‘Sevgisiz çocuk faşist olur’

HAZIRLAYAN: Faruk Eskioğlu

“Acıdan Şiddete” adlı bilimsel araştırmasında bu sorunun yanıtını arayan Dr. Felicity De Zulueta ile Londra’da görüştük. Zulueta’ya göre, sevgisizlik ve çocuklara atılan dayak şiddete kaynaklık ediyor… Grup şiddetini engellemenin tek yolu ise diyalog…

Terör, artık yaşamımızın bir parçası oldu. Terörden önce; cinayet, tecavüz ve işkence haberlerine alıştırılmıştık zaten.

“Şiddete karşı şiddet” çözüm olarak tartışılıyor. Belki de en kötüsü cinayetlere karşı, “Ama onlar da hakettiydi!” mantığının halka aşılanması…

Politikacıların sınır dışında aradıkları şiddetin kaynağını psikoloji nasıl açıklıyor? Bu sorunun yanıtını “Acıdan Şiddete-From Pain To Violence” bilimsel araştırmasında arayan Charing Cross Hastane Üniversitesi ögretim üyelerinden psiko-terapist Dr. Felicity De Zulueta ile Londra’daki evinde görüştük.

Söyleşiyi yaptığımız odadaki kilim ve bakır avize Anadolu’dandı. Beş dil bilen Zulueta, tam bir dünya insanı. Dünya Sağlık Örgütü’nde çalışan babasının işi gereği pek çok ülke dolaşmış. Farklı kültürleri tanımış. Kafatası avcılarından, iç savaşlara kadar sevgi, şiddet ve öfkenin tanığı olmuş. Yaşadıkları Dr. Zulueta’ya bilimsel çalışmalarında yön vermiş.

NEDEN ALMANYA?

“Her zaman, iyi insanların birdenbire ve belli bir aralıkta nasıl vahşi olabildiklerini merak ettim. Özellikle bizden farklı olduklarını düşünmediğim Almanlar’ın Hitler faşizminin arkasından gitmesi benim için bulmacaydı” diye söze başladı Zulueta ve şöyle devam etti:

“Pek çok din ve felsefe, doğadaki en vahşi, en merhametsiz bir hayvan olan insan’daki şiddetin kaynağını açıklamaya çalışıyor. Bazı bilim insanları şiddetin kaynağını genetik köklerde arıyor. Katoliklere göre şiddet; anne ve babanın seksüel ilişkisi sonucunda, yani kötülük içinde doğan insanın yapısındaydı. Bu inanca başka bir yaklaşım getiren ünlü etnolojist Konrad Lorenz, şiddet içinde doğan insanın, içgüdüsel olarak şiddeti uygulayacağını savundu. Bir başka inanca göre de aslında insanın doğası iyiydi ama bazı işler ters gidince şiddete başvurmaktan kaçınmıyorduk…”

Bu açıklamalardan sonra Zulueta, Türkçe’deki her koyun kendi bacağından asılır deyimini anımsatırcasına Kapitalizm’e de şiddete değiniyor:

“Eski Muhafazakar Başbakan Margaret Thatcher’in savunduğu ve uyguladığı politika, sosyal sistemi bir birey sistemi olarak görüyor ve şiddeti de bireysel sorumluluk olarak değerlendiriyordu. Bilimsel araştırmalar bunun böyle olmadığını bize gösterdi. Bizler sosyal hayvanlarız. Birbirimize gereksinimimiz var. Bu yalnızca psikolojik değil, biyolojik olarak da zorunludur.”

SEVGİSİZ ÇOCUK, FAŞİST OLUR

Zulueta, bu zorunluluğun bilimsel olarak, “Sevgi Bağı Teorisi-Attachment Theory” ile açıklandığını vurgulayarak şöyle devam ediyor:

