Sevmeyi bilmek

Sevmeyi bilmek

0
PAYLAŞ

Baylar ve Bayanlar! Benden söylemesi. Sevgililerinize göz kulak olun. Gözünüzü dört açın. Sevgiliniz iki günün içinde ya da iki taşın ara yerinde ya da göz açıp kapayana kadar gönlünü bir başkasına kaptırabilir. Her şey yolunda demeyin, işi sağlam tutmaya bakın. Hiçbir şey yolunda değildir belki de. Benim sevgilim kale gibidir gibi rahatlıklar düş kırıklıklarıyla bitebilir. İşi raslantıya bırakmayın. Sevdiğim insan benim için yanıp tutuşuyor, ben de onu düşlerimde görecek kadar seviyorum, bu durumda ben onunum o da benimdir diye hemen gevşemeyin. Bir gün öyle bir sille yersiniz ki şaşar kalırsınız. Haklısınız, daha dün sizi ömür boyu seveceği konusunda yemin kasem etmişti. Ne demiş filozofumuz: dün dündür bugün bugündür. Bizi ancak ölüm ayırır demiş. Kanmayın bu yalanlara! Bir de bakarsınız rüzgar öbür yönden esmeye başlamış: “Vallahi Rıfkı’cım, sen çok iyi bir insansın ama seninle gönüllerimiz uyuşmuyor! Bana kızmadın değil mi? Hep dostum olarak kalacaksın…”

İnsanoğlu sevgiye de çıkar hesaplarıyla yöneleli beri aşkların tadı tuzu kalmadı dostlarım. Ben bunları yazıyorum diye konuyu ne olur benimle ilgili görmeyin. Amcacığım seni gene birileri bıraktı gittiyse aldırma, sen zaten alışıksın buna falan gibi sözler de etmeyin. Konu kesinlikle ununu elemiş eleğini asmış olan benimle ilgili değildir. Konu insan olmakla insan olmamak arasındaki durumlarla ilgilidir. Herkes bir yere yanlamaya ya da birine yamanmaya bakarken hangi aşkın hangi sevginin hangi tutkunun güvencesi olabilir ki. Bu geldigeçti durumları gençlik yıllarımızda çok yaşadık. Kimseyi suçlamak geçmez aklımızdan. Ama gene de bazı şeylere alışmamız çok zor.

Bundan elli yıl kadar önce üniversiteye yazılmak için elimde kağıtlarımla Bayazıt’da dolanıyorum. Bu kuyruğa gireceksin diyorlar, anında giriyorum. Bu toplum kuyruğa girmeyi sonunda az da olsa öğrendi. Benim çocukluğumda böyle şey bilmezdik. Şeker ve yağ yokluğunda insanlar bakkalların kapısında az dayak atmadılar az dayak yemediler. Bugün bir dostumuza rasladık ayağına kuyruğa ortadan da girsek kuyruğun varlığı bile güzeldir. Neyse, uzatıp başınızı ağrıtmayalım, ben kuyruklardan birinde sabır gösterileri yaparken benim gibi üniversiteye yeni yazılmaya çalışan bir genç kız geldi yanıma. O an arkadaş olduk. Eh, üniversiteye kapağı atmışız, artık bir manita yapmak hiç kötü olmaz. Onunla o gün ve ertesi gün görüştük konuştuk. O hep sordu hep bir şeyleri anlamak istedi. Üçüncü ya da dördüncü günde benim umutsuzluk ölçülerinde çulsuz biri olduğumuz öğrenince toz oldu. Bir ara bir kalabalıkta göz göze geldik, onun o an yandım diyerek kalabalığa karışması görülecek şeydi.

Bazılarımız erkencidir. İleride eşimiz olacak insanı erkenden peylemek, onu eğitmek ve onunla eğitilmek, okulu bitirince de yüzükleri takıp onunla uygar yaşamın sınırından girmek gerekir diye düşünürler. Benim serseri ruhum bu tür ön hesaplara gelmez. Dün de gelmezdi bugün de gelmez. Adını bile unuttuğum bu genç kıza kızdım mı? Hayır. Kardeşim olsun. Ondan aklımda kalan tek şey gözlerinin çok güzel olduğudur. Daha sonra nice oyunlar nice çark etmeler nice kıvırtmalar gördük. Bu tür ilişkilerde darılmak gücenmek diye bir şey olmamalıdır bence. Kimse beni sevmek zorunda değil. Gelen gelir giden gider. İhanetin yetmiş bin çeşidini görmüş olan ben bu gibi geliş gidişleri ihanet saymam. Ama şaşmaz mıyım? Şaşarım. Nasıl şaşmayayım. Biri bir başkasını aklını yitirecek kadar seviyor. Sonra birden bir şeyler oluyor, çekip gidiyor. Suçlamalar, zaten annem demişti demeler, bana neler yaptı biliyor musun yakınmaları… Kardeşim dostum sevgilim, ne oldu sana birden? Neler olduğu bellidir. O sıra daha “uygun” biri zuhur etmiştir.

Konu seninle ilgili değilse Toraman bütün bunlar nereden çıktı demeyin. Gerçekten konu benimle ilgili değil. Sait Faik’in bazı satırları geldi aklıma. Onun Bir takım insanlar romanındaki şu cümleler bana bunları düşündürdü: “Bana öyle gelirdi ki çocuklar yalnız kışın büyürler. O kıştan, birbirimizi hemen tamamen kaybettiğimiz kıştan çıkışta Odisiya’yı boy atmış, yüzüne karışık, hilekar manalar sinmiş buldum. Yine şarkı söylüyordu ama sesi o temiz berrak ses değildi. İçime ılık dünyalar deviren ses şimdi bana bir garip memleketin hilekar, hasis, yalancı, dedikoducu, yılan insanlarının şaraplar, açlıklar, uykusuzluk, hırslı gecelerle eskimiş gırtlaklarının sesi gibi cırlak geliyordu. Yüz, dostu, arkadaşı, hatta zaman zaman uşağı olmayı kabule hazırlandığım yüz, vehmettiğim manalarını üzerinden lüzumsuz bir gömlek gibi, -yılan gömleği gibi- çıkarıp atmıştı. Amcası Yorgo’nun bir haftalık bir istakozu satarken takındığı suratı birdenbire Odisiya’nın yüzünde bulunca şaşırdım.”

Kimseyi ömür boyu sırtımızda taşımak zorunda değiliz. Ama hiç değilse sevgiyi çıkar hesaplarının dışında tutabilsek. Yapabilir miyiz? Çok zor.

BİR CEVAP BIRAK