Sessiz çöküş

Küresel kriz tüm ekonomileri sarsarken Türkiye’nin bu dalganın dışında kalması tabiatıyla beklenemezdi. Bu arada başbakanın krizin Türkiye’ye teğet geçeceği vb gibi halkın paniğini hafifletecek söyleminin politik bir çıkış olduğu düşünülebilirdi. Doğrusu, ben de ilkin bu söylemleri politik sorumlulukla söylenmiş ifadeler olarak algıladım. Düşündüm ki, başbakan siyasal sorumlulukla böylesi ifadeler kullanarak halkı yatıştırıken, arka planda bürokratlar ve ilgili bakanlar gerekli çalışmaları yapıyor ve ekonominin en az zararla krizi karşılama hazırlığını sürdürüyorlardır. Ancak, ne yazık ki, sadece başbakanın değil, belki de tüm ekonomi kurmaylarının fazla bir önlem almadan gelişmeleri beklediği görülmektedir. Başta TÜSİAD olmak üzere, sermaye çevrelerinin “paket” avazeleri Ankara’ya yönelirken, bir yandan Ergenekon tutuklama dalgaları, diğer yandan çeşitli siyasal manevralarla günler geçirilmektedir.

Bu arada, 2009 Bütçesi de kabul edilmiş bulunmaktadır. 2008 yılı sonu itibariyle milli gelirin büyüme hızının ancak % 1,5 veya zorla % 2 dolaylarında gerçekleşeceği gün gibi ortada ve küresel krizin ekonomiyi 2009 yılında daha şiddetli vuracağı söylemi güç kazanırken, gelecek yılın milli gelirin büyüme hızı, fevkalade anormal boyutlarda olarak, % 4 olarak öngörülmüş bulunmaktadır. Bu öngörü hiçbir ekonomik hesaba uymadığı gibi, bütçe tahmininde samimiyet ilkesi ile de çatışmalıdır.

Bütçenin isabetsiz olduğu düşünülen bu tahminleri yanında, IMF ile yapılacak görüşmelerin bütçe üzerinde kısıcı etkisi olacağı da kesin gibi görülmektedir. Dış talebin daha şimdiden daraldığı ve buna bağlı olarak son dönemler ihracat değerleri ve sanayi indeksinin gerilediği bir ortamda, IMF politikaları doğrultusunda kamu harcamaları da kısılırsa iç talep de daralmış olacaktır. Açıktır ki, bunun sonucunda sanayi üretimi daha da gerilyebilir ve tabitaıyla istihdam çok daralabilir. Kısacası, daralan dış talebin yerine iç talep ikame edilmediği sürece krizin etkisi çok şiddetle hissediliyor olabilir. Tabiatıyla, bu etkinin en şiddetli hissedileceği kesimlerde de emekçiler ve yoksullar yer almış olacaktır.
 Bu durumu biraz da olsa düzeltebilecek iki koşul söz konusu olabilir. Bunlardan biri 2009 Nisan’ında yapılacak olan yerel seçimlerdir. İktidar partisi yerel seçimleri bir tür toplumsal kanaat izharı olarak algıladığı için yerel seçimlere gidilirken kesenin ağzını olabileceği kadar açacağa benziyor. Hatta, IMF ile yapılacak görüşmelerde merkezî idareden yerel yönetimlere yapılacak aktarımlara sınır getirilmesi taleplerine karşılık, bu taleplerin seçimden sonra uygulamaya koyulması isteneceği de söylenmektedir. IMF’nin de AKP iktidarından genel memnuniyetinin ifadesi olarak, bu kaydırmaya izin vermemesi için bir neden görülmemektedir. Nitekim, 2007 genel seçiminde de benzer bir politika ile harcama kaydırması yapıldığı görüldü. Eğer yerel seçimlere bağlı olarak ciddî bir kamu harcaması yapılırsa, iç talepte geçici olarak belirli bir canlanma gündeme gelebilir.

İkinci olarak da, kriz dönemleri bazı sermaye kesimleri tarafından hem emekçilere hem de karşıt sermaye kesimlerine atak anlamında ciddî bir avantaj olarak görülür. Şöyle ki, kriz dönemlerinde daralan talebe bağlı olarak fiyatlar da geriler ve yatırım malları piyasasında önemli bir fırsat ortaya çıkar. Krizden çıktıktan sonra piyasanın canlanacağını ve ürünlerine olan talebin artacağını öngören bazı sermaye kesimleri kriz döneminde yatırım yaparak, krizden çıkışa hazırlanabilir. Söz konusu yatırım projelerinin gerçekleşmesi durumunda ekonomide belirli bir canlanma görülebilir. Üstelik de, yatırım nedeniyle piyasada beliren canlılık uzun dönemde enflâsyonist de değildir, çünkü, yatırım harcamaları ilk aşamada toplam harcamaları artırarak enflasyonist baskı oluştururken, ikinci aşamada kapasite artışı yaratarak enflâsyonist baskıları frenler. Bu tür politikaların oluşumuna Merkez Bankası’nın  gerçekleştirebileceği faiz indirimleri de güç verir. Gelişmiş ekonomilerde faiz oranları sıfıra yakın düzelere geriletilmişken, Merkez Bankası’nın yapabileceği faiz indirimi, uluslararası piyasalarda Türkiye’nin faiz oranının hâlâ yüksek düzeylerde olmasını sağlarken, iç piyasa için indirim yapılmış olacaktır. Faiz indirimi de yatırımları hızlandırıcı bir etki yapabilir.

Ekonomiyi kısmen canlandırıcı ve milli geliri yükseltici bu iki etki dışında görülen o ki, kamu kesimi ne para politikasıyla ne de maliye politikası ile ekonomi üzerinde ciddî bir atılım yapmayı fazla düşünmemektedir. Bunun bir nedeni, ekonominin borçluluğu, diğer nedeni ise genel olarak üretim alt-yapısının verimsizliğidir. Zira, tüketimi hızlandırıcı bir harcamanın etkisinin, ekonominin daralıyor olmasına rağmen, enflâsyonist baskıları tetikleyebileceği endişesi yanında, iç tüketime ayrılan kaynakların artmasının da, üretim kapasitesinin verimsizliği nedeniyle, borç itfası için gerekli fonların oluşumuna engel oluşturabileceği korkusu yaşanmaktadır.

Bu resim bize şunu gösteriyor ki, 2000 ve özellikle de 2001 krizinden çıktık, ama aradan geçen 7 yıllık sürede uluslararası spekülâtif sermaye bolluğu ve, maalesef, değerli varlıklarıun özelleştirilmesi sağlanan fonlarla günü gün ederek geçirdik, ama ekonomik alt-yapıyı güçlendirmediğimiz için içinden geçtiğimiz küresel  krizle bir kez daha sarsılıyoruz. Buradan çıkarılacak öğreti de şu ki, kısa dönemli va âcil bazı önlemler yanında, uzun dönemde ekonomik alt-yapının güçlendirilmesi yoluna gidilmediği sürece gelecek krizlerde ekonomi daha da şiddetle sarsılıyor olabilir. 70 milyonluk bir ülke salt günlük spekülatif sermaye parıltıları ile fazla bir yere gidemez! Umalım ki, bu kriz geçmişten ders almamızı sağlar ve anlamlı bir öğreti kazanmamıza yardımcı olur!

_____________

* Prof. Dr.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

three − 2 =