“İngiltere’de Dr. J. Bowlby’nin geliştirdiği teoriye temel olan deneyde, anneler bir süreliğine çocuklarından ayrılıyor. Anneler döndüğünde çocuklarin tepkisi ölçülüyor. Normal çocuklar annelerinin boynuna atılırken, sevgisiz büyüyen, dayak gibi fiziksel cezalar uygulanan, kötü bakılan çocuklar annelerin gelmesini istemiyormuş gibi görünüyor. “Çekingen-Avoidant” diye adlandırılan bu gruptaki çocukların bilinç altında yer edecek davranışlar, yetişkin çağa gelindiğinde “re-enacting” yani ailenin bir tekrarı olarak ortaya çıkacaktır. Diğer insanları bir obje olarak görme eğiliminde olacaklardır. Kendilerini değerli bir insan olarak görmedikleri için de diğerlerini aşağılama, onlara zarar verme eğilimini yansıtacaklardır…”

Zulueta, “Bu teori, bizim genetiksel olarak kötü olmadığımızı, gelişimimizdeki bazı değişkenlerle ilintili olduğunu göstermesi açısından önemlidir” diyor.

Bu çalışmanın bir başka önemi de Almanya’da gelişen faşizmin psikolojik açıklamasında kullanılması…

Zulueta faşizmin psikolojik nedenini şöyle açıklıyor:

“Hitler öncesi Almanya’da çocuk yetiştirilmesiyle ilgili duvar boyu kitapların içeriğinde şiddet uygulaması vardı. ABD’de yapılan araştırmalarda ‘Avoidant’ grubuna giren çocuk sayısı yüzde 20-25 gibi yüksek bir oranda bulunurken, faşizmin kök saldığı Kuzey Almanya’da bu rakam yüzde 50 dolayındaydı.”

Zulueta’ya göre, Hitler faşizmine zemin hazırlayan bu yüksek oran, Alman kültürüyle doğrudan ilintili. Kuzeyli anneler, yine kendi annelerinden öğrendikleri gibi erkek çocukları yürümeye başladıklarından itibaren “sert mizaçlı erkek” karakterinde büyütmek için sevgisiz davrandılar. Bir başka anlatımla çocuklara ekilen fazlasıyla biçildi…

“Almanların Musevilere uyguladığı şiddetin, Musevilerce aynı yöntemlerle Filistinlilere uygulanmasına ne demeliydi ya?” Araştırmasında bu konuya da yer veren Zulueta, bu durumu sürekli dayak yiyen çocuğun yetişkin hale geldiğinde babasının bir tekrarı olması “re-enacting” ile açıklıyor.

İŞKENCECİLERİN KÖKENİ

“Peki. Aldıkları emir gereği, belki de ideolojik kılıflara sığınarak ihtiyar, kadın ve çoluk çocuk demeden katliam yapanlara, işkencecilere ne demeliydi? Ne tür insanlardı?”

Zulueta, ABD’li Milgram’ın “Otoriteye İtaat-Obedience” araştırmasından söz ederek sorumuzu yanıtlıyor. Milgram’ın araştırmasına göre; ABD’de gazete ilanı ile sıradan denekler toplanıyor. Birbirinden habersiz deneklerden biri elektrikli sandalyeye bağlanırken, diğeri de elektrik kontrol odasına alınıyor. Deneğe, sandalyede oturanın soruları doğru yanıtlamadıkça elektrik akımını öldürücü derecede artırması söyleniyor. Sıradan ABD yurtdaşının yüzde 25’i söylenene itaat ediyor. Yani sandalyede oturanı gözünü kırpmadan öldürebiliyor…

“Bu gerçekten korkunç bir sonuç” diyen Zulueta deneyi şöyle yorumluyor:

“Otoriteye itaat eden yüzde 25 oranındaki deneğe çocukluk yıllarında ‘senin iyiliğin için’ denilerek dayak atılmıştır. Bu demokratik toplumlarda son derece kaygı verici bir durumdur. Çünkü katil ve caniler bir canavar değil, sıradan insandır. Tıpkı bir bilgisayar programı gibi, çocukluklarında doldurulan insanlar, yine ‘kendi iyilikleri için’ şiddet ve vahşetin gerekli olduğu savıyla katliamlara, savaşlara gönderilebiliyor. Hitler de Musevileri toplumdaki bir hastalık olarak gösterip yok edilmelerinin Almanların iyiliğine olacağı propagandasını yapmamış mıydı?”

