Sevgiliden yakınmak

PAYLAŞ

Sevgiliden yakınmak için şiirler yazıyorlar. Ne iyi ediyorlar, ellerine sağlık. Bir de sevgiliyi otuz kırk yerinden bıçaklayanlar var. Birini otuz kırk yerinden bıçakladın mı başına dert aldın demektir. Al sana bir ceset, ne yapacaksan yap. İstersen halıya sar, sırtına vur götür, ayağına ağırlık bağlayıp denize at, istersen çeşitli parçalara ayır. Descartes’çı bir anlayışla yap bunu: parçalar bütünden doğal olarak ayrılmıyorsa doğal olarak ayrılıyormuş gibi onları parçalara ayır. Ne anladınız bundan? Ben bir şey anlamadım. O telaşla Descartes’ı düşünecek değilsiniz, parçayı bütünü düşünecek değilsiniz. Doğal olarak ayrılıyor işte. Kafayı ayrı koy. Bize okulda sorarlardı insanın beden yapısını. Su gibi ezberlemiştik: “Öğretmenim, baş, gövde, kol ve bacaklar. Kol ve bacaklara üyeler de diyebiliriz.” Aferin yavrum.

Bu sevgili işi beter iştir. Ben kendi payıma o işi bitirmiş olmakla son derece mutluyum. Şairin dediği gibi: “Tanrı yardımcı olsun gayri yolda kalana / Biz menzile vararak atları çektik hana.” İşin içinde sevgiden başka şeyler vardır, en önemlisi de her anlamda hesap vardır. “Bak efendi, yeter bu kadarı, bundan sonra ya karını boşar beni alırsın ya da bir daha yüzümü göremezsin!” Canım, ben sensiz nasıl yaşarım? Dinlemez. Gerçekten pek kötü kararlıdır. Yetti be! Daha fazla oyalanamaz. Sümmet tedarik bahaneler uydurursunuz. “Yahu boşamaya boşayacağım da, yüzünü şeytan görsün, şu sıralar hasta, nesi mi var, eğilirken beli ağrıyor doğrulurken karnı ağrıyor, bir iyileşsin hele, ilk işim onu boşayıp seni almak olacak.” Prenses bu yalana inanmaz ama dur bakalım biraz daha sürüklenelim altından ne çıkacak diye sabır gösterir. O sırada gönüller geçer, “aşk” soğumaya başlar. Ya soğumazsa? O zaman yapılacak tek şey bir zahmet yengeyi uygun bir dille boşanmaya yönlendirip prensesi başınıza bela etmektir. Sonra da bir güzel yakınırsınız: “Bu kadarı eskisinde de vardı.”

Babayı oğula kızı anaya düşman eden o cinsellik denen canavar dipten küt küt vurmasaydı kimse bu kahrı çekmeyi göze almazdı. İçinizdeki acımasız şeytan size şu duyguları verir, onu da meyhanede arkadaşlarınıza ağlamaklı bir dille anlatırsınız: “Yok, bu öbürleri gibi değil, bu bambaşka bir kadın. Geçende bana ne dedi biliyor musun? Hidayet, dedi, uğrunda ölebileceğim tek kişi var o da sensin. Anandan babandan vazgeç desen, iki gözüm önüme aksın yalanım varsa, hemen geçerim. Sonra bir börek yapmış getirdi, öyle börek ben ömrümde yemedim.” Hidayet, biraz gözünü açmış olsaydın anam, o şeytanın senin uğrunda anasını babasını bırakacağına inanmayacağın gibi ekşimikle yapılmış o vıcık vıcık yağlı böreğin emsallerinden çok aşağıda olduğunu şıp diye anlardın. Hem o böreği onun yaptığına inanıyor musun?
Yıllarca pek kötü ezildik. Şimdi bazen uğrunda kaç geceler yıldız saydığımız “bayan”ların son görünümünü elde ettiğimizde bizi bir gülme tutuyor ki deme gitsin. O an duyulan tek duygu verilmiş sadakamız varmış duygusudur. “Salak, ne oldu yani, o kuyudan kurtuldun öbür kuyuya düştün” dese biri çıkıp, o zaman şöyle bir durup düşünmeniz, geçmiş otuz kırk yılı bir gözlerinizin önüne getirmeniz gerekmez mi? Hastalıkta ve sağlıkta, iyilikte ve kötülükte, yoksullukta ve zenginlikte diye başlayan söylevler bugün de kulağınızdadır. Bu işin yaş iş olduğunu belediyenin işe burnunu sokmasından anlamanız gerekirdi. Belediye hangi işe buruncuğunu sokmuş da o işten hayır gelmiş. Belediye başkanlarının son derece duyarlı, kendilerini halkına adamış, görgülü, öngörülü, son derece dürüst insanlar olduğu konusunu bir başka yazımıza bırakalım ki durduk yerde ağzımızın tadı kaçmasın.

Yani bu sevda işi alengirli bir iştir. Sevdaya düşmek özellikle bu ülkede kıyısız ve adasız bir deli denizde yol almaya benzer: geriye bakarsınız umut yok, ileriye bakarsınız umut yok, gökte tek bir kuş görseniz biraz rahatlayacaksınız ama o da yok. İlle onu alacaksınız ve alırken deveyi ayrıntılarıyla alır gibi tüm yakınlarını başınıza bela edeceksiniz: Adnan dayı, Rukiye teyze, kızları Nazan ve Canan (ikisi de evde kalmışlar sınıfından), Büyükhanım, Hacı Nine, şair Nafiz ağabey, Kelle İsmail ve öbürleri…

Bu önemsiz yazıyı şair Yavuzer Yavuz’un Nasıl gittin? şiiriyle bitirelim izin verirseniz: “Yoksun yine her yer hüzün / Gittiğin günle başladı senin güzün / Hâlâ aklımda senin güzel yüzün / Yakardı kalbimi iki çift sözün / Kimse bulamadı derdime bir çözüm / Yaptığım her şeyde bitkin, gönülsüzüm / Sen gittiğinden beri dünyaya küsüm / Nasıl gittin be iki gözüm / Şimdi anlıyorum sevenler ağlarmış / Seninle yaşadıklarımız küçük bir masalmış / Çok geç anladım senin sevgin de yalanmış / Allah belanı versin derdim ama Allahın’da kalmamış”.

CEVAP VER