Sermayenin dini, ırkı, milliyeti…

Son günlerde gerek sayın başbakan Tayyip Erdoğan’ın gerekse diğer hükümet yetkililerinin sık sık dile getirdikleri bir söylem var “Sermayenin dini, ırkı, milliyeti yoktur”…

Bu söylemi günümüz hükümeti yeni keşfetmiş  olabilir ama bilindiği gibi “Sermayenin dini, imanı, ırkı, milliyeti yoktur” hikayesi çok eskilere dayanır, taa ki kapitalizmin, yani sermaye birikim rejiminin doğuşuna kadar…

Sermaye gerçekten de dinsiz, imansız, ırksız, milliyetsizdir… O kadar ki sermayenin dini imanı olmadığı gibi yeri geldiğinde ahlakı, vicdanı, etiği de olmamaktadır…

Sermaye birikim rejimi olan kapitalist sistem aynı zamanda eşitsizlik ve ayrımcılık üreten bir sistemdir.

Bu eşitsizlik ve ayrımcılık, dünya çapında söz konusu olduğunda, ülkeler arası gelişmişlik ve azgelişmişlik ayrımına, ülke sınırları içinde ise başta sınıfsal eşitsizlikler olmak üzere, ırk, din, mezhep, milliyet, cins, renk  ayrımlarına yol açmaktadır.

Bilindiği gibi azgelişmişlik olgusu kapitalizmin dünyaya kazandırdığı bir olgudur. Kapitalizm öncesinde bütün toplumlar toprağa bağlı, zenginliğin ve refahın kaynağının toprakla ve topraktan elde edilen ürünle sağlandığı, geleneksel yapıların hakim olduğu bir üretim tarzına sahipti.

Gelişme olgusu ise henüz bir sorunsal bile değildi. Toplumlar veya ülkeler gelişmez, genişlerlerdi… Bir ülkenin zenginliğinin artması başka ülkeleri fethetmesi, başka ülkelerden ganimetler ve köleler elde etmesi ile ölçülürdü ve sistem tamamen din temelinde değişmez kabul edilen bir hiyerarşi içinde kendini yeniden üretirdi…

Kral yetkilerini tanrıdan alır, tanrısal olan düzen de tanrının buyruğu ile krallar tarafından yönetilirdi.

Feodal sistem bu şekilde yarım asırdan fazla yaşadı, hatta neredeyse bin yıl… Oysa kapitalizm, başlangıcını literatürün kabul ettiği şekilde Fransız İhtilali ve ulus devletlerin ortaya çıkış tarihi olan 1789 yılına dayandırırsak, yaklaşık 200 yıllık bir geçmişe sahip, çocuk yani ve her açıdan sorunlu, hasta bir çocuk…

Aslında bu çocuk daha doğuştan sorunlu dünyaya gelmişti. Çünkü çocuğun gelişip büyümesi etrafında boy vermeye çalışan her türlü varlığı ve unsuru yok edip sindirmesine bağlıyken, onu ayakta tutacak, yaşatacak olan da, yine o yok ettiği,  gelişmesine izin vermediği varlık ve unsurlardı.

Bir anlamda kapitalizm kendisi büyümek serpilmek için etrafını yemek, yok etmek zorundaydı ve bu bir çelişkiydi…

Ne kadar ve nereye kadar yok edecekti,  herkesi her şeyi yok ettikten sonra kendisi nasıl var olacaktı… İşte kapitalizmin en büyük hastalığı ve çelişkisi buydu…

Ve kapitalizm bu hastalığa çare bulamadıkça hırçınlaşıyor, acımasızlaşıyor, vicdansızlaşıyordu. Hastalığının masrafları arttıkça bunun bedelini ödetmek için daha çok kişiye saldırıyor, daha çok şeyi tahrip ediyor ve daha yok edici bir güç haline dönüşüyordu.

O hırçınlaştıkça düşmanları, muhalifleri artıyor, düşmanları, muhalifleri arttıkça da  o yeniden daha çok şiddete, daha çok silaha baş vuruyordu…

İşte Irak, işte Fransa’da, Almanya’da göçmenlerin ayrımcılığa dayanamayıp ayaklanması…

Yakın geçmişte Afganistan, Vietnam ve daha nice kanlı olaylar…

Daha önce aynı bahçede oyun oynadığı, birlikte aynı masayı paylaştığı oyun arkadaşlarıyla bile oyuncaklarını paylaşmak istemiyordu kapitalizm…

Böylece ondan yana olan onu destekleyenler de gün be gün azalıyordu. Bir avuçtular ama halen güçlüydüler.

Aslında güçlülükleri diğerlerinin güçsüzlüklerinden kaynaklanıyordu. Umutsuzluklarından, onları aydınlığa çıkaracak yolların önünde cahillikleri ve çaresizlikleri olmasından…

Ve kapitalizmin güçlü silahları, vicdansız oyunları, hilelerinin olmasından….

Kapitalizm denen bu şımarık çocuk öylesine ahlaksızlaşmış, öylesine çığrından çıkmıştı ki, kardeşi kardeşe vurduruyor, aynı topraklarda doğan, aynı değerler ve kültürle büyüyen insanları sen şu ırktansın, sen bu dindensin, senin rengin böyle senin mezhebin şöyle diyerek birbirine vurduruyor, sürekli böl, parçala, yönet taktiği ile onları güçsüz bırakıyordu.

Onların birlikteyken oluşturabilecekleri gücü görememeleri için, bu güçlerini engellemek için her şeyi yapıyordu kapitalizm.

Çünkü, çevresinde zayıflıkları, bölünmüşlükleri ile beslendiği unsurların bir gün birleşip tek güç olarak karşısına çıkması onun sonu olabilirdi, bunu çok iyi  biliyordu…

Yoksulların, işsizlerin, ezilen tüm sınıf ve zümrelerin, beyaz renk, siyah renk, sarı ırk, kırmızı ırk, bütün insanlığın dini, milliyeti, ırkı, mezhebi bir yana bırakıp asıl düşmanı fark etmeleri ve yok etmek için güç birliğine gitmelerinden ödü kopuyordu kapitalizmin…

Bir gün gelecek, onları uyutmak için anlattığı masallar ve korkutmak için doğrulttuğu silahlar da işe yaramayacaktı…

Bütün insanlık kendisini kemiren, yiyen, bölen bu yok edici oburun gerçek yüzünü fark edecek,  onun acımasız, vicdansız, adaletsiz düzenine karşı gerekeni yapacaktı.

Kapitalizmin yarattığı bu eşitsiz ve adaletsiz sistemin mutlaka ki bir alternatifi olacaktı.

Ama o güne kadar evet sermayenin dini, imanı, milliyeti, cinsi, ahlakı, etiği, vicdanı olmayacaktı…

Bu arada ne ironiktir ki, sermayenin insanlığı böldüğü, yok ettiği, güçsüz bıraktığı en güçlü silahlar, aslında kendisinin inanmadığı,önemsemediği ama etrafındakilere öyle olduğuna inandırdığı din, milliyet, ırk, cins temelindeki ayrımcılıklar olacaktı…

Ve insanlığın oltadaki bu yemlere zıplayıp avlanması sürdükçe kapitalizmin besleneceği daha çoook  balıklar bulunacaktı…

* Yar.Doç.Dr. İ.Ü İktisat Fakültesi

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.