı yönetmesi olabilir. Sonuçta bizler besteci ve dinleyici arasındaki bir iletkeniz.

Sedat Sarıcı: Benzer bir soruyu da, solistler için sorayım, sizi teknik temizliği veya yorum gücüyle en çok heyecanlandıran solist hangisi oldu? Gerçekten de, yeni nesillere emsal bir performans diyebileceğimiz bir örnekten bahseder misiniz?

Sergey Margulis: Solistler arasında beni şahsen heyecanlandıran en çok piyanistler oldu. Efsanevi Rus piyanist Sviatoslav Richter başta olmak üzere Nikolay Lugansky ve Boris Berezovsky bunlardan bazıları. Yaylılardan ise efsane çellocu Mstislav Rostropoviç diyebilirim.

Sedat Sarıcı: Bir de unutamadığınız bir konser ya da proje var mı? Gelecek nesillere ışık tutabilmek için bu soruları soruyorum. Gençlerimiz gelecek projelerinde ne gibi kriterleri göz önünde bulundurmalılar?

MAESTRO GÜRER AYKAL İLE KONSERLERDE İNANILMAZ VE KELİMELERLE ANLATILMAZ BİR ENERJİ DOĞUYOR. 

Sergey Margulis: Elbette bir çok unutamadığım prova ve konser yaşadım. Müzisyenliği ile müzik yapmayı gerçek bir zevk ve daha fazlasına çeviren müzisyenler ile sahneyi paylaşmak en tatmin edici duygulardan biri oldu. Fazıl Say ve Gülsin Onay ile unutulmayacak konserler yaptık. Maestro Gürer Aykal ile konserlerde inanılmaz ve kelimelerle anlatılamaz bir enerji doğuyor. Gennady Rozhdestvensky yönetimi altında da ince ve kusursuz stili ile unutulmaz konserler yaptık.

Sedat Sarıcı: Sizin oda orkestralarında oldukça fazla deneyiminiz var. Çok sesli müziğin Anadolu’da yaygınlığını artırabilmemiz için repertuar seçiminde nelere dikkat edilmeli, yaşadığınız bir kaç tecrübe ışığında bir şeyler söylemek ister misiniz?

Sergey Margulis: Konser programları planlanırken elbette çalınacağı dinleyici de göz önünde bulundurulur. Örneğin çocuklara yönelik olan konserlerin repertuarı başka, daha  genel dinleyiciler için olan repertuar başka. Bir çok defa da halk müziklerinin ve çalgılarının orkestraya uyarlanmış hallerini de seyriciyle buluşturduk. Benim de çok severek çaldığım “Üsküdar’a Giderken”in orkestraya uyarlanmış hali güzel bir örnek. Yani sorunuza cevap olarak diyebilirim ki, repertuar seçilirken mutlaka bu repertuarın kimlere sunulacağı da düşünülmelidir ki, o hedef kitleye müzik zevki ulaşabilsin.

Sedat Sarıcı: Benim hedef kitlem müziksever ya da sanata ilgi duyan okurlar. Mizahı da elden bırakmayalım. Fırsat yakaladıkça gülelim, güldürmeye çalışalım, derim.

Bize orkestrayla ilgili komik bir anınızı anlatabilir misiniz? O kadar çok müzisyenin, yüzlerce sayfa notanın, sayısız konserin ve binlerce seyircinin içinde mutlak işlerin karıştığı anlar oluyordur. Böyle bir anınız var mı?

Sergey Margulis: Hiç olmaz mı? Yüzlerce anımız var. Bir kaçını aktarayım.

Operada yaptığımız bir konserde komik bir anım var. O zamanki kontrbas grup şefimiz,  kontrbaslar çalmadığında yayını sahne önüne koyardı (operada orkestra sahne önündeki çukurdan çalar). Bu grup şefimizin de uzunca tuttuğu bir solo nota vardı. Orkestradan birkaç üye de ona şaka yapmak amacıyla hiç fark ettirmeden bu kontrbasçının yayını sahne önünden alıp sakladılar. Orkestrayla çalınan eser o uzun notalı yere geldiğinde, şef solonun girişini vermek için kontrbasçıya işaretini verdi.  Zavallı adam yayını bulamayınca, boş durmak yerine notayı sesiyle söyledi. Sesi de pek güzel ve akortlu olmadığından, hem orkestra, hem de seyrici  şaşırarak ve gülerek adamcağıza bakmışlardı.