Zulueta’nın anlattıkları, bir üyesi olduğum “Dayak cennetten çıkmış” deyimini kullanan Türk toplumu için daha da ürkütücüydü.

RAMBO ÖYKÜSÜ GERÇEK

Zulueta, “Nasıl oluyor da demokratik toplumlar, bu insanları üretebiliyor?” diye soruyor ve yine kendisi yanıtlıyor:

“ABD’li Straus’un binlerce kişi üzerinde yaptığı araştırma gösteriyor ki yüzde 97 ABD vatandaşı ‘kendi iyiliğin için’ safsatasıyla çocuklarına çeşitli derecelerde fiziksel cezalar uyguluyor. Bu gruptaki çocuklar, yetişkin olduklarında otoritelerini başkalarına kabul ettirebildikleri sürece mutlu olacaklardır. Diğer insanları sömürmek ve kötüye kullanmak eğilimindedirler. İşkenceci ve tecavüzcüler genellikle bu grubun üyesidir.”

Çocukluk çağının yanısıra erginlik döneminde de savaş, işkence gibi uygulamaların insan psikolojisinde bazen sarsıntıya neden olduğunu belirten Zulueta şu örneği veriyor:

“Vietnam’da savaş esiri olmuş ABD’li askerlere yaşadıklarına benzer bir film izlettiriliyor. Film sonunda bazı askerlerin organizmalarında ‘pethadin’ uyuşturucusunun salgılandığı saptanıyor. Alışkanlık yapma özelliği olan bu uyuşturucunun daha sonra bireyin biyolojik olarak şiddeti yani o salgıyı istemesine yol açıyor. Tıpkı sürekli kavgaları alışkanlık haline gelen eşler ya da Rambo gibi…”

Zulueta Rambo’ların gerçek hayat hikayeleri olduğunu vurgulayarak anlatıyor:

“Kapitalist sistem bizim birbirimize gereksinimimiz olduğunu inkar ediyor. Bilimsel araştırmalar bunun tersini kanıtladı. İnsanlar arasında psikolojik iletişimin yanısıra, biyolojik yani kimyasal (hormonal) bir iletişim de var. Örneğin, Vietnam Savaşı’ndan psikolojik bunalımlarla dönen ABD’li askerler büyük bir çoşkuyla karşılandı. Sevgi kuşatması azalınca da bunalımlarını dışa vurmaya başladılar. Ayrıca uzun yıllar bir arada yaşamış eşlerden birinin ölümünden hemen sonra diğerinin de ölmesi ya da aynı odada yaşayan kadınların ay hallerinin aynı tarihte görülmesi bizim toplu yaşamak zorunda olduğumuzu gösteriyor.”

Dr. Felicity De Zulueta ile söyleşimizin sonlarına doğru sosyo-psikolojiye kayıyoruz. Zulueta’ya, “grup şiddeti”ni soruyorum.

“Aynı ideolojiyi savunan bir grubun üyesi, grup normlarıyla donatılır” diyerek söze başlıyan Zulueta, şöyle devam ediyor:

“Onlara göre grup içi iyidir, grup dışı kötüdür. Bir zamanlar siyah köleler de aptal olarak tanımlanmıştı. Durum böyle olunca grubun işi kolaylaşıyor. Düşman yalnızca bir objedir artık. İhtiyar, kadın, çocuk farketmez… Düşmanın öldürülmesi ve karşı saldırılar grup ilişkilerini daha da güçlendirecek ve grubu büyütecektir.”

“Grup şiddeti nasıl engellenebilir?” diye soruyorum, “Diyalog” diyor…

“Diyalog, grup içinde karşı tarafın düşman olmadığı görüşünü sızdıracaktır. Saldırı ise tam tersi etki edecektir. Hükümetlerin terörist diye tanımladıkları gruplarla diyaloğu reddetmesi o grupları şiddet uygulamada başarılı kılacaktır. Bütün bunlardan dolayı, Britanya’da bile hükümetin IRA ile diyaloğa girmesi tartışılmaya başlandı…”

Zulueta’dan ayrılırken “Darısı Türkiye’ye” diyorum. Gülümsüyor, “Bu gün olmazsa yarın. Aklın yolu birdir” diyor…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

4 × four =