Sevmek, öldürmek veya ölmek midir?

“Birisini sevmeye kalkışmak, önemli bir işe girişmek gibidir, bilirsin. Enerji, kendini veriş, körlük ister. Hatta başlangıçta bir uçurumun üzerinden sıçramanın gerektiği bir an vardır. Düşünmeye kalkarsa atlayamaz insan.” J.P. SARTRE, Bulantı 


Yıllar önce, kısaca ÖKM dediğimiz, sık sık baskına uğrayan, yine de tüm sanatsal etkinlikleri yürütüp takip etmeye çalıştığımız, ucuz çay ve saatler süren sohbetlerin mekanı Öğrenci Kültür Merkezi’nde “Berber’in Kocası” adlı bir film izlemiştim. Kadın-erkek ilişkisine, aşka, tutkuya, evliliğe olan umutsuz bakış açısını, mizahi bir yolla vermeye çalışan filmde,  adı  Mathilde olan, orta yaşlarını süren alımlı, erkek berberliği yapan bir kadın ile saçlarını kadınlara kestirme takıntısı olan müşterisi arasında ilk görüşte oluşan çekim, onları evliliğe götürür. İlk görüşte başlayan aşklarından ve aralarındaki tutkudan başka, bu çift ile ilgili hafızamda kalan en önemli şey, kadının, evliliklerinin en mutlu zamanlarında, sebebini bıraktığı mektubu öğrenene kadar asla anlayamayacağımız, kendini köprüden sulara bırakarak intihar ettiği sahneydi. Ve tabii bu sahneden sonra mektup sayesinde öğrendiklerimizin düşündürdükleri. Kadın, aşkının en yoğun, en dolu dizgin, en güzel olduğu zamanda, bunun bir gün bitmesinden korkarak ya da bir gün mutlaka biteceğini bilerek, ölmeyi seçmişti, bu aşkı ebedileştirmek için. Böyle bir aşkı kaybetmekten veya çirkinleştirmektense, sevdiğinin zihninde hep güzel kalmak adına, sonsuza dek gitmeyi, yok olmayı göze almıştı kadın.


Henüz aşka inandığım ve sorgulamaya başlamadığım ergenlik çağımda izlediğim bu filmde, kadının seçimi ile sarsılmıştım. İnsanın kendine biçtiği değer ile yaşadığı duyguya ve bu duyguyu yaşatana biçtiği değer arasında, genç yaşlarda derin bir uçurum olmuyor sanırım. Yani birini sevmek kendinden vazgeçmek gibi görülmüyor, kendinden önce başkasını düşünebilmek budalalık ya da saflık derecesinde özveri olarak düşünülmüyor, henüz genç yaşlarda. Daha ileriki yaşlarda ise, ahde vefa ya da yılların emeğine saygı gibi iyimser veya alışkanlık ve yeni hayat kuramama korkusu gibi kötümser değerlendirmelere konu olmuyor, birini kendinden önce düşünerek sevmek ve bu sevgiyi kaybetmemeye çalışmak.


Oyun Atölyesi, Ekim ayının ilk haftası yeni oyunlarla sezona perdesini açtı. Geçen akşam izlediğim, Haluk Bilginer ve Vahide Gördüm’ün oynadığı ”Evlilikte Ufak Tefek Cinayetler” adlı oyun, beni Berber’in Kocası filmi, hatta altı defa izleme rekoruyla her seferinde salya sümük çıktığım, yıllar önce Ak sanatta gösterimde olan Abelard ve Heloise adlı oyun kadar etkiledi. Evlilik veya yalnızca bir kadın ile bir adamı bir arada yaşamaya zorlayan tüm düzenleri irdeleyen, anlamaya çalışan, hatta birbirini seven herkesin birbirini ve kendini geçen zamanla neye dönüştürebildiğini görmek isteyenlere şiddetle tavsiye edeceğim çarpıcı ve düşündürücü bir oyun. On beş yılını aşk üzerine kurulmuş bir ilişkiye vermiş, orta yaşın sınırlarını zorlayan evli bir çiftin, bu onbeş yılın sonunda evliliklerinde geldikleri noktayı, kendilerini ve birbirlerini sorguladıkları hiç sıkmadan, düşündüren bir oyun.


Akıp giden zaman, zamanın düşündürdükleri, bu değişimin yarattığı korkular, göremediklerimiz, görmezden geldiklerimiz, iki kişi ile kurulan veya tek başımıza iki kişilik kurmaya çalıştığımız hayat, bir başına kendi içinde yalnızlığa mahkumken, iki kişi olarak yalnızlığı yaşamak, geçmişi algılayış, geleceğe bakış, birçok detayın ortaya çıkardığı karmaşık duygular ve öldürme isteğine vardıracak bir kendini kaybediş serüveni…


Bir kadının topluma rağmen kendini gerçekleştirme çabası… Bir erkeğin topluma karşı kendini belirleme çabası… İki bedenin ruhlarının, özlemleri ve itkileriyle bazen birbirlerine doğru, bazen geri çekilimli savruluşu..Kurulması ve sorunsuzmuşçasına oynanması gereken geleneksel rol ve statüler…Med cezir hissettiren bir tempoyla değişen ve uyanan fikirler. Oyun bitiminde kadınların ve adamların yüzlerinde, dalgaların kumlarda bıraktığı izler gibi okunuyordu yorgunluk.


“İçimde suretini taşıyor ve o sureti seviyorum. Tüm eksikliklerin, yanlışların, beni tüm incitişlerinle seni seviyorum ve kaybetmek istemiyorum” diye haykıran kadın, “her koşulda varım” diyen sevgisiyle kocasını eziyordu aslında. Kim kime özür borçlu tarafsız kaldı izleyenler. Zaman zaman hatayı kadında zaman zaman adamda bulurken, aslında kendini ve sevdiğini yargıladı herkes. İki kişilik yaşanan bu öykünün özürü yoktu. Belki herkes, beraber yaşamak istedikçe, beraber varolmaya devam ettikçe, birbirine özür borçlu olacak bir şeyler için. Vazgeçerek, bir bavul alıp gitmekle madden kopacak birliktelik, emek verip irdelemedikçe, manen, yani zihinlerde ve üzerimizde bıraktığı izlerce varolmaya devam edecekti. Basit bir fizik kuralı ile her etki bir tepki doğurursa, ruhlarımız yeni değer yargıları, yeni ön yargılar ile deneyimleyecekti yaşamı. Ya da belki de, öncelikli olarak  bir başkasını düşünmekle bir yana bırakılan umut ve beklentiler, bir başkası da seni düşünmeye devam ettikçe anlam kazanıp, kopmayabilecekti ilişkiler.


Sevmek, sevdiğini öldürmek veya ölmek değil, beraber yaşamak da olabilir mi? İki saatlik bir zaman ayırıp bu oyunu sevdiğinizle veya yalnız izleyin ve düşünün. 
 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

one × four =