Bir de unutamadığım olaylardan biri, bir gün bir orkestra şefi orkestrayı ışıklı bir çubukla yönetmiş olmasıydı. 

Sedat Sarıcı: Evet, evet. Ben de iki konserde bu lazer gibi ışıklı çubukla orkestra yönetimine şahit oldum. Biri yukarında bahsini ettiğim, Moskova Senfoni Orkestrası’nda. Diğeri de, Royal Albert Hall’de uzay filmleri müziklerinin sergilendiği bir senfonik projede orkestra şefinin elindeydi. Salonun bütün ışıkları söndürüldüğünde çok etkiletici görünüyor.

Yalnız böyle projelerde Star Wars gibi filmlerdeki uzaylı kostümleriyle filan gösteriler de oluyor. Seyirci müziği dinleyeceğine sahnedeki suyu çıkmış tiyatral oyunla ilgileniyor. Proje israf edilmiş oluyor. Sanki sanatsal bir çok işin çocuksuluğa dönüştüğü, kirlenmiş bir ticari ve endüstriyel evreden geçiyoruz.

Sergey Margulis: Ben size bir başka komik anımı daha anlatmak isterim. Bir konserimizde orkestra üyeleri, biraz kendini beğenmiş ve çok ciddiymiş gibi takılan bir solist saksafoncuya konserden önce bir şaka yapmak istemişlerdi. 

O aralar kış mevsimindeydik ve havalar hakikaten çok soğuk  seyrediyordu. Biliyorsunuzdur, “bariton” saksafon, saksafon ailesinin en büyüğüdür ve neredeyse bir insan boyunun yarısından daha büyükçedir. Bu solist arkadaş, bariton saksafonun içinde olduğu kutusunu almaya giderken bazı orkestra üyeleri bu enstrümanı kendisinden iki kat küçük olan soprano saksafon ile değiştirmişler. Bu kendini çok beğenen solist klarnet kadar küçük saksafonu görünce orkestra direktörüne durumdan şikayetçi olmaya gitmişti. O gitmişken de, arkadaşlarımız küçük (soprano) saksafonu çıkarıp, büyük olan bariton saksafonu tekrar kutusuna koymuşlardı. Solist arkadaş orkestra direktörüyle birlikte gelip kutuyu açtıklarında; olması gereken büyük bariton saksafonu, olması gerektiği gibi kutuda gördüler. Solist saksafoncunun orkestra direktörüne o zaman ki açıklaması beni halen güldürür. Ne diyeceğini bilememenin telaşıyla şunları söylemişti:  “Şu an kış, herhalde saksafon dışarı çıktığımda soğuktan küçüldü. Şimdi içeride ısındığımız için saksafonum tekrar eski boyutuna gelmiş”.  Bütün orkestra üyeleri mevsimlerin böylesine etki gücüne, ilkin o zaman tanıklık etmişlerdi.

Saksafon ailesi

Sedat Sarıcı: Isı değişiminin akortta bozulmaya sebebiyet verdiğine çok tanıklık ettim ama pirinç veya bakırdan yapılmış bir enstrümanın bu denli boyut değiştirme ihtimalini aklından geçirmek için hakikaten çok çaresiz kalmak gerekir. Keşke, orkestra direktöründen önce arkadaşlarla beraber bir çözüm arasaymış.

Neyse, diyelim ve sözü daha da uzatmadan, yoğun çalışma temponuz arasında söyleşimize zaman ayırdığınız için çok teşekkür edeyim.

Sergey Margulis: Bu söyleşi benim için de büyük zevk oldu. Bu haftayı bana ayırdığınız için ben de çok teşekkür ederim.